h1

YENİ YERİMDEYİM

Ağustos 14, 2007
h1

İş

Mayıs 27, 2007

iş

Yetişkinler zaman zaman, çalışmaktan fena halde yakınırlar. Bu yüzden, çok uzun zaman önce konuşulan eski bir dilde (Latince’de) “iş”, “işkence aracı” anlamına geliyordu.

Labbe-Puch / İş ve Para, Çocuklar İçin Felsefe

h1

Baba Olmak

Mayıs 27, 2007

baba olmak

ABD’de yapılan bazı istatistiklere göre; babasından ayrı büyüyen çocuklar, aileleri ile büyüyenlere oranla:

* 8 kat daha fazla suç işleme ihtimali
* 5 kat daha fazla intihar etme ihtimali
* 12 kat davranışsal bozukluk gösterme ihtimali
* 12 kat daha fazla tecavüze meyilli
* 32 kat daha fazla evden kaçma ihtimali
* 10 kat daha fazla uyuşturucu kullanma ihtimali
* 9 kat daha fazla liseden atılma ihtimali
* 33 kat daha fazla ciddi suiistimallere maruz kalma ihtimali
* 73 kat daha fazla öldürülme ihtimali
* Okulda ‘A’ alma ihtimali 10 kat daha az
* Ortalama % 44 ölüm oranı daha fazla
* Ortalama % 72 hayat standardı daha düşük
* Öğrencilerden davranış bozuklukları gösterenlerden % 85’i babasız evden gelenler
* Evsiz veya evden kaçanlar çocukların % 90 ı babasız evden
* Okuldan atılanların % 71 i babasız evden
* Gençlerden intihar edenlerin % 63 ü babasız evden
* Tecavüzcülerin % 80 i babasız evden
* Cezaevlerinde yatan gençlerin % 85 i babasız evden
* Babasız kızların, aile ortamında yetişen kızlara oranla 13-19 yaş arası hamile kalma oranı 2,1 kat daha fazla
* Babası yetişen kızların 13-19 arası evlenme oranı, aile ortamında yetişen kızlara göre % 53 daha fazla
* Bu kızların prematüre bebek yapma oranı % 164 oranında daha fazla
* 1983’te ABD’de yapılan ir araştırmada, ülke genelinde tüm suçlu çocukların % 60 ı anne vesayeti altında yani babasız
* Şu anda ABD’de 18 milyon çocuk annesiz ya da babasız yaşamaktadır. Bu rakam tüm Amerikan çocuklarının % 75 ine tekabül ediyor.
* Şu anda Türkiye’de sokak çocuklarının % 82 si parçalanmış aile çocuklarıdır.

h1

Terminal’in Gerçek Öyküsü

Mayıs 27, 2007

terminal

İranlı Merhan Karimi Nasseri, iyi bir ailenin çocuğu. Babası Abdülkerim, İngiliz-İran Petrol Şirketi’nde doktor olarak çalıştıktan sonra emekli olunca başkent Tahran’a taşınıyor.

Merhan 1970’te Tahran’da Şah’a karşı yapılan öğrenci gösterilerinden birine katılıyor. Kendisi daha sonra, bu gösteride tutuklandığını, feci işkence gördüğünü ve ülke dışına atıldığını anlatıyor, ama İran’da yapılan araştırmalar sadece bir gün üniversitede başka öğrencilerle birlikte bir odada hapis kaldığını, işkence filan görmediğini ortaya koyuyor.

Ne olursa olsun Merhan, bu olaydan sonra İngiltere’ye ağabeyinin yanına gidiyor ve Bradford Üniveristesi’nde Yugoslav ekonomisi üzerine eğitim görmeye karar veriyor.

Ailesi İzini kaybediyor

1976’da İngiltere’den ayrılıyor, Avrupa’da oradan oraya geziyor. O arada İran’da devrim oluyor, İngiltere’deki ağabeyi İran’a geri dönüyor. Merhan’la ilişkileri kesiliyor. Bir süre sonra Dışişleri Bakanlığı’na başvurarak kardeşlerinin akıbetini öğrenmek istiyorlar, ama uzun süre bilgi edinemiyorlar.

Bu arada Merhan, çeşitli Avrupa ülkelerine iltica etmek için başvuruyor. 1981’de Belçika Merhan’a mülteci statüsü tanıyarak kimlik belgesi veriyor. Ancak Merhan’ın anlattığına göre bu belgeler çalınıyor ( ya da kendi ağzından bir başka versiyona göre belgeleri kendisi geri gönderip sonra da pişman oluyor.)

Her neyse, Belçika’dan ayrılıp Fransa’ya gidiyor, birkaç yıl kaçak işçi olarak çalışıyor, sonra bir gün Londra uçağına atlıyor ama İngiltere bu kimliksiz adamı kabul etmiyor. Merhan, Heatrow Hava Limanı’ndan gerisin geriye Paris Charles de Gaulle Hava Limanı’na yollanıyor.

İşte Charles de Gaulle Hava Limanı bir numaralı terminali’ndeki hayatı böyle başlıyor. Yıl 1988…

merhan karimi nassari

Kırmızı Banktaki Yaşam

Bir Fransız avukat Merhan’ın davasını üstleniyor ve tam 10 yıl boyunca ona mülteci statüsünün verilmesi için uğraşıyor. Sonunda davayı kazanıyor ama bu defa da Merhan havaalanından ayrılmayı reddediyor.

Merhan, bir numaralı terminal’de dükkânların olduğu alt katta yaşıyor. Kırmızı bir bankın üzerinde sürüyor hayatı. Aslında bu birleştirilmiş iki banktan oluşan güzel bir köşe. Merhan kendine çok iyi bakıyor, her gün tuvaletlerde traş oluyor, yıkanıyor. Daima McDonald’s’tan aldığı yiyeceklerle kahvaltısını yapıyor.

İlk yıllarda havaalanı görevlileri ve yolcuların verdiği hediyeler ve paralarla yaşayan Merhan, yıllar geçip meşhur olunca, kendisiyle röportaj yapmaya gelen gazetecilerden aldığı paralarla gayet güzel geçiniyor.

300 Bin Doları Bankada

Spielberg Merhan’ın hikayesini filme çekmeye karar verdiğinde, tam 300 bin dolar telif ödemiş. Merhan bu parayı havaalanında bir bankanın şubesine yatırmış. Ama hayatını değiştirmeye niyetli değil.

h1

Şimdi Çevre Zamanı

Mayıs 27, 2007

çevre

h1

Aşıklar

Mayıs 22, 2007

aşıklar

Aşıklar birbirine sarıldıkları zaman
Melekler öyle sevinirlermiş ki
Aşıkların üzerine çiçekler serpiştirirlermiş
Onun için aşıklar birbirinin  kokularına doyamazlarmış…

h1

Fethedilemeyen Kale

Mayıs 22, 2007

fethedilemeyen kale

Hepimiz çocukluk yıllarımızda birçok güzel masal okumuş veya dinlemişizdir. Bu masalların başlıca kahramanları karşı cinsten iki insan olduğunda karşımıza maalesef hep aynı tablo çıkar: “Erkek kızı kurtarır ve sonsuza dek mutlu yaşarlar.”   
 
Daha çocukluk yıllarında aklımıza kurtarıcı ve kahraman cinsiyetin hep erkek olduğu düşüncesi yerleşir. Pamuk Prenses’i prens uyandırarak hayatını kurtarır. Rapunzel hapsolduğu şatodan yine bir prensin sayesinde kurtulur. Bu masallar ve daha niceleri küçük yaşlardan itibaren zihnimize öyle bir kazınmıştır ki, bütün genç kızlar hayatlarının önemli bir kısmını “beyaz atlı prens”i beklemekle geçirirler.   
 
Peki niçin kurtarıcılar hiç kadın olamazlar? Gerçekten de erkekler tarafından kurtarıldıktan sonra sonsuza dek mutlu mu yaşarlar? Cevabın “evet” olduğunu düşünüyorsanız, ya umutsuz bir romantiksiniz ya da henüz kadın-erkek ilişkileri hakkında pek fazla bilgiye sahip değilsiniz.     Pamuk Prenses ve Rapunzel’i kurtaran birer erkektir. Amerika’yı bir erkek keşfetmiştir. Elektriği icat eden ya da İstanbul’u fetheden de birer erkektir. Ancak ne var ki bir erkek asla ve asla bir kadını fethedemez; onu hiçbir zaman tam olarak anlayamaz ve onun kalesindeki karanlık zindanlarda esir olmaktan kurtulamaz.   
 
Peki bunca icat ve keşfi yapabilecek zekaya sahip olan erkekler nasıl olur da kadın gibi basit gözüken bir varlığı çözemezler? Bunun tek bir açıklaması olabilir: Bir kadını anlayabilmek için zekâdan çok daha fazla ihtiyaç duyacağınız özellikler duyarlılık ve duygusallıktır.   
 
Kadınlar için en büyük ihtiyaçlardan bir tanesi takdir edilmektir.  Hayatımızı hep sonunda bir “aferin” duyabileceğimiz işler yaparak yaşamaya çalışırız. Hayırlı bir evlat, iyi bir eş, kusursuz bir anne veya başarılı bir iş kadını olmayı arzular; bu uğurda birçok fedakârlık yaparak hayatımızı sürdürürüz. Tüm bunların karşılığını alabilmemiz ise ancak takdir edilmekle olabilir.   
 
Peki bir kadın başka ne ister? Belki “çirkin yaşlı cadı” ile ilgili masalı da duymuşsunuzdur. Bir şövalye mecbur olduğu için çok çirkin, yaşlı bir cadıyla evlenmek zorunda kalır. İlk gece cadı odasında yalnızken, şövalye hiç istemeyerek odaya girer ve karşısında çok güzel genç bir kadın bulur. Şaşkınlıktan konuşacak hali bile olmayan genç adam, güzel kadına cadının nerede olduğunu sorar. Kadınsa “Cadı benim” diye yanıtlar. “Ben günün sadece yarısında çok genç ve güzel bir kadın olurum, ama diğer yarısında mutlaka çirkin ve yaşlı olmak zorundayım. Gece mi yoksa gündüz mü güzel olacağıma sen karar vereceksin.”     Şövalye seçimi kadına bırakır; neyi seçerse seçsin onun kararına saygı duyacağını söyler. Genç kadın ise sevinçle şu şekilde yanıtlar: “Sen bana kendi irademle seçme hakkını verdin ve kararıma saygı duyacağını söyledin. Böylece üzerimdeki lanet kalkmış oldu, bundan sonra sonsuza dek genç ve güzel bir kadın olarak kalacağım.”   
 
Bu masaldan çıkartabileceğimiz sonuç ise, bir kadının takdir edilmenin yanı sıra özgür iradesiyle hareket edebilmeye ve karşı taraftan saygı görmeye ihtiyacı olduğudur. Günümüzde Amerika’ya gidebilmek için haritalar kullanılıyor. Elektrik ve tüm elektrikli aletler için ise kullanma kılavuzları var. Ancak, bazen binlerce sayfalık bir kitap, bazen tek hecelik bir kelime olabilen kadınları okumak için bakmanın yanı sıra görmek de gerekiyor. İşte erkekler bunu başaramadıkları için zindanlardaki esaretlerine bir türlü son veremiyorlar.

h1

En Son Kimi Ne Zaman Özlediniz?

Mayıs 22, 2007

kimi özlediniz?

Bazı duyguları hiç özler misiniz!

Özlerseniz belki o kaçırdığınız duygulara yeniden kavuşabilirsiniz diye düşünüyorum.

Önce bizzat özlemek fiili ile başlayalım. En son kimi ne zaman özlediniz?

Bir yerde rastladığımız eski bir arkadaşa sarf ettiğiniz sözleri kast etmiyorum.

-Nerelerdesin, özlemiştim seni!

-Aynen ben de öyle, seni merak ediyordum, bir süredir ortalıkta yoksun.

-Görüşelim.

-Muhakkak görüşelim, arayı bu kadar uzatmayalım! Öptüm.

-Mutlaka ara beni, yoksa küserim!

*

Katiyen yukarıdaki yaklaşım benim kastım değil. Bu sözler tekrar tekrar yaşadığımız karşılıklı sahtekârlığın dışa vurumu.

Sahtekârlığı iki taraf da yaptığı için kimsenin kimseyi yüzlemesi mümkün değil. Hatta sizi izleyenler de sık sık benzer sahtekârlıklara başvurdukları için çevredekilerin sizlere:

-Bre sahtekârlar! Birbirinizi özleseydiniz çoktan birbirinizi arardınız, demesi mümkün değil.

*

Sorum basit.

Etrafta hiç kimse yokken, kendi kendinize özlediğiniz kişiyi hatırladığınız, özlemin içinize oturduğu, burnunuzun sızladığı, gözlerinize iki damla yaşın biriktiği durum en son ne zaman oldu?

Ne zaman?

En son ne zaman bir insanı, hatta bir hayvanı veya bitkiyi gerçekten özlediniz?

En son ne zaman hasret içinizi kavurdu?

Gözlerinize yaşlar doldurdu?

Burnunuzu fena halde sızlattı?

Ne zaman?

Ben giderek özleme yeteneğimizi kaybettiğimizi düşünüyorum.

Sanki dünyada özlemeye değer hiçbir insan yok.

Sanki birini özlemek 21. yüzyıla yakışmıyor.

Sanki bu dünyada özlem tedavülden kalktı.

*

Ancak, özlediğim bir insan olmayınca sanki kimse de beni özlemiyor gibi bir duyguya kapılıyorum. Özlemeden ve özlenmeden yaşamaya başlayınca da sanki hayatın anlamı tamamen yitiyor. Ulaşılacak kimsesi olmayan bir insan boşluğa çakılmış gibi durmaz mı?

*

Saatlerdir beklediğiniz tren nihayet perona giriyor, üfleye püfleye duruyor, son dumanını havaya saldıktan sonra sesi tamamen kesiliyor. Ellerinde valizler, insanlar yavaş yavaş trenden inmeye başlıyorlar.

O yok!

Aman Allah’ım o yok!

Giderek trenden inen insanlar seyreliyor.

Peronda tam tek tük insan kaldığı sırada, trenin merdivenlerinde gözüküyor.

O zaman hatırlıyorsunuz. Hep böyle arkaya kalır.

İster istemez bir tebessüm dudaklarınıza yerleşiyor.

Göz göze geliyorsunuz.

İşte o, her şeye bedel gülümseme yine karşınızda.

Size kavuşup sarılana kadar geçen ‘an’ın tadına hayatta başka ne zaman varacaksınız?

Hatta bir daha böyle bir ‘an’ yaşayabilecek misiniz?

Yüreğiniz sanki ağzınızdan çıkacak, sarıldığında kokusu ciğerinize dolacak, farkına varmadığınız iki damla yaş gözlerinizden onun yanaklarına akacak.

‘‘O an için ömür bile verilir!’’

Özlemeyi, özlenmeyi çok özlüyorum!

Cüneyt Ülsever

h1

Niçin Yabancı Dil Öğrenmek Gerekir?

Mayıs 22, 2007

yabancı dil

Fare bir peynir kokusu duyup, kafasını dışarı uzatmıştı. Fakat bunun kedinin bir tuzağı olabileceğini düşünüp dışarı çıkmadı. Bekledi ve biraz sonra “miyav” diye bir ses duydu. Ertesi gün de peynir kokusunu aldı ve “miyav” sesini duydu, yerinden çıkmadı.

Sonraki gün “havhav” diye bir ses duydu ve kedinin ortalarda olmadığını anlayarak dışarı çıktı. Çıkmasıyla pençe yemesi bir oldu. Kedinin tuzağına düşmüştü. Kedi yerde baygın yatan fareyi yanındaki yavrusuna gösterip açıklama yaptı:

“Bak yavrum, sana dememiş miydim, ikinci dil gibisi yok diye..

h1

Bir Hindi Hikayesi

Mayıs 22, 2007

bir hindi hikayesi

İngilizcenin, biz Türk’lere yaptığı bir azizlik vardır. İngilizcede ülkemiz ile hindi aynı isimle anılır: Turkey. Çoğu vatandaş bunu sevimsiz bir tesadüf olarak görür. Hatta Türkiye’nin İngilizcede de Turkey değil Türkiye olarak anılmasını sağlamak için vaktiyle kampanyalar bile düzenlendi. Bizim de hindiye neredeyse başka bir ülkenin adını (Hindistan, hindi) verdiğimiz düşünülürse bu kaderin ilginç bir cilvesi olarak da görülebilir. Biz hayvancağıza hindi adını vermişiz, İngilizler turkey. Peki ya Hintliler, hindiye ne diyorlar diye merak ettiniz mi hiç? İlginç onlara atfettiğimiz uçmaz kuşa Hintliler de İngilizce konuşan diğerleri gibi “turkey” diyorlarmış. Hintlilerle böylece ödeşmişiz deyip geçebiliriz. Ancak ilginç olan birşey var: Neredeyse her dilde hindi kuşuna verilen isimler hep bir ülkenin adı oluyor. Portekizliler hindiye “peru” diyorlarmış. Arapça konuşanlar ise “Etiyopya kuşu.” İlginç.

Bu ilginç muammayı kafasına takan Giancarlo Casale isimli bir Amerikalı bir türlü cevabı bulamayınca en sonunda Harvard’da dilbilimci bir Türk profesörüne danışmaya karar vermiş. Türk profesör Şinasi Tekin, Giancarlo’ya hindi’nin hikâyesini söyle anlatmiş: “Vakti zamanında İngiliz tüccarlar Anadoluya geldiklerinde hindi’ye benzeyen ancak hindiden daha küçük olan ve halk arasında “çulluk” olarak bilinen bir hayvanla karşılaştılar. Etini sevdikleri bu kuştan memleketlerine de ticarî amaçla götürdüler. Türkiye kuşu (Turkey bird) olarak bilinen bu kuş zamanla sadece turkey olarak anılmaya başlandı. Ne zamanki İngilizler Amerika’ya göç ettiler, ilk göçmenler orada hindiyi görünce bunu çulluk (Türkiye kuşu) sanıp ona da turkey dediler.”

Profesör Tekin’in bu açıklamasını burada kesip şu soruyu soralım: Neden anavatanı Yeni Dünya olan bu kuş Türk topraklarına geldiğinde ‘Amerika’ yahut ‘Amerika kuşu’ değil de hindi adını aldı? Ya da niye çulluk olarak anılmadı? İkinci sorunun cevabı basit: Tekin’e göre Türkler zaten hindi’nin çulluktan farklı olduğunu bildikleri için ona çulluk demediler. Yeni bir kuştu ve geldiği yere göre isim aldı. (Bu arada, çulluğun akıbetini merak ediyorsaniz Tekin’e göre ‘sizlere ömür.’) Birinci sorunun cevabı için ise Christopher Columbus’u hatırlayalım. Columbus Amerika dediğimiz yeri keşfetmek üzere 1492’de yola çıktığında niyeti sonradan Amerika olarak anılacak yere gitmek değil Hindistan’a gitmekti. Nitekim ilk vardığı Amerikan kıtasının doğusundaki adalara günümüzde bile West Indies (Batı Hint Adaları veya daha popüler adıyla Karayipler) denilmektedir. Yani Yeni Dünya Hindistan niyetine keşfedilmişti. İşte Amerikan kıtasının Yeni Dünya olarak henüz dillerde yeni yeni yerleştiği dönemlerde Yeni Dünya ile Hindistan henüz zihinlerde tam olarak ayrışmış coğrafyalar değildi. O yüzden bizim Amerika’dan (Yeni Dünyadan, Hindistan’dan) bilip hindi dediğimiz hayvanı Amerikalılar da İngiliz atalarının aceleci isimlendirmesiyle bizden biliyorlar. Tabi tüm bu açıklamalardan çıkan bir sonuç var, özellikle Türkiyenin hindiyle aynı adı taşımasından rahatsız olanlar için. Hoşlarına gitmese de artık kendilerini şununla teselli edebilirler: Türkiye’ye hindinin adı verilmemiş, hindiye Türkiye’nin ismi verilmiş.

h1

Özel Okul ile Normal Okulun Farkı

Mayıs 22, 2007

özel okul normal okul

h1

Feeling Red

Mayıs 21, 2007

feeling red

Oh my love,
No one is like you
No one matters but you
Starting me feeling red

Look what you have done
I am no longer like anyone
Let the others turn green
While I am feeling red

Blossoming in the sunshine of your love
My heart goes out to be closer to you
I will never get you out of my head
Thinking of you and feeling red…

h1

İnsan

Mayıs 21, 2007

insan

İnsan maddi ve manevi yapısı ile birlikte bütün olarak düşünülmelidir. Maddesinin ihtiyaçları gibi, manevi tarafının da ihtiyaçları vardır. Manevi ihtiyaçları ise Yaratıcıyla yakınlaşmasıdır. Bu vazgeçilmez ihtiyacın en sade ve tatminkar yöntemi ise duadır.

h1

Çobanyıldızı

Mayıs 21, 2007

çobanyıldızı

Dün gece
Yıldızlarla buluştuk yine
Kahve içiyoruz
Selamı var sana yıldızların
Çobanyıldızı
Aşk seninle yaşanmalı
Çünkü
Aşk
Seninle güzel diyor…

h1

Walking The Barriers

Mayıs 21, 2007

barriers

When you know you have nothing to lose
When you know it’s only you and your will to break the rules
When you know things can only get better
When you are walking the barriers of everything you know
Only then will you get to look inside yourself and really see your world…