
İlkbaharın aşk mevsimi olduğundan hep kuşkulanmışımdır. Daha çok şıpsevdilik mevsimi gibidir…
Bir hız ve hazla gaza gelmiş ilintisiz ilişkilerin ve gönül uçarılıklarının mevsimidir ilkbahar.
Bütün bir kış boyunca “hamlamış” kasların canlanıp “aşka geldiği” mevsimdir, insan kendini yeniden tanır, kendine yeniden inanır ilkbaharda.
Bu yüzden de dışardan görünenin aksine (evet, bu gerçeği artık itiraf edelim) bir başkasından çok kendimizi severiz o mevsimde…
Sanki her şey baştan çıkmaya çağırıyordur, sanki her yerde bizi baştan çıkartmaya yönelik işaretler vardır.
O kadar ki, ilkbahar boyunca bazılarımız cinsel arzuların kaderi sürekli “yeşil” yanan bir trafik levhasına emanet edilmiştir sanır. “Kırmızı ışık”ların “Dur” uyarısını hep son anda fark eder böyleleri. Ya iş işten geçmiş olur; ya da bir “bahar kazası!”…
Neyse…
Ben yazı masamın başına ilkbaharı anlatmak için oturmadım.
Eylül’ü anlatmak istiyorum.
Eylül denen o melankolik ırmağın bize taşıyıp getirdiklerinden söz etmek istiyorum…
Eylül, dedim. Dikkat!
Sonbahar değil.
Benim için Eylül ve sonbahar ayrı mevsimlerdir. Hele Akdeniz havzasında, hele İstanbul’da…
Ve ille de bir “aşk mevsimi” aranıyorsa, işte o Eylül’dür.
Şıp diye değil, ağır ağır kanırta kanırta sevmenin mevsimidir.
Küçücük heyecanlardan birdenbire kocaman tutkular çıkarmanın mevsimidir Eylül.
Gideni hatırlamanın, geleni ağırlamanın mevsimidir.
Bahar arzuyla isteme, yaz arzuladığını elde etme, Eylül ise sevinç ve hüznü aynı anda tadarak gerçekten sevme mevsimidir…
Ben Eylül’ü ayrılığın, duygusal hazanların ve gurbetin başlangıcı olarak görenlere hiç katılmam.
Çünkü anılarda veya özlemin sarıp sarmaladığı hayallerde bile olsa, ilk gerçek kucaklaşma, Eylül’e aittir.
Hatırlamak aşk olur Eylül’de. (Nazım Hikmet, Piraye için o güzel mi güzel şiirlerini bir Eylül ayında yazmaya başlamıştır.)
Tatlı tatlı sararan Eylül güneşine gözlerimizi dikebildiğimizi görmek, aşka da aynı cesaretle bakabilme gücü verir bize.
Ve Eylül yağmuru… O her damlasında “zamanıdır” der; “sonrası geç olabilir” der; “kaçmadan yakalayabilirsin aşkı” der sanki…
Hani “Yaz aşkları” denen şey var ya… Hani dedikodusunun yarattığı zevkin ilişkinin yarattığı heyecandan kat be kat yüksek olduğu buluşmalar… işte o “Yaz aşklarının izlerini bir güzel yıkayıp siler eylül yağmuru…
Sonra ilk serinlikler… Eylül ürperişleri…
Asıl olan şudur ki, Eylül dünyaya, hayatımıza, çevremize bakmanın mevsimidir. Anlamanın, kavramanın, “bir ben vardır bende, benden içeri” diyebilmenin mevsimidir. Özlemi içimizden bir türlü çekip gitmemiş sevgilileri Eylül’de çağırmamız bundandır belki de…
“Hayal bu” deyip durduğumuz nice tutkunun gerçek olduğuna Eylül’de inanmaya başlamamız belki bundandır.
Şarkıdaki gibidir; “Eylül’de gel” diye çağırınca gelinir.
Ya da inanırız buna…
Eylül aşkın olduğu kadar, inanmanın da mevsimidir çünkü…







