Archive for 22 Aug 2006

h1

Roy C. Sullivan

Ağustos 22, 2006

yıldırım aşkı

ABD’li korucu Roy C. Sullivan’a tam yedi kez yıldırım çarptığı halde ölmemiş olan tek kişidir.

1942 yılında ilk kez yıldırım çarptığında, ayak baş parmağındaki tırnağından oldu.

1969 Temmuzunda ise kirpiklerini yitirdi.

1970’te sol omuzu sakatlandı.

16 Nisan 1972 günü saçları alev aldı ama başka bir şey olmadı.

7 Ağustos 1973’te ise bacakları yandı.

5 Haziran 1976’da ayak bileği sakatlandı ve en son

25 Haziran 1977’de yıldırım çarptığında göğsünde ve karnındaki yanıklardan dolayı hastaneye kaldırıldı.

Böylelikle tam yedi kez yıldırım çarpması ile ölmeyen Roy C. Sullivan, bir kadına çarpıldı; fakat aşkına karşılık bulamadığı için 1983 de intihar etti.

h1

İç Huzur Nasıl Sağlanır?

Ağustos 22, 2006

iç huzur nasıl sağlanır?

Bize huzur ve iç rahatlığını ne mal mülk, ne de makam ve mevki sağlar. Bunları ancak özümsediğimiz büyük davalar, büyük idealler ve o doğruca yaptığımız işler kazandırır bize. Biz kusursuzluk arayışımızın yönlendirdiği ve olabileceğimizin en iyisini olmamızı sağladığı zaman; başkalarına yardım ve hizmet etmeyi dilimizden çıkarıp davranışımıza aktardığımız zaman; bizi istediklerimize bağlayan bağlar sağlam ve güçlü olduğu zaman, içinde bulunduğumuz şartlar ne kadar kısıtlı olursa olsun işte ancak o zaman mutlu oluruz.

Roger Porter

h1

Şöhret

Ağustos 22, 2006

şöhret

Ün büyüklük değildir; alkış şöhret değildir; şan rütbe değildir. Sadece bir saatin adamı olan, hiç de bütün bir çağın adamı sayılamaz. İsimleri bilinmeyen, anılmayan, adlarına anıtlar dikilmeyen insanların dürüstlükleri, samimiyetleri insanlığa karşı duydukları sevgi ve bağlılıkları, bu uğurda yaptıkları fedakarlıkları olmasaydı, dünyamız çoktan yok olmuştu.

John R. Sizoo

h1

Sadece Üç Gün Görebilseydim

Ağustos 22, 2006

sadece uc gün

Bazen kendi kendime, “Herkes senede bir iki gün de olsa görme ve işitme duygularından mahrum kalsa ne olur?” diye sorarım. O zaman insanlar sahip oldukları şeylere daha çok değer verirlerdi herhalde. Belki sessizlikte seslerin insana verdiği zevki daha iyi takdir ederlerdi.

Bazen tanıdıklarıma çevrelerinde neler gördüklerini soruyorum. Geçenlerde ormanda uzun bir gezintiden dönen arkadaşıma neler gördüğünü sormuştum. Bana verdiği cevap şu oldu:

“Görülecek önemli bir şey yoktu…”

Ormanda bir saat dolaşmak ve bu süre içinde kayda değer bir şey görememek acaba mümkün olabilir mi? Ben kör olmama rağmen, sadece dokunma duyum sayesinde çok şey hissediyorum. Bir yaprağa dokunduğum zaman onun şeklini anlıyorum. Baharda tabiatın kış uykusundan uyandığının ilk işareti olan bir gonca bulmak için parmaklarımı dalların üstünde gezdiriyorum. Bazen elimi yavaşça bir ağaca dayadığım zaman, bu ağacın bir dalında öten kuşun nasıl titrediğini hisseder gibi oluyorum.

O esnada hissettiğim tüm bu şeyleri görebilmeyi bütün kalbimle arzu ediyorum. Sadece dokunma duyum bana bu kadar zevk verdiğine göre, bu güzellikleri bir de görebilseydim kim bilir neler hissederdim!

Birçok kez üç gün için görebilmem mümkün olsaydı, en çok neleri görmek isteyeceğimi düşünmüşümdür. Birinci gün, bana yaptıkları iyilik ve yardımlarıyla hayatıma değer katan insanları görmek isterdim. Bir kimseyi görüyor olmanın insanda ne gibi hisler uyandırdığını bilmiyorum. Ben sadece parmaklarımı tanıdıklarımın yüzünde dolaştırarak onların yüzünün ana hatlarını tahmin ediyorum. Dokunma duyum sayesinde, insanın yüzüne şekil veren neşe ve keder gibi duyguları da hissedebiliyorum. Yakın arkadaşlarımı da sadece onlara dokunarak tanıyabiliyorum.

Gözü görenler için, bir kimsenin yüz ifadesini, bir adalesini veya elinin titremesini görerek onun başlıca özelliklerini belirlemek ne kadar kolaydır. Fakat acaba bu kişiler gözlerini, arkadaşlarının kalbini anlamak yolunda da kullanırlar mı? İnsanların çoğunun, arkadaşlarının yalnız yüzünün ana hatlarını şöyle bir hatırında tuttukları doğru değil midir? Siz, en iyi beş arkadaşınızın yüzünü detaylarıyla birlikte tarif edebilir misiniz?

Üç gün görebilseydim, kim bilir nelere şahit olurdum!

İlk gün en sevdiğim arkadaşlarımı eve çağırıp yüzlerine uzun uzun bakar ve ahlâklarının güzelliğini çehrelerinde okumaya çalışırdım. Daha sonra bakışlarımı yeni doğmuş bir çocuğun yüzünde gezdirir ve onun masum güzelliğinden bir hisse alırdım.

Öğleden sonra ormanda bir gezinti yapar ve tabiatın ilâhî güzelliklerini seyrederdim. Sonra o akşam güneşin batışının her zamankinden daha muhteşem olması için Allah’a yalvarırdım. O gece hiç şüphesiz gözlerimi hiç kapamazdım.

İkinci gün erkenden kalkar ve şafağı seyrederdim. Günün geri kalan kısmını, dünyayı seyretmek için kullanırdım. İnsanlığın katettiği terakkiyi görmek için de müzeleri ziyaret ederdim. Özellikle güzel sanatlar müzesini gezer ve sanat eserlerinde insanların ruhunu görmeye çalışırdım. Ama bilhassa zamanımın çoğunu tabiattaki sanat eserlerini incelemeye sarfederdim hiç tereddüt etmeden. Çünkü onlar, ilâhî sanatın en muhteşem ve taklit edilemez örnekleridir.

Üçüncü güne kavuşunca hiç kuşku yok yine sabahleyin erkenden kalkıp şafağı selâmlardım. Sonra her gün işlerine giden insanları tetkik etmekle geçirirdim. Önce, sokağın kalabalık bir köşesinde durur ve gelip geçen insanların yüz ifadelerini okumaya çalışırdım. Herkesin neşeli olduğunu ve gülümsediğini görünce mutlu olur, herkesin yüzünden iradelerinin kuvvetini sezince sevinir, keder ifadesi görünce ise onlara karşı merhamet hissi duyardım.

Ardından şehrin ana caddelerini dolaşırdım. Herkesi ve her şeyi ayrı ayrı görmektense, renkleri ve şekilleri karmakarışık bir hayal tarzında görmeye çalışırdım. Giyilen elbiselerin sergilediği renk mucizesine hiç bıkmadan bakardım. Elbise modellerine bakmaktansa, renklerin sergilediği ahenge dikkat kesilirdim.

Ana caddeden ayrıldıktan sonra şehrin fakir mahallelerini, fabrikaları ve çocukların oynadığı parkları dolaşırdım. Etraftaki saadet veya sefalet ifadelerini görmek, çalışan ve yaşayan insanları daha iyi anlamak için gözlerimi dört açardım. Üçüncü günün geriye kalan son birkaç saatinde yapabileceğim çok önemli ve ciddi işler olmasına rağmen, ben yine gece yarısı muhtemelen uzayın sonsuzluğuna vurulur kalırdım.

Gayet doğal olarak, bu kısa üç gün boyunca yine her istediğimi görmüş olmazdım. Fakat hiç olmazsa görme duyumu tekrar kaybedince neleri kaçırmış olduğumu anlamış olurdum.

İnsan bir süre sonra kör olacağını bilse herhalde geri kalan zamanını çok daha başka kullanırdı. Ama bir kez bu akibeti yaşamış olanlar gözlerinden tam manasıyla faydalanmayı bilirler. Gördükleri her şey, kendilerince bambaşka bir değer kazanırdı. İşte o zaman hakikaten görmeyi öğrenmiş olurlar ve yepyeni bir güzellik dünyasının önlerine serildiğini anlarlardı.

Son olarak gözleri görmeyen ben, gören insanlara şunu tavsiye edeceğim: Ertesi gün sanki kör olacağınızı biliyormuşsunuz gibi kullanın gözlerinizi. Elbette diğer hislerinizi de ihmal etmeden… Seslerin mûsikisini, kuşların ötüş ve âhengini, birazdan sağır olacakmışsınız gibi dikkatle dinleyin. Ertesi gün dokunma duyunuz elinizden alınacakmış gibi, eşyaya sevgiyle dokunun. Çiçekleri koklayın, yediklerinizin lezzetini damaklarınızda hissedin. Duyularınızdan mümkün olduğu kadar istifade edin. Allah’ın size bağışladığı nimetler sayesinde dünyanın güzelliğini fark etmeye çalışın.

Fakat ben yine de görmenin diğer duyulardan daha değerli olduğunu düşünüyorum.

Helen Keller

h1

Hoca İle Seyis

Ağustos 22, 2006

hoca

Hoca vaaz vermek istediği salona girmiş. Salon, ön sırada oturan seyis dışında boşmuş. Konuşup konuşmama konusunda düşünen hoca sonunda seyise sormuş: `Buradaki tek kişi sensin. Sana göre konuşmalı mı, yoksa konuşmamalı mıyım? ` Seyis cevap vermiş: ` Hoca ben basit bir insanım, bu konulardan anlamam. Fakat ahıra gelseydim ve bütün atların kaçıp bir tanesinin kaldığını görseydim, yine de onu beslerdim. `

Bu sözlere hak veren hoca duaya başlamış. İki saatin üzerinde konuşmuş durmuş, duadan sonra kendini mutlu hissetmiş, dinleyicisinin de vaazın çok iyi olduğunu onaylamasını isteyerek sormuş.: `Vaazı nasıl buldun?’ Seyis cevap vermiş:’Sana daha önce basit bir adam olduğumu ve bu konulardan pek anlamadığımı söylemiştim. Gene de eğer ahıra gelip biri dışında tüm atların kaçtığını görseydim, onu beslerdim ama elimdeki yemin hepsini ona vermezdim.’

Doğu Hikayelerinden

h1

İrlandalı Barda

Ağustos 22, 2006

irlandalı

Bir İrlandalı, Dublin’de bir bara gitmiş ve barmenin getirdiği üç bira bardağından sırayla yudum yudum içmeye başlamıştı. Barmen, ilk kez tanık olduğu bu olay karşısında merakını daha fazla frenleyemedi:”Kardeşim, neden üç birayı bir anda istiyorsun?” diye sordu. “Bir tane söyle, onu bitirdikten sonra diğerlerini iste!”

İrlandalı, sakin bir biçimde yanıtladı barmeni:
“Biz, birimiz İrlanda’da, birimiz İngiltere’de, birimiz ise Amerika’da yaşayan üç kardeşiz” dedi. “Aramızda şöyle bir karar  aldık: Hangimiz bir bara gitse, üç bira isteyecek ve üçümüz o an birlikteymişiz gibi, yudum yudum her bardaktan içecek…” Bu yanıt, barmenin çok hoşuna gitti..

İrlandalı  iki üç hafta sonra aynı bara bir kez daha geldiğinde, barmen bu kez onun siparişi beklemeden, masasına üç bira getirdi.

“Birini alınız” dedi İrlandalı. “Çünkü  artık üçüncü bardağa gerek kalmadı.”
Barmen  üçüncü  bardağı  aldı ve saygıyla selam vererek masadan ayrıldı. İrlandalı iki bardak birayı içtikten sonra hesabını ödeyip,  kapıdan çıkarken barmen yanına geldi ve ona başsağlığı diledi. “Kardeşlerinizden birini kaybettiğiniz için çok üzgünüm” dedi. “Tanrı size sağlık versin…”

İrlandalı gülmeye başladı:
“Nereden çıkarıyorsun kardeşlerimden birinin öldüğünü?” dedi. “İki bira ısmarlamamın tek nedeni var: Ben içkiyi bıraktım.”

h1

Akıllı Arılar, Akılsız Sinekler

Ağustos 22, 2006

akıllı arılar

Önce, bir deney yapalım:

Loş bir odada, güneşin girdiği bir pencerenin önüne dar boğazlı, tıpasız bir şişeyi, tabanı pencereye doğru, yatay pozisyonda yerleştirin. Şişenin içine altı adet arı, 6 adet de sinek koyun.

Ve dikkatlice izleyin:

Ayrıntısız arıların tümü, güneşin geldiği cam tabandan dışarı çıkmak için yorgunluk ya da açlıktan ölene dek çabalayacaklardır. Akıllı arılar, akıllarını kullanıp, kapalı bir yerden çıkışın, ışığın geldiği yönde olacağını düşünürler ve bu düşünüşlerinin çözümsüzlüğüne saplanırlar.

Tüy beyinli sinekler ise, hiçbir şey düşünmeksizin, çılgıncasına sağa sola saldırırlar ve deneme yanılma yöntemiyle sonunda, şişenin dar boğazından dışarı çıkmayı başarırlar.

Şimdi de, deneyimizden ne öğrendiğimize bakalım:

Akıl,mantık ve bilgi alışılmadık sorunları çözmeye her zaman yetmemektedir. Eğitim ve deneyim, kimi zaman, özellikle yaratıcı çözümler gerektiğinde, yeterli olmak bir yana, hatta engelleyici bile olabilmektedir.

Geleneksel eğitim programları, gençlere “çiçek yetiştirmeyi” öğretmek yerine onlara, “kesilmiş” ya da “yapay çiçekler vermekte”, onların beyinlerini “bilgilerle doldurulacak depolar” olarak görmektedir.

Oysa bir eğitim programının amacı, beyinleri kullanmayı öğretmek olmalıdır.
Prof. Dr. Mustafa Dilber

h1

Kim Serseri?

Ağustos 22, 2006

dyojen

Düşünceleriyle olduğu denli, dünya nimetlerini önemsemeyen dünya görüşü ve yaşam biçimiyle de bilinen Sinoplu filozof Diyojen, birgün çok dar bir sokakta yürürken, zenginliğinden başka hiçbir özelliği olmayan kibirli bir adamla karşılaştı. İkisinden biri kenara çekilmedikce, ikisinin de geçmesi olanaksızdı. Kibirli zengin, küçümser bir tavırla ünlü  filozofa baktı ve “Ben, bir serserinin önünden çekilmem” dedi.

Diyojen, umursamaz bir biçimde karşılık verdi:

“Fakat ben çekilirim.”

h1

Lavoisier

Ağustos 22, 2006

lavoisier

Kimya biliminin dehası Lavoisier’nin asıl eğitimi hukuktu ve kendisi Paris Barosu’na kayıtlı avukattı. Bilimsel gözlem ve yorum üzerine yaptığı konuşmalarıyla ünü tüm dünyaya yayılmıştı. Kimya bilimini reddeden yobazların kafasını gösterip “Bu kelleler hiçbir şeye yaramaz” dediği için tutuklandı. Aynı gün yargılanıp ölüme mahkum edildi.

Lavoisier matematikçi Lagrange’ı çağırdı. “Kellem giyotinden sepete düştüğünde gözlerime bak; eğer iki kez kırpıyorsam bil ki, insan kafası kesildikten sonra bir süre daha beyninin düşünmekte olduğunu anlarız.”

Lavoisier’nin kafası kesildikten sonra sepete düştü ve gülerek iki kez göz kırptı.

Matematikçi Lagrange diyor ki, “Lavoisier’nin son saniyedeki ispat arayışı, bilimselliğin yüzyıllar sürecek meşalesidir. Ama o yobaz kafalar ufunet üretmek için yüzyıllarca karanlıkta sürünecekler…”

h1

Dua

Ağustos 22, 2006

 dua