Archive for Eylül, 2006

h1

Sağ Beyinle Hızlı Okuma

Eylül 30, 2006

hızlı okuma

Hemen hemen bütün yetişkinler, dakikada ortalama 150–250 kelime okuyabiliyorlar. Bu rakam, hızlı okuma çabalarının bırakıldığı ilköğretim eğitiminde ulaşılan hız.

Hayatımızın geri kalanında aynı tempoda okumayı sürdürüyoruz. Oysa insan beyni dakikada en az 600 kelimelik bilgi tüketebiliyor. Okurken 200 kelimelik bilgi akışı gerçekleştiğinde ise ‘boşluk’ oluşuyor. Bu boşluklarda ise seyahate çıkıyoruz.

Yavaş okumamızın bir nedeni ise; beynimizin bir bütün olarak çalıştığı halde iki yarımküreye ayrılmış olması. Her iki yarımküre diğerinden farklı fonksiyonlara sahip ve bunlardan biri daha baskın.

Sağ beyin zihinsel ağırlıklı, plancı, kontrolcü, analitik, gerçekçi; sonucu görmeye çalışıyor, bir defada tek şey düşünüyor ve dilde odaklanıyor. Sol beyin ise sezgisel ağırlıklı; duygularla hareket ediyor, kıyaslama yapıyor, aynı anda çok şey düşünüyor ve duyguları serbest bırakıyor.

Dinamik Eğitim Danışmanlık Eğitimcisi Necati Durkut okumada hız kazanmak için iki bölüm arasında transfer yapılması gerektiğini söylüyor; “Okuma işini sol beyinle yapıyoruz. Sol beyin tekten tüme gidiyor, değerlendiriyor, yeniye direnç gösteriyor, alışkın olduklarını savunuyor. Ama sağ beyin, tümden teke gidiyor, tamamını görerek bakıyor, yargılamıyor, gelen bilgiyi aynen alıyor, sonucu görmeye çalışıyor. Hızlı okumak için sol beyinden sağ beyine transfer yapmamız gerek. Bu transfer sayesinde dakikada 1500 kelime okumak mümkün.”

Uzmanlar hızlı okumanın dışarıda alınan eğitimle gerçekleşebileceğini vurguluyorlar. Ancak kitaplardan yararlanarak evde küçük egzersizlerle gelişmek de mümkün.

Eğitimde yapılan ilk çalışma,  kelimelerin fotoğrafını çekerek beyine ileten gözlere hız kazandırmak. Bu hızı arttırmak için bilgisayar üzerinde ‘takistoskop’ denilen bir işlem gerçekleştiriliyor. Aşama aşama gerçekleşen işlemde ekranda önce kelime çıkıyor ve kayboluyor. Sonra bu işlem hızlanıyor ve kelime sayısı artıyor. Daha sonra ise cümlelere görmeye başlıyorsunuz. Geri dönüşleri engellemek için silerek okuma bölümüne geçiliyor. Bu bölümde okunan cümle silinerek yeni bölüme odaklanma sağlanıyor. Belli bir seviyeden sonra, göz hızlanıyor, blok olarak görmeye başlıyor.

Sonraki aşamada ise okuma alıştırmaları ve sınavlar yapılıyor. Eğitimci okunulan makale ile ilgili sorular soruyor. Metinler ise tarih, felsefe, bilim gibi hafızayı zorlayan konulardan seçiliyor. Alınan cevapların doğruluğuna göre eğitimden geçmiş oluyorsunuz.

Evde yapılan egzersizler ise, bu çalışmaların kağıda dökülmüş biçimi. Göze hız kazandırmak için, materyallerden ve eşyalardan yararlanıyorsunuz. Örneğin kağıt üzerine çizdiğiniz şekilleri ya da eşyaları belirli bir doğrultu ve sürede takip ediyorsunuz. Metinler üzerinde işaretlemeler yaparak ya da karton levhayla belli bir bölümü görerek algılayışınızı ehlileştiriyorsunuz. Bu yöntem, diğerine göre daha uzun bir zaman almakla birlikte, maliyetinin olmaması nedeniyle cazip.

Ayrıntılı bilgi için:

http://www.dinamikokuma.com/tr/default.asp

h1

Savaşın Gizli Kurbanları

Eylül 30, 2006

savaşın gizli kurbanları

Savaş, savaş’ın kurbanları ve savaş’ın gizli kurbanları..

http://www.hayvanozgurlesmesi.org/

h1

Bu Dünyada Sen De Varsın

Eylül 30, 2006

günaydın

Yola çıkınca her sabah, bulutlara selam ver.

Taşlara, kuşlara, atlara, otlara, insanlara selam ver.

Sonra çıkarıp cebinden aynayı bir selam da kendine ver,

Hatırın kalmasın el gün yanında, bu dünyada sen de varsın.

Üstün Dökmen

h1

Pope

Eylül 30, 2006

pope

h1

Sıra Sizde

Eylül 29, 2006

sıra sende

Aşağıda okuyacağınız metin, Çukurova Üniversitesi’nde okuyan bir öğrencinin mektubu. Mektubu okur  İnsanı yüreklendiren bir öykü… İmkansız diye bir şeyin olmadığını, yaşamda şikayet etmenin alternatiflerini gösteriyor. Mektubun aslı dört sayfa olduğu için size kısaltarak aktarıyorum:

“Hayatım boyunca hep bir yerlere gelebilmek ve bir şeyler yapabilmek için mücadele etmek zorunda kaldım. 8 çocuğun en küçüğü olarak ailede sadece ben okuyabildim. Lise son sınıfta daha bu PC furyası çıkmadan bir karar vermiştim, para biriktirip bir PC alacaktım. Etrafımda kimse bana inanmadı; ama ben evde ve yerde bulduğum bozuk paraları bile bir kumbarada biriktirerek sonunda üç yıl önce bir PC aldım. Zaman Gazetesi’nin kampanyası sayesinde tabii. Üniversiteyi sadece gece dörtten sonra kalkıp çalışma imkanım olduğu için o şekilde çalışarak ilk yılımda yüksek bir puanla kazandım; ama ailem dışarıya gitmeme izin vermedi, çünkü kız çocuğuymuşum! Neyse, yapmak istediklerimin sadece küçük bir kısmını burada yapmaya her engele rağmen devam ettim. Daha sonra birinci sınıfta hiçbir bilgim ve becerim olmadığı halde ‘ücretle tez yazılır’ diye okulun her yerine afiş dağıtıp, herkes nasıl yapıyorsa biz de öğreniriz mantığıyla 5 tane tez birden alıp alnımın akıyla o işi de hallettim ve her sene buna devam edip epey para biriktirdim. Sonra o parayla bir yıl İngilizce kursuna gittim. Ayrıca güzel sanatlar fakültesi üflemeli çalgılar bölümünde 3 yıldır “ney” üflüyorum. Şiir yazıyorum, en son bir ikinciliğim var; bu mektubu yazdığımdan iki hafta sonra da 300 milyonluk bir ödüle talip olarak şiir okuma yarışmasına katılacağım. Geçen sene karateye gittim, yazın üstten ders alarak hem okulu erken bitirme imkanı buldum hem de boş vakitlerimde yaylada kuru çiçek boyayıp sevdiklerime armağan ederek kalplerini daha bir kazanmaya çalıştım. Bunun yanında ileriye dönük kendi adıma bir sürü projem var. Kendime yetmiyormuş gibi tüm çevreme de proje üretip yardımcı olmaya çalışıyorum, onun için her derdi olan beni buluyor, okulda adım ‘anaların anası Hacer ana’ya çıkmış durumda. Dört yıldır derslerde tuttuğum notları bilgisayara kaydederek sınıftaki arkadaşların derslerini çalışmalarına yardımcı oluyorum. Ama ben ilahiyat sahasında yükselmenin yanı sıra farklı bir şekilde yaşam trendimi yükseltmek istiyorum. Bir kapı, bir kapı! Farklı bişey! Deli olacam bunu düşünmekten! Son sınıfta olmamızla ilgili bir proje üstüne çalışıyorum şimdi. Bunun yanında bir bayan olarak kendi giydiğim kazakları kendim örmeyi seviyorum, deri el sanatlarına giderek deri işlemeciliği öğrenip çanta/cüzdan vs. yaptım, samimi bir arkadaşı da tahta boyamaya gönderdim, onun vesilesiyle biraz da onu öğrendim. Hızlı okuma kursuna, diksiyon kursuna, bilgisayar kursuna gittim. Adana’da hangi kurs varsa hepsine gittim sayılır, bazıları pek işe yaramadı; ama olsun, ben gittim ve pişman değilim. Hem yeni insanlar tanıdım hem de gitmemiş bir insandan daha az şey kalmadı yanımda. Tüm bunları, maddi olarak ailemden ancak otobüs parasına yetecek –ki çok yönlü olduğumdan pek de yettiği söylenemez– kadar bir maddiyatla karşılıyorum. Nasıl oluyor demeyin? İnsan öyle bir potansiyel varlık ki, olması için istemesi yetiyor! Bunun yanında insan ilişkilerimde gerçekten iyi olduğum söylenen, pozitif enerji yaymaya alışan, hiçbir zaman içindeki sevinci kaybetmemeye çalışan, engellendikçe daha çok azimle hayata sarılan biriyim. Evde televizyon izlemiyoruz; çünkü benim ruh dünyamı daraltıyor ve beynimin çöp kutusuna döndüğünü hissediyorum, kendi kafamla düşünemez hale geliyorum. Cep telefonu kullanmıyorum. Hem beni bağlıyor, hem finanse edecek gücüm yok hem de radyoaktif açıdan zararlı. Ailem bana acayip derecede baskı uyguluyor! İnanamazsınız. Akşam bizim evi aramak yasak, telefona çıkmak yasak. Ama ben onları idare ediyorum. Zaten idare sanatını evde öğrendim. Adana çok çorak bir memleket. Kendimi bazen kafeste bir kuş gibi hissediyorum. Ve inadına sesimin kesilmesi yerine cik cik cik ötmeye çalışıyorum. Korkuyorum. Tek korkum, içimdeki o kıpırtıyı kaybetmek. Hande Hacer.”

Melih Arat

h1

Köpekler Çikolata Yerse Neden Ölür?

Eylül 29, 2006

köpekler

Evde beslediğimiz kedi, köpek gibi hayvanlar, çikolata ve şeker, kek, kurabiye, çikolata cipsi, kakao tozu, kakao çekirdeğinin kabuğu gibi kakaolu ürünlere çok sık maruz kalırlar. Ancak köpekler bu gibi kakaolu ürünlere oldukça duyarlı olduklarından sık sık zehirlenebilmekte, hatta bazen ölüme kadar varabilen vahim sonuçlarla karşılaşılabilmektedir.

Türkiye’de Ramazan ya da Kurban Bayramı gibi evde çikolata ve ürünlerinin en fazla bulunduğu zamanlarda bu tipten zehirlenme vakalarına daha fazla rastlanmaktadır. Birçok köpek için kakaolu ürünler çekici gelmekte ve onları yemekten zevk almaktadırlar. Köpekler doğaları gereği ayrım yapmadan bunları yediklerinden, kedilerden daha çok etkilenirler.

Neden Çikolata Köpekler İçin Zehirli?

Bilindiği gibi çikolata kakaodan yapılan tatlı bir yiyecek. Kakao ya da Hintbademi Ağacı 10-15 m. boyunda ve vatanı Amerika ve Batı Afrika olan kaviflor (çiçeklerin yaşlı dal ve gövdelerden çıkması olayı) bir bitki, meyveleri kavun şeklinde, küçük bir salatalık büyüklüğünde, ucu sivri, tazeyken limon sarısı-kırmızı renkte, kuruduktan sonra daha koyu olan ve açılmayan kapsüllerdir. Meyveleri çok tohumludur. Beyaz ya da açık mor renkteki ve badem şeklindeki tohumları kakao tanelerini teşkil eder. Meyveler içerisinden çıkarılan kakao tohumları ya hemen ya da bir süre fermentasyona bırakıldıktan sonra kurutulur. Fermentasyon sonucu acı lezzet kaybolur ve aromatik bir koku meydana gelir.50 meyveden yaklaşık 1 kg tohum elde edilir. Taneler kavrulur, kızılımsı kahverengi un haline getirilir ve yağı çıkarılır. Yağ çıktıktan sonra katılaşan kakao, yeniden öğütülerek çok ince toz haline getirilir ki bu toz, kakao tozunu teşkil eder. Bunun bileşiminde kafein ve teobromin gibi metil ksantinler bulunur. Ancak çikolata yapımında kullanılırken kakao yağı çıkarılmaz. Bu şekliyle yaklaşık yüzde 40 karbonhidrat ve yüzde 18 protein içeren bol kalorili bir besindir. Asıl zehirli kısmı ise içerdiği teobromin’den ileri gelir.

Etkisini Nasıl Gösteriyor?

Bu tipten zehirlenmelerde merkezi sinir sistemi uyarısı, işeme ve kalp atımının hızlanması (taşikardi) metil ksantinlerin hücre içi adenozin reseptörlerini engellemesiyle ortaya çıkar. Bunlar ayrıca hücre içindeki kalsiyum yoğunluğunu da yükselterek kalp ve iskelet kasının kasılabilirliğini artırırlar. Bunun yanı sıra hücre içindeki siklik adenozin monofosfat (cAMP) yoğunluğunu da artırdığından adrenalin ve noradrenalinin salıverilmesi de dolaylı olarak hızlanır.

Duyarlılık ve Klinik Belirtiler Nelerdir?

Teobromin ve kafeinin her birinin öldürücü dozu 100-200 mg/kg’dır. Ama ağır zehirlenmeler ve yaşamı tehdit eden klinik belirtiler bu dozların altında da görülebilir. Amerika Birleşik Devletleri Hayvan Zehir Kontrol Merkezinin (APCC) verilerine göre, 20 mg/kg teobromin alanlarda orta dereceli klinik belirtiler, 40-50 mg/kg teobromin alanlarda ağır belirtiler ve 60 mg/kg teobromin alan köpeklerde de felçler görülmektedir. Metilksantinler plasentayı geçerek anne karnındaki yavruyu da etkiler. Ayrıca süte de geçtiklerinden henüz süt emen yavrular da bundan etkilenirler.

h1

Sevememizin Nedeni

Eylül 29, 2006

love

Aşkı ölçmek, sınamak, denemek ve kurtarmak için aşka yönelttiğimiz bütün sorular belki de her şeyin yanı sıra aşkı kısaltmaya da yarıyor. Belki de sevemememizin nedeni çok sevmek istememiz. Yani karşımızdaki kişiden hiçbir istekte bulunmaksızın ondan onunla birlikte olmaktan başka bir şey istemeksizin kendimizi ona verecek yerde ondan bir şey (aşk) talep etmemizdendir…

Milan Kundera - Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği

h1

Zaaf

Eylül 29, 2006

zaaf

Kedilerle ilgili bu durumu yeni öğrenmiştim:

Normalde sokak kedisi kendini saldırgan köpeklere karşı koruyabilirmiş. Bu direnci kıran tek sey neymiş biliyor musunuz: Sevgi…

İnsanoğlu, eğer bir sokak kedisinin başını okşar ve ona şefkat gösterirse kedicik kendisinin koruma altında olduğunu zanneder ve sivri tırnaklarını içeri çekermis. Ve vahşi köpeklerin azgın  dişlerini gırtlaklarında veya itlaf ekiplerinin zehirli etlerini midesinde bulurmuş.

Küçücük bir dokunuşta gardı düşen ve ölümcül yaralara açık hale gelen sarmanların kaderinde kendi aşk hayatımızın hülasasını buldum.

Biz de Eros’un şefkatine sığınıp, sevdalanınca en mahrem zaaflarımızı elevermiyor muyuz?

Yıllar yılı ardına sığındığımız barikatların anahtarını gönüllü teslim edip, tırnaklarımızı içeri çekmiyormuyuz?

Sevginin bizi kollayacagına, sarıp sarmalayacağına dair ön kabulümüz yüzünden koruma duvarlarımızı gönüllü kaldırıp, yaralarımızı açık hale getirmiyor muyuz?

Sonra ne oluyor?

Sevdamız en büyük zaafımıza dönüşüyor.

Saçımızı okşayan elin bizi ilelebet kollayacağına inanıyor, tatlı sözlere kanıyoruz.

Taklalar atıp, cilveler yapıyoruz.

Ve en ummadığımız anda, en korunaksız halimizle yakalanıyoruz  aşkın hoyrat yüzüne…

şefkatimiz katilimiz oluyor.

Ders almak mı?

Ne münasebet!..

Daha son ihanetin yarası kabuk bağlamadan, yeni yaralar için aralıyoruz kalbimizin kapılarını… Zavallı bir kedi yavrusundan farkımız yok aşkın karşısında…

Boynumuzda, kalbimizde pençe pençe darbe izleriyle, her sıcak dokunuşta çocukça uysallaşıp, her  hayal kırıklığında “köpek gibi” pişman olarak, her terkedilişte acı çekip her  dönüşte biraz daha kanayarak, kanayan yerlerimizi kediler gibi dilimizle yalayarak, “Bir daha asla larla - Daima lar”  arasında yalpalayarak yara bere içinde yaşıyoruz.

O yüzden “Melekler”  içe kıvrık patilerle gömülüyor.

Ve hayata “Şeytanlar”  hükmediyor.

Belki de en iyisi kuyruğu her daim dik tutmaktır…

Şefkate kanmış mefta bir ev kedisi olmaktansa,  gardını almış  bir sokak kedisi olarak hayatta kalmak daha iyidir.

Can Dündar

h1

Superman

Eylül 29, 2006

superman

h1

Aşk Neydi?

Eylül 28, 2006

aşk neydi

Denizin içine doğru süzülen yeşil bir ışık huzmesi görüyorum ve içinden geçmeye çalışan balıkları… Yeni bir başlangıcın işareti olduğunu düşünüyorum o an bütün bunların… Sonun başlangıcı…

Bana gittikçe uzaklaşan bir geminin sol yanıydım. Gemi bensiz yol olabildi ama ben düşmek zorundaydım. Martılar eşlik etmedi yalnızlığıma belki, ama, bir veda türküsü çağırdılar… Öylesine… Uzaklardan… Bütün evren kulak kesildi bu melodiye… Kuşlar kanat çırptı semada, bu kez bana veda ederken ve denizin derinliğine doğru usul usul süzülen aciz varlığıma bakarken… Ne çok canım yandı kim bilir suyun dibine çöküşümde… Dibe… En dibe vuruşumda ne çok canım yandı… Yaralarımı sarmaya çalıştım… Sanıyorum ki sardım da… Yaralar; ince ince, sızı sızı… Sarıldılar… Zamana bırakılan ah bu gizli yaralar…Kendim için seçip, süslediğim bu gizli yara…

Sonra su yüzüne çıkmak için bedenimde ki tüm demir yığınlarını kaldırdım. Hafifledim… Nihayet suyun yüzündeydim ve artık nefes alabiliyordum… Şükrettim… Hamdettim… Acemi, yalnız ve öksüz bir balık misali korkak bakışlarla, o yeşil ışık huzmesine pervane oldum. Sürüklenebilirdim oysa, o ışığı bulmasaydım, girdaplara doğru yol alabilirdim…

Bir gemi gördüm o vakit, çaresizlikten bu kadar yorgun düşmüşken hem de… Sol yanı kırık bir gemiydi o ve benim ellerimden tuttu. O geminin  sol yanı oldum… Kendi yarama merhem olsun diye, büyük bir yarayı teknik bir hadiseyle kapadım.

O an anlamıştım ki; çizecek çok sayfalarım, yazacak çok satırlarım vardı… Bir sonun başlangıcına, derin bir mutluluğa doğru yol almıştım…

Ve o an içimde ki, gözlerinden umut taşan çocuğun hala hayatta olduğunu fark ettim… Onu dinledim… Artık biliyordum ki;

Aşk güçlüydü…
Aşk cesurdu…
Aşk nefesti…
Aşk büyüktü…
Aşk erişilmezdi…
Aşk eşsizdi…
Aşk pervasızdı…
Aşk sessizdi…
Aşk söylenmeyen son sözdü…
Aşk zamansızdı…
Aşk beyaz bir sayfaydı…
Aşk amansızdı…
Aşk özlemdi…
Aşk beklemekti…
Aşk kalbinin emin ellerde olduğunu bilmekti…
Aşk acıydı…
Aşk savaştı…
Aşk barıştı…
Aşk mutluluktu…
Aşk yaşamaktı…
Aşk ölmekti…
Aşk tezattı…
Aşk güncel bir boşluktu…
Aşk ASLI  olmaktı…
Aşk KEREM’ ini bulmaktı.
Aşk kanatlarımın olduğunu hissettirendi…
Aşk asi başımı dize getirendi…
Sahi, AŞK neydi?

Gülay Sağlıcak

h1

0-6 Yaş

Eylül 28, 2006

0-6 yaş

0-6 yaş…Kişiliğin temel taşlarının, köklü alışkanlıkların kazanıldığı dönem…

Çocuğun ince, zayıf, güçsüz bileklerine, alışkanlığın bükülmez kelepçesi bu dönemde takılır, bu dönemde filizlenir ağaç olacak tohum…Bu dönemde açılır zihinde derin izler. Ve o izlerle kurar yuvasını örnekler…

Bütün değerler çocukta; 0-6 yaş döneminde maya tutar, 6-12 yaş döneminde çiçeklerini açar, bütün hayat süresince de meyvelerini verir.

0-6 yaş bir milletin kaçırdığı ya da kazandığı en değerli fırsattır. Bu boşluğun yerini hiçbir şey dolduramaz.

Her şeyin yeri zaman, değeri ayrı. Bu eğitim sonradan asla verilemez ona.

Öğrenmek değil, asıl öğrendiğini unutmak zordur.

Çocuk bu yaşa kadar öyle şeyler görür, öyle şeyler anlar ki, bundan sonra edineceği bilgi onun yanında hiçtir.

Kulakları hergün yalanlarla dolarak büyüyen çocuğa, “fazilet” den söz etmek için geç kalınmıştır artık!

Kemal Ural

h1

Ben Giderim Geride Hiçbir Şey Kalmaz

Eylül 28, 2006

ben giderim

Çocuk büyür ve geride birşey kalır
O benim
Yağmur diner ve geride birşey kalır
O benim
Ağaç devrilir ve geride birşey kalır
O benim
Yıldız kayar ve geride birşey kalır
O benim
Masal biter ve geride birşey kalır
O benim
Fotoğraf solar ve geride birşey kalır
O benim
Deniz çekilir geride birşey kalır
O benim
Sonra ben giderim
Geride birşey kalmaz
O benim
O benim

Mevlana İdris

h1

Fair-Play Nedir?

Eylül 28, 2006

fair-play nedir?

Fair-Play, bir Anglosakson terimidir. ‘Dürüst Oyun’ anlamını taşır. Fair-Play’in tam anlamı ise etik üstü davranıştır. Etik davranış, her konuda kuralları dürüstlükle ve saygı ile uygulamak demektir. Fair-Play ise tüm bunların üstünde kişisel çıkarları ve hırsları bastırarak yaşamda üstün insan ruhunu ortaya koymaktır. Sevgi, dostluk, kardeşlik anlayışı olan Fair-Play’in sınırı yoktur. Fair-Play’in kullanım kökeni 15. yüzyıla kadar uzanır. Şövalyelerin yarışmalarda centilmenlik dışı davranışları için ‘Foul-Play’ tabiri kullanılmıştır. Fair-Play bunun tam aksidir. 16. yüzyılda ünlü yazar William Shakespare eserlerinde Fair Play tabirini kullanmıştır. Spor diline 18. yüzyılda İngiltere’de girmiş, uluslararası bir deyim olmuştur.

h1

E-Posta’nın Tarihi

Eylül 28, 2006

e-posta'nın tarihi

E-postanın babası olarak adlandırılan Ray Tomlinson, ilk mesajı 1971′de Cambridge’de gönderdi. İlk mesajda tam olarak ne yazdığını, hatta kime gönderdiğini hatırlamayan Tomlinson “Sanırım Abraham Lincoln’ün Gettysburg konuşmasının ilk satırları yer alıyordu” diyor.

E-posta’nın 35. yılı dolayısıyla yeniden gündeme gelen Tomlinson, bilgisayarlar arasında yazışmayı sağlayan ilk programın sadece 200 satırlık bir kod olduğunu söyledi. Program, dosya transferini ve mesajlaşmayı sağlayan iki ayrı programdan oluşuyordu. Ancak bu programın açıkları da yok değildi. Örneğin, birisine mesaj göndermek için o kişinin mesaj kutusu, göndereninki ile aynı bilgisayarda olması gerekiyordu.

İlk @ işareti

Daha sonra programı geliştiren Tomlinson, aynı ağ üzerindeki bilgisayarlar arasında mesaj gönderip-almayı başarmış. Ünlü mühendis, isimlerle adresleri birbirinden ayırmak içinde “@” işaretini tercih etmiş. Sonuçta ortaya, modern internetin atası olan ARPA Net üzerindeki herhangi bir bilgisayardan diğerine mesaj gönderilmesini sağlayan iki ayrı programın birleşiminden oluşan tek bir ürün çıkmış.

h1

Elma ve Şarap

Eylül 28, 2006

elma ve şarap

Kadınlar ağaçtaki elma gibidir.

En iyileri en üst dallarda bulunur.

Erkeklerin çoğu düşüp incinmekten korktukları için üst dallara uzanmak istemezler.

Onun yerine yere düşmüş çürükleri toplarlar çünkü onları elde etmek daha kolaydır.

Yukarıdaki elmalar ise kendilerinde ararlar suçu ve sorarlar nerede hata yapıyorum diye.

Aslında gerçekten hatasız ve muhteşemlerdir. Sadece doğru erkeğin ortaya çıkıp cesaretini ve yüreğini toparlayıp o üst dallara ulaşmasıdır bütün olay.

Bunu iyi elma bütün olan kadınlarla dallarından toplanmış olsalar bile paylaşın.

Erkekler ise… Erkekler ise iyi birer şarap gibidir.

Koruk olarak başlarlar, mayhoş ve tatsız.

Kadınlar tarafından canları çıkana kadar çiğnendikten sonra ancak bir yemeğin yanında gidecek kadar tatlanırlar…