
Archive for Ağustos, 2006

Masal Bu Ya
Ağustos 24, 2006
Bir gün doğmak istedi aşk. Sancılandı gök. Ortadan ayrıldı ikiye bulut. Şimşekler kutladı bu doğumu. Sonrası bildiğimiz. Masumdu ilk gülücüğü aşkın. ‘Merhaba’ deyişi bir tutam heyecan. İlk adımları koşmak telaşlısı. Sözcüğüyse, bir masal başlangıcı.
İlk yaşdönümü şenliğini yaptığında, artık çok geçti. Aşk başlamıştı tanınmaya.. Kanı deli deli çağladıkça, seçmişti oklarını saplayacaklarını. Bulduğunda oklar yerlerini, hayata karışmaya başlamıştı kurbanlar. Sonraki günler hiç kolay olmadı insancıklar için. Çünkü hep yaralı gezdiler. Ve aşk yazdığında tenlerine adını, masal artık gerçekti…

Kahvenin Tarihçesi
Ağustos 24, 2006
Kahvenin tarihçesi, İS 850 yılına dayanır. Herşey Kaldi adında, Etiyopyalı bir sığırtmacın, keçilerinin bir meyveyi yedikten sonra canlanmalarını fark etmesiyle başlar. Kendisi de bu meyveyi denemeye karar verir ve yedikten sonra duyduğu güç ve mutluluk hoşuna gider. Kahve tohumunun ünü, kısa süre içinde bölgede yayılır. İS 1000 yıllarında kahve Yemen’de üretilmeye başlanır.
Osmanlı İmparatorluğu Yemen’e doğru genişledikçe, Osmanlılar kahveyle tanıştılar ve onu, ilk kez ateşte kavrulduğu yer olan Türkiye’ye götürdüler. 1550 yılında, ilk kahvehane İstanbul’da açıldı. Ve kısa sürede kahvehaneler, insanların biraraya gelerek kahve içtikleri, tartıştıkları, fikir alışverişinde bulundukları ve iş konuştukları mekânlar durumuna geldiler
Kahvenin yolculuğunda bir sonraki adım, Venedikli tacirlerin 1615 yılında, ilk kahve tohumlarını İstanbul’dan Venedik’e götürmeleriyle gerçekleşti. Böylelikle İtalyanlar’ın asla vazgeçemedikleri kahve tutkuları başlamış oldu. Bugün İtalya’da günde otuzsekiz milyon fincan kahve tüketildiği söylenmektedir. 1683’teki Viyana kuşatması sırasında, Osmanlılar arkalarında çuvallar dolusu yeşil kahve tohumu bırakmışlar. Viyanalılar ilk başlarda bunun deve yemi olduğunu düşünmüşler ama kuşatma boyunca Türkler’i izleyen gizli ajanlar, bu tohumların gerçek öyküsünü bildikleri için, kısa sürede “Türk içkisi” içilmeye başlanmış. Viyana’da görevli olan Fransız devlet bakanı Talleyrand kahve için şunları söylemişti:
“Şeytan kadar kara, cehennem kadar sıcak, melek kadar saf, aşk kadar da tatlı.”
1750 yılına dek, Batı Avrupa’nın büyük bir bölümü kahvehanelerle dolup taşmaya başladı. Yazarların, bestecilerin ve aydın kesimin toplanma yeri olan kahvehanelerin müdavimleri arasında Voltaire, Balzac, Beethoven ve Mozart sayılabilirdi.
Peki ama benim anavatanımın, kahve sevgisine ne demeli? Eğer atalarım, İngiliz çay vergilerini protesto etmek için, Boston Limanı’na tonlarca çay atmış olmasalar, Amerikalılar asla kahveyle tanışmayacaklardı. Zamanla kahve, Amerikan Kongresi’nde ulusal içecek ilan edildi. Amerikan devrimi sona erdiğinde ise, kahve standart bir tüketim maddesi haline geldi. Ağzının tadını bilenlere hitap edecek bir içecek olmayacağı belliydi, çünkü Amerikalılar, en sert kahveyi kullanıyorlar ve onu kapkara bir su oluncaya dek kaynatıyorlardı.
Kahvenin modernleşme evrimi, 1971’e dayanır, o yıl “Starbucks”, Seattle’da ilk kahve dükkanını açtı. O dönemde, Starbucks’ın ülke genelinde 3.600 dükkanı olacağını söyleseler, kimse inanmazdı. Starbucks, zamanımızın en başarılı pazarlama şirketi olarak nitelendirilir. Şirket, Kuzey Avrupa’da ve Asya’da sağlam temellere dayanan bir dükkanlar zincirine sahip.
Starbucks’ın öncülüğünde, dünyanın dört bir yanında, bu tür dükkanlar açılmaya başladı. Ve işin ilginç yanı, bugün kahve dünya ticaret piyasasında petrolden sonra ikinci sırada yer almakta. Yalnızca Amerika’da, kahve tüketimine harcanan para, her yıl milyarlarca dolar artmaktadır.
Cheryl Tanrıverdi

Bir Başarı Öyküsü : Michael Jordan
Ağustos 24, 2006
Size bir soru: Başarılı olmayı ne kadar istiyorsunuz?
Düşünün… Ne kadar? Başarıyla aranızdaki tek engel, kendinizsiniz… Çünkü insanı ancak kendisi yıkabilir, kendi sözleri ve düşünceleri… Diğerlerinin söylediklerine inanmak yine sizin kendinize yarattığınız bir engeldir… Oysa sizin içinizde, bildiğinizden daha büyük biri var. Sizi en iyiye götürmek için yalnızca birşey bekliyor. Onu fark etmenizi… “O” fark etti…
Birgün okuldan geldi, kitaplarını yere fırlattı, yukarı, odasına koşup kapıyı kilitledi ve ağlamaya başladı… Okulu bitirmesine iki yıl kalmıştı ve en büyük düşü, basketbol takımına kabul edilmekti… Annesi odaya girdi ve “Neler oluyor?” diye sordu.
“Takıma giremedim” diye yanıt verdi küçük çocuk. “Bana sen küçüksün dediler…”
Annesi bunun üzerine kolunu oğlunun boynuna doladı:
“Bak, önemli konu, takımın içinde senin ne kadar küçük olduğun değildir” dedi. “Önemli olan, senin içinde ne kadar büyük bir takım olduğudur…”
Annesi bunları söyledikten sonra odadan çıktı. Küçük çocuğun birden gözleri parladı. Onun bu sözleri duymaya gereksinimi vardı. O an kendini hiç olmadığı kadar güçlü hissetti… Ertesi sabah çalışmaya başladı. Erkenden kalkıp antremana gitti, her sabah, her akşam, her gün, her hafta… Yağmur, kar demeden… Çalışırken kendi kendine hep annesinin sözlerini yineledi. O bu sözleri yineledikçe, içindeki ateş de giderek büyüdü, büyüdü.
Bir yıl sonra takım için seçmelere yeniden başlandı. Bu kez güçlüydü. Takımın kaptanı, ondan çok etkilenmişti. Onu o yıl takıma aldı. O yılı izleyen yıl, yine takımdaydı ve o sezon dışarıdan teklifler almaya başladı.. Önce amatör kulüplerde oynadı, çok geçmeden profesyoneller arasına tırmandı. İçindeki ateş yandıkça, o ateşin kendisini daha yükseklere taşıdığını duyumsuyordu. Daha yükseklere, daha yükseklere tırmanmaya başladığı yolda, önünde artık hiçbir engel yoktu. Hiçbir şey durduramıyordu onu…
O şimdi, yalnızca Amerika’nın değil, dünyanın yetiştirdiği “en büyük basketbol yıldızı” ünvanını taşıyor.

Dünyadan Atasözleri
Ağustos 24, 2006
Sis yelpaze ile dağıtılmaz - Japonya
Ün yeteneğin gölgesidir - İngiltere
İnsan dışı ile karşılanır, içi ile uğurlanır - Moğolistan
Altın ateşle, kadın altınla, erkek kadınla sınanır - ABD
Ne kadar az yüksekten uçarsan, düştüğün zaman o kadar az incinirsin - Tibet
Kadınlar gülebildikleri zaman gülerler, istedikleri zaman ağlarlar - Venezuela
Kadın gölge gibidir, kendisini takip edenden kaçar, önünden gidenin arkasından koşar - Kongo
Evlenmeden önce gözlerinizi dört açın. Evlendikten sonra yarı yarıya kapayın - Portekiz
Aşk ile öksürük hiçbir zaman saklanamaz - Avustralya
Mutluluk herkesin yaşamından bir kez geçer - Venezuela
İnsanlar yaşadıkça yaşlandıklarını sanırlar, halbuki yaşamadıkça yaşlanırlar -İskoçya
Gerçek sevgi ayrılıkta unutulmaz. Belçika
Tanrının gülü dikenli yarattığına hayret edeceğiniz yerde, dikenler arasında gül yarattığına hayret ediniz - Arabistan
Biri öteki kadar zengin olunca, kardeşler birbirlerini severler - Uganda
Evlilik bir kale gibidir. Dışarıdakiler oraya girmek için, içindekiler de dışarı çıkmak için uğraşır dururlar -Tayland
Yaşını söyleyen kadın ya genç olduğu için kaybedecek birşeyi yoktur ya da yaşlı olduğundan kazanacak birşeyi yoktur - Malezya
Sevmek keman çalmak gibidir, bilmeyen kötü sesler çıkarır - Bolivya
Çabuk gelen kötü şans, geç gelen iyi şanstan iyidir - Arnavutluk
Başkalarını azarlar gibi kendini azarla, kendini affeder gibi başkalarını affet - Çin

Einstein ve Şoförü
Ağustos 24, 2006
Einstein konferanslarına hep özel şoförü ile giderdi. Yine bir konferansa gitmek üzere yola çıktıkları bir gün şoförü Einstein’a, “Efendim, uzun zamandır siz konuşmanızı yaparken ben de arka sıralarda oturup sizi dinliyorum ve artık neredeyse söyleyeceğiniz herşeyi kelimesi kelimesine biliyorum” dedi.
Einstein gülümseyerek ona bir öneride bulundu:
“Peki, şimdi gideceğimiz yerde beni hiç tanımıyorlar” dedi. “O halde bugün palto ve şapkalarımızı değiştirelim, benim yerime sen yap konuşmayı, ben de arka sırada seni dinlerim.”
Şoför, gerçekten de çok başarılı bir konuşma yaptı ve sorulan tüm soruları doğru yanıtladı. Tam yerine oturacağı sırada bir kişi, o güne dek hiçbir konferansta sorulmamış bir soru sordu. Şoför, hiç duraksamadan soruyu soran kişiye döndü ve “Böylesine basit bir soruyu sormanız gerçekten çok garip” dedi. Sonra da Einstein’ı işaret ederek şöyle devam etti: “Şimdi size arka sırada oturan şoförümü çağıracağım ve sorduğunuz soruyu, göreceksiniz, o bile yanıtlayacak.”

Sol Gözüm
Ağustos 24, 2006
Sabah sol gözümde bir ağrı ve biraz kanla uyandım. Öğleden sonra soluğu doktorda aldım.
Dünya tatlısı bir doktor. İlk bakışta çözdü derdimi.
” Direnç kaybına bağlı iltihaplanma…”
“Sorun gözünde değil aslında…” dedi doktorum. “…. baktığın yerde …..
Hep karanlığa bakmaktan feri sönmüş gözlerinin. Yılgın düşmüşsün. Yorgunluk mikrobu, seni gözünden vurmuş”.
Bu teşhisin ardından öyle bir reçete yazdı ki dostlar başına:
“Pozitif düşüneceksin. Hayata sımsıkı sarılacaksın. İşinden kafanı kaldırıp sevdiklerinle vakit geçireceksin. Kendine yeni heyecanlar yarat. Sev ki hücrelerin yenilensin. Sana enerji vermeyecek hiç kimseyle de birlikte olma…”

Bir Nefes Düş Gibi
Ağustos 23, 2006
Bazı duygular vardır anlatılamaz, anlaşılır sadece.
Sevenin sevdiğini bilmesi kadar, sevilen de anlar sevildiğini.
Sevgi her zaman belirli kelimelerle söylenmez.
Çoğu defa bir bakış yeter de artar bile…
Yeryüzünde hiçbir kuvvet insanoğlunu sevme hakkından alıkoyamaz.
Sevmek çoğu zaman var olmaktır.
Sonunda bizi yok olmaya götürse bile.
Ben şimdi varım ve seni sevmek hakkımı kullanıyorum.
Sen bile buna karşı koyamazsın.
Sana gelinceye kadar sonu gelmez bir arayıştı sevgilerim.
Bir zaman başkalarında aradım seni, başka yüzlerde, başka ellerde aradım.
Aldandım, fakat bir gün seni bulmak ümidini kaybetmedim.
Nasıl olsa gelecektin bir gün.
Ve işte geldin de!
Bana tatmadığım hüzünleri tattırmaya, bilmediğim kederleri öğretmeye geldin.
Acıdan yana ne kalmışsa yaşamadığım hepsini bir bir sen yaşatacaksın bana.
Bir gün yaşamanın gereksizliğini de senden öğreneceğim.
Bu selin akışını hiçbir şey durduramaz artık.
Ummadığım ve ummadığın bir anda çıktın karşıma.
Coşkun ırmaklar gibi, amansız seller gibi geldin, mutlaka yıkarak ve benden birçok şeyleri beraberinde sürükleyerek gideceksin.
İşte o zaman yoklukların en dayanılmazı ile karşı karşıya kalacağım.
Yıllardır aradığım sendin ama sen gittikten sonra başkasını aramayacağım.
Gelmeyecek bile olsan, ömrümün sonuna kadar arardım seni
Ama geldin bir kere; ister bilerek gelmiş ol, ister bilmeden…
Geldin ya!
Şimdi her şey güzel seninle.
Yürümenin, konuşmanın, nefes almanın bir başka anlamı var artık.
Sen varsın ya, her şey bambaşka gözlerimde…
Ümit Yaşar OĞUZCAN

Hayat Böyledir İşte
Ağustos 23, 2006
Franklin, bir çocuğa bir elma vermiş.
Çocuk çok sevinmiş.
Bir elma daha vermiş.
Çocuk daha çok sevinmiş.
Bir elma daha verince;
çocuk sevinçten deliye dönmüş.
Ve bir elma daha verince,
çocuk dört elmayı elinde zaptedememiş,
sonuncusunu düşürmüş yere…
Bu sefer ağlamaya başlamış çocuk.
Hayat böyledir işte…
Hayal etmediğimiz bir saadete eriştikten sonra, onun bir lokmasını dahi kaybetmek bizi perişan eder.
Keyifler değildir yaşamı değerli yapan. Yaşamdır, keyif almayı değerli kılan.
Bernard Shaw

Cennet
Ağustos 23, 2006
…”Yolları oldukça uzunmuş, yokuş yukarı gidiyorlarmış, güneş yakıcıymış, ter içinde kalmışlar, susamışlar. Bir dönemecin ardında harika bir mermer kapı görmüşler; kapı, ortasında bir çeşme bulunan altın döşeli bir meydana açılıyormuş, çeşmeden berrak bir su akıyormuş.
Yolcu kapıdaki bekçiye dönmüş.
‘İyi gunler.’
‘İyi günler,’ diye yanıt vermiş bekçi.
‘Burası harika bir yer, adı ne?’
‘Burası cennet.’
‘Ne iyi, cennete gelmişiz, çünkü çok susadık.’
‘İçeri girip dilediğiniz kadar su içebilirsiniz’, demiş bekçi ve eliyle çeşmeyi göstermiş.
‘Atımla köpeğim de susadılar.’
‘Kusura bakmayın,’ demiş bekçi. ‘Buraya hayvanlar giremez.’
Yolcu çok üzülmüş, çok susamışmış, ama suyu tek başına içmek istemiyormuş. Bekçiye teşekkür edip yoluna devam etmiş. Epeyce bir sure yamaç yukarı gittikten sonra eski görünümlü, küçük bir kapıya varmışlar, kapı iki yanı ağaçlıklı toprak bir yola açılıyormuş.
Ağaçlardan birinin altında, şapkasını alnına indirmiş, uyur gibi yatan bir adam varmış.
‘İyi günler,’ demiş yolcu. Adam başını sallamış.
‘Atım, köpeğim ve ben çok susadık.’
‘Şurada taşların arasında bir pınar var,’ diyen adam eliyle orayı işaret etmiş.
‘İstediğiniz kadar su içebilirsiniz.’
Yolcu, atı ve kopeği pınara gidip susuzluklarını gidermişler. Yolcu bekçiye teşekkür etmiş.
‘İstediğiniz zaman yine gelebilirsiniz,’ demiş bekçi.
‘Buranın adı ne?’
‘Cennet.’
‘Cennet mi? Ama mermer kapıdaki bekçi bana orasının cennet olduğunu söyledi.’
‘Orası cennet değil cehennemdi.’
Yolcunun aklı karışmış ‘Sizin adınızı kullanmalarına niye izin veriyorsunuz? Yanlış bilgi vermeleri büyük karışıklığa neden olur!’
‘Hiç de değil. Aslında onlar bize büyük bir iyilikte bulunuyorlar. En iyi dostlarına sırt çevirenlerin hepsi orada kalıyor çünkü.”
Paulo Coelho - Şeytan ve Genç Kadın

Çalışkan Türkler
Ağustos 23, 2006
Bir reklam ajansımız, 50.000 adetlik baskılı T-Shirt ihracat bağlantısı yapmıştı. Sıcak baskı tekniği ile yapılan bu uygulama, herhangi bir fotoğrafın T-Shirt’e basılması şeklinde oluyordu.
İlk 10.000 adetlik parti yerine ulaştığında, alıcı firma işin mükemmelliği karşısında gözlerine inanamamış, uygulamayı yerinde inceleyip bilgi sahibi olmak için bu konuda uzman iki kişilik heyeti Türkiye’ye yollamış.
Olay buraya kadar göğüs kabartıcı. Ancak, reklam şirketini almış bir panik. O kadar iptidai bir yöntem uyguluyorlar ki, bunun ilgili firma tarafından anlaşılıp siparişin iptal edileceği korkusunu yaşıyorlar.
Derken heyet geliyor. Karşılıklı sevgi gösterileri, iltifatlar, izzet, ikram; heyet sabırsız, illaki imalatı göreceğiz diye sızlanıyorlar.
Bizimkiler hala panikte; yapacak başka bir şey kalmıyor, utana sıkıla atölyenin yolunu tutuyorlar. Sanayi sitesinin loş bir katındaki atölyeye girdiklerinde manzara söyle; bir kırık dökük masa, yerlerde boyalar, yırtık elbiseli birkaç çırak, iki usta ve onbeş metrelik uzun bir tezgah ve tabii ki meşhur T-Shirt’ler baskı için sıra bekliyorlar.
Bu ortamda beyaz T-Shirt’lere bu kadar temiz baskı yapmak olanaksız. Ama heyet nezaketen uygulamanın başlamasını istiyor.
Kaybedecek hiçbir şeyi kalmayan firma yetkilileri, çaresiz gösteriye başlıyorlar. İki çırak, masaya paralel tahtanın iki ucundan tutuyorlar.
Bu arada usta gerekli boya ayarını yapıyor ve: -Şimdi!, diye bağırıyor.İki çırak var güçleri ile öteki uca koşuyorlar.
Sonuç: Harika….
Ertesi gün heyet teşekkür ederek ayrılıyor. Korku ile beklenen birkaç gün sonra karşı firmadan 50.000 adetlik bir sipariş daha geliyor. Bizimkiler, kabul edilmenin sarhoşluğu içinde bayram yapıyorlar.
Olaydan bir yıl sonra heyetin verdiği rapor tesadüfen ellerine geçiyor.
Aynen şöyle:
“Türk’ler bütün ısrarlarımıza rağmen söz konusu fabrikayı bize göstermediler. Ancak sanayi casusluğuna karşı aynı ürünün sahtesinin yapıldığı yerde bizi aldatmaya çalıştılar. Biz nezaketen inanmış göründük.
Orada bu sürede değil 50.000 adet, 500 adet dahi yapılamayacağını çocuklar bile anlar. Bu bakımdan siparişin devamını Türk’lere vermekten başka çaremiz yoktur.”
Yarattığımız mucizelerin bile farkında değiliz…
Y.Kemal Erener - Düzenli Karmaşa

Roy C. Sullivan
Ağustos 22, 2006
ABD’li korucu Roy C. Sullivan’a tam yedi kez yıldırım çarptığı halde ölmemiş olan tek kişidir.
1942 yılında ilk kez yıldırım çarptığında, ayak baş parmağındaki tırnağından oldu.
1969 Temmuzunda ise kirpiklerini yitirdi.
1970’te sol omuzu sakatlandı.
16 Nisan 1972 günü saçları alev aldı ama başka bir şey olmadı.
7 Ağustos 1973’te ise bacakları yandı.
5 Haziran 1976’da ayak bileği sakatlandı ve en son
25 Haziran 1977’de yıldırım çarptığında göğsünde ve karnındaki yanıklardan dolayı hastaneye kaldırıldı.
Böylelikle tam yedi kez yıldırım çarpması ile ölmeyen Roy C. Sullivan, bir kadına çarpıldı; fakat aşkına karşılık bulamadığı için 1983 de intihar etti.

İç Huzur Nasıl Sağlanır?
Ağustos 22, 2006
Bize huzur ve iç rahatlığını ne mal mülk, ne de makam ve mevki sağlar. Bunları ancak özümsediğimiz büyük davalar, büyük idealler ve o doğruca yaptığımız işler kazandırır bize. Biz kusursuzluk arayışımızın yönlendirdiği ve olabileceğimizin en iyisini olmamızı sağladığı zaman; başkalarına yardım ve hizmet etmeyi dilimizden çıkarıp davranışımıza aktardığımız zaman; bizi istediklerimize bağlayan bağlar sağlam ve güçlü olduğu zaman, içinde bulunduğumuz şartlar ne kadar kısıtlı olursa olsun işte ancak o zaman mutlu oluruz.
Roger Porter

