
Haftanın Sorusu
Ekim 31, 2006
Su siralar bagimlisi
oldugunuz sey?


Hiç baba olmamışların da bir günü olmalı; senede değilse bile, ömürlerinde bir günü.
Hiç anne olmamışların, hiç sevgili olmamışların, hiç çocuk olmadan büyümüşlerin de bir günü olmalı hayatlarında.
Öyle hatırlatır gibi değil, imalardan, yanlış anlamalardan, başa kakmalardan uzak bir gün… Bir tür özlem giderme, bir tür “şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler” şeklinde…
Etrafı bayram ederken bayram edemeyenlerin, bayram nedir tatmamış olanların da bayramı olmalı. Bir gün değilse bile, ömürde bir saat… Kolonya dökmeli, yorgun ellerine. Şeker tutmalı, ağız tadıyla yiyecekleri. Sohbet etmeli havadan ve sudan. Hatrını sormalı içten ve “iyi değilim” cevabına dair bir şeyler yapmayı baştan kabullenerek.
Hiç başı okşanmamışların, hiç güzel söz duymamış olanların, bir tane kır çiçeği bile olsa hediye alınmamışların da bir günü olmalı; en azından bir günü.
Başlarını okşamak, güzel sözler etmek, çiçekler vermek; belki umuda, duaya, tevekküle dair sözler etmek ve nihayetinde görevini yapmış olmanın rahatlığıyla değil, gözü arkada kalarak ayrılmak…
Belki sadece selam verip, sokakta ayaküstü hayattan, sıradan konulardan, incir çekirdeğini doldurmayacağı sanılan mevzulardan konuşurken, araya bir parça umut, bir parça inanç, bir parça teselli bırakmak.
Hiç sevilmemişlerin, hiç özlenmemişlerin, hiç aranıp sorulmamışların, hiç uğruna gözyaşı dökülmemiş, telefon numarası kaydedilmemiş, evinin adresi hafızaya nakşedilmemişlerin de; seveni, özleyeni, arayıp soranı, gözyaşı dökeni, telefon ve adres defteri olma günleri olmalı.
O gün, hiçbir tv kanalında, hiçbir radyo istasyonunda, hiçbir gazete köşesinde, hiçbir bilboardda, hiçbir reklam kuşağında işlenmese de; biz bilmeli ve yaşamalıyız.
Eğer o gün bugünse ve siz de onlardan biriyseniz, “Hiç…” gününüz kutlu olsun.
Murat Çetin


Don’t know much about history
Don’t know much biology
Don’t know much about a science book
Don’t know much about the French I took
But I do know that I love you
And I know that if you love me too
What a wonderful world this would be
Don’t know much about geography
Don’t know much trigonometry
Don’t know much about algebra
Don’t know what a slide rule is for.
But I do know that one and one is two,
And if this one could be with you,
What a wonderful world this would be.
Now i don’t claim to be an “A” student,
But I’m trying to be.
So maybe by being an “A” student baby
I can win your love for me.
Don’t know much about history
Don’t know much biology
Don’t know much about a science book
Don’t know much about the French I took.
But I do know that I love you,
And I know that if you love me too,
What a wonderful world this would be.
But I do know that I love you,
And I know that if you love me too,
What a wonderful world this would be.
Sam Cooke


Bütün mesele hazır olmakta.
Serçenin ölmesinde bile bir bildiği vardır kaderin.
Şimdi olacaksa bir şey yarına kalmaz, yarına kalacaksa bugün olmaz.
Bütün mesele hazır olmakta.
Madem hiçbir insan bırakıp gideceği şeyin gerçekten sahibi olmamış, erken bırakmış ne çıkar, ne olacaksa olsun.
William Shakespeare - Hamlet


Tanrı bize iki yuvarlak organ verdi, biri oturmak diğeri düşünmek için. Başarınız hangisini daha fazla kullanacağınıza bağlıdır.
Ann Landers


Konuşmasından anlaşılır insan. Güzel konuşmasından…
Kalpten kalbe yol vardır derler. Bunu biraz daha değiştirerek söylersek:
Dilden kalbe yol vardır.
Gönlü yumuşak insanların konuşmaları da yumuşak ve ılımlıdır. Onlar asla kalp kırmaz. Çünkü bir mihenk vardır gönülde; sözünü önce ölçer biçer sonra muhatabına sunar.
Katı kalpli insanlar ise, bu mihengi yitirmiştir. Gönül kayalıklarında paramparça olmuştur mihenkleri. Nereye vuracak ve sözünü tartacak? O altın ile bakırı birbirinden ayıramaz artık. Olur olmaz yerde kelâm eder, ya baş kırar, ya da göz çıkarır.
Ilık meltemler gibi soluklar gerek bize. Gönüllere ulaştığında, bahar çiçekleri açtıran. En sert yürekleri dahi yumuşatan, yoğuran, şekillendiren…
“Tatlı söz yılanı deliğinden çıkarır.” denmiş, derler. Ne kadar doğru. En öfkeli olduğumuz anlarda bile yüreğimizdeki karanlığı gündüz aydınlığına çevirir güzel bir söz.
“Söz ola kese savaşı
Söz ola kestire başı
Söz ola ahulu aşı,
Yağ ile bal ede bir söz.”
diyor Yunus.
Elbette öyledir. En karamsar ve kaos yüklü anları bile cennet iklimine çevirir, alımlı ve iç açıcı bir söz. Bu sebepten, güzel ve nazik konuşan insanların pek düşmanları olmaz çevrelerinde. Bilmeden bir gönül kırarlarsa, hemen tamir ediverirler bir kaç kelimeyle. Mayalarında yalan olmadığı için, inandırıcı bulur çevreleri böyle kişileri.
Zaten yalana ihtiyaçları da yoktur, böyle gönül ve söz ustalarının. Bazen bilmeden açtıkları yaralar olur elbet gönüllerde. Ama bu bilmeden olur çoğu kez. Lâkin o yarayı dudaklarından akan bal gibi kelimelerle, sihirli cümlelerle bir anda iyileştirirler. Asla başka bir zamana bırakmazlar açtıkları yaraları, oluşturdukları çizikleri. Anında pansuman eder ve tedaviye geçerler.
Acı konuşan insan böyle mi? Dil yayından karşıdakine fırlattıkları kırıcı söz oku, paramparça eder muhatabın yüreğini. Onlar dönüp bakmazlar bile. Hani yolda arabayla bir hayvanı veya insanı ezen acımasız şoförler vardır; arkalarına bile bakmadan kaçıp giden… Aynen öyledir bu zalimler de… Kırdıkları kalbin çırpınışları ve yanaklardan sızan damlaları görmezlikten gelip, dönüp giderler. Öylelerini akrebe benzetebiliriz.
Sokmaktan zevk alan acımasız akreplere… Dillerini de, zehirli iğnelere…
Arkadaş! İnancın yumuşak ikliminde bir meltem yumuşaklığına çevir sözlerini.
Yüreği kırgın olanların doktoru ol, masum gönüllerin cellâdı değil! Yaralı gönüllere Hızır gibi yetiş. Onların kırgınlıklarını gider. Yaralarına söz merheminden sür. Gönlünden akıp gelen ve kelimelerle harmanlanıp, dövülüp şekillenen manevî iksirinle onları iyileştir.
Bak bu hususta Hz. Ömer ne diyor: “Ey Kâbe seni bin sefer yıksam yine yapabilirim. Ama kırık bir kalbi asla!” İşte bu derece zor durumda olan bir kırık kalp eğer onarılırsa sen artık Halk’ın sevgili kullarından olduğuna inanabilirsin. Çünkü bir hadis-i şerifte şöyle diyor, Nebiler Nebisi:
“Gerçek mümin, elinden ve dilinden başkalarının zarar görmediği kişidir.”
Bir gün sahabiler, Nebiler Nebisi’nin yanına varıp, ihtiyar bir kadını övüyorlar.
“Şöyle ibadet ediyor, böyle namaz ve oruç tutuyor.”
Peygamber Efendimiz: “Çevresine davranışları nasıl o kadının?” diye sorunca, sahibiler: “Çevresine hep kötü davranıyor, Ya Resulullah. Konuşmasıyla kalp kırıyor.” diyor.
Bunun üzerine Resûlü Ekrem: “Söyleyin o kadına, cehennemde yerini hazırlasın.” diyor.
İşte dost! Tatlı dil ve acı dil arasındaki fark, cennet ile cehennem arasındaki fark gibidir.
Sen diline ister gül koy, istersen bal ve gönüllere cennet asa bir iklim ör.
İstersen kor koy, başkalarını alev alev yak.
Tercih senin..


Ülkemizde yayımlanan eski harfli Türkçe kitapların tamamının isimlerinin yer aldığı bir katoloğumuz henüz yapılabilmiş değil. Yine de yukarıda kapak resmini gördüğümüz Don Kişot kitabını, Türkçe’de yayımlanan tespit edilebilmiş ilk eser olarak kabul edebiliriz. Bu kitap dışında küçük hacimli ve az sayfalı özetler de bulmak mümkün olabilir.
Don Kişot kitabının basıldığı tarih ise 1910. İki cilt yayını planlanan kitabın baskısını ve dağıtımını ise, Darüşşafaka Kitaphanesi Sahibi Hüseyin Hüsni Bey gerçekleştirmiş.
Not: Resim Lütfi Bayer Koleksiyonundan alınmıştır.
Serdar Akgün


Romanya`da yaşayan Tarih Profesörü Mustafa Mehmet, 1957 yılında ünlü şair Nazım Hikmet`le ilgili ilginç bir anısını anlatarak bir hatırayı gün yüzüne çıkardı.
1957′de Nazım Hikmet Romanya’nın davetlisi olarak Bükreş e gelmişti. İsteği üzerine Bilimler Akademisinden beni buldular. Nazım Hikmet’in kaldığı otele gittim. Açık olan radyosundan Türkiye’yi dinliyordu. Sohbet sırasında saatine bakarak bana bu gece Kadir Gecesi’ dedi ve benden kendisini Türklerin bir araya geldikleri camiye götürmemi istedi. Ben o gecenin Kadir Gecesi olduğunun bile farkında değildim. Bir an tereddüt ettim ama Nazım’ın ricası Romanya’da bir emirdi. Rus eşi Vera, ben ve Nazım taksiyle caminin bulunduğu semte yöneldik. Arabayı rica ve minnetle caminin bulunduğu parka sokabildik. Biz camiye girdiğimizde Türkler mevlit okuyorlardı. Nazım mevlidi dinlerken coştu ve cemaate hitaben bir konuşma yaptı. Konuşmasında: ‘Ben komünistim ama sizin burada bir araya gelmeniz beni çok duygulandırdı’ dedi. O sıralarda kalp yetmezliğinden muzdarip olduğundan ben heyecanlanmasından dolayı bayağı endişelendim. Gerçekten de endişelerim yerindeydi. Kaldıkları otele dönerlerken ünlü şairin rahatsızlandığını da belirten Prof. Mehmet, `Kaldığımız otele giderken yol üzerinde bir köprü vardı. Burayı geçerken bana `kardeşim ben ölüyorum` dedi. Acilen otele gittik. Koskoca Nazım Hikmet`i kanapeye yatırdık. Meğer kalp spazmı geçirmiş. Eşinin verdiği ilaçla kendine geldi` diye anlattı.


I’ve been down and
I’m wondering why
These little black clouds
Keep walking around
With me
With me
It wastes time
And I’d rather be high
Think I’ll walk me outside
And buy a rainbow smile
But be free
All free
So maybe tomorrow
I’ll find my way home
So maybe tomorrow
I’ll find my way home
I look around at a beautiful life
Been the upperside of down
Been the inside of out
But we breathe
We breathe
I wanna breeze and an open mind
I wanna swim in the ocean
Wanna take my time for me
All me
So maybe tomorrow
I’ll find my way home
So maybe tomorrow
I’ll find my way home
So maybe tomorrow
I’ll find my way home
So maybe tomorrow
I’ll find my way home
So maybe tomorrow
I’ll find my way home
So maybe tomorrow
I’ll find my way home
Stereophonics


Muhafazakârlıkla devrimciliği bir kazanda kaynatabilecek tek olgu “demokratlık” tır. İktidardakiler, dini rehber edinerek muhafazakâr demokrat olunabileceğini kimseyi kandıramadıkları gibi, anamuhafettekiler de ülkenin tümünü kavramaya değil de muhalefette kalmaya fit oldukları için devrimci mirası yiyip tüketmekten ileri gidememişlerdir. Bugün Meclis çoğunluğunun % 95′ini oluşturan iktidarla anamuhalefet partisinin her ikisi de “demokratlık cesaretini, olgunluğunu, özveri ve uzak görüşlülüğünü” gösteremedikleri için, her ikisinde de tahterevallinin diğer ucu yere çakılmıştır. O yüzden ben diyorum ki, muhafazakârlıkla devrimciliği bir arada tutabilecek yegâne güç demokratlıktır. Demokratlık çimentosu da uçlara saplanıp kalmadığı gibi, uçları da kavrayıp kapsayacak kadar güçlü bir olgudur. Elbette ki demokratlık bedel ister ve her babayiğidin kârı değildir.
Bu ülkenin Kürtler için siyaset yapan Türklere, Aleviler için siyaset yapan Sünnilere, dindarlar için siyaset yapan ateistlere, yoksullar için siyaset yapan zenginlere ihtiyacı vardır. Çünkü bu ülkenin Türkleri Kürtlerine, Sünnileri Alevilerine, laikleri dindarlarına, zenginleride yoksullarına borçludur. Ayrıca kimse unutmasın ki Türkiye’nin Sünnisi Suudi Sünnisi’ne, Alevisi İran Şiisi’ne, Kürt’ü Irak Kürt’üne benzemez.
Binlerce yıldan beri bir kazanda kaynayan her türden renk Anadolu’yu oluşturur ve bize lazım olan da eşitlik, özgürlük ve adalettir. Dünya coğrafyasındaki yerimizi yüzyıllardan beri “Avrupa” olarak belirlemişiz. Avrupa Birliği fikriyatı, bedelini çoktan ödediğimiz bir özgürlük projesidir. O projeyi yürütmek, akıl ile ikrarı rehber edinmek, bu ülkenin onurunu da çıkarını da savunan birileri önümüze düşecekse biz de peşine takılmaya hazırız.
Dr. Yaşar Yılmaz


Acaba kadınların kafası gerçekten erkeklerinden farklı mı çalışıyor? Kadınların özellikle bilimsel konuları kavrama ve değerlendirme yeteneğinin erkeklere göre zayıf olduğu bir gerçek mi? Hatta biraz daha ileri gidip, edebiyatta ve insani bilimlerde de kadının erkeklerle boy ölçüşemeyeceği söylenebilir mi?
Altı dalda verilen Nobel Ödüllerini’ni alanların tümü erkekti geçen yıl. Peki, kadınların Nobel’den uzak tutulması son yıllara özgü bir olay mı?
Hayır değil. 1901 yılından beri verilmekte olan Nobel Ödülleri’nin cinsler arasındaki dağılımına baktığımızda, inanılması zor bir tablo çıkıyor karşımıza. Bu yıla kadar Nobel Ödülü’nü kazananların 731’i erkek ve yalnızca 32’si kadın. 18 ödül de çeşitli kuruluşlara verilmiş. Nobel Ödülü’ne layık görülen erkeklerin sayısı kadınların 22 katı.
Bugüne dek 2 kadın Fizik Ödülü, 3 kadın Kimya Ödülü, 6 kadın Fizyoloji – Tıp Ödülü, 10 kadın Edebiyat Ödülü, 12 kadın Barış Ödülü alabilmiş İsveç’teki Akademi’den. Ekonomi Ödülü alan kadın yok. 1950 öncesinde Nobel Ödülü alabilen kadınların sayısı 12. Son yarım yüzyılda da yalnızca 21 kadın alabilmiş Nobel’i.
Nasıl açıklamak gerekiyor? Kadın - erkek eşitlğini sağlamış olmakla övünen, İslam dünyasını bu nedenle geri bulan Batı’nın çifte standart uygulama alışkanlığının yeni bir örneği mi bu yoksa erkeklerle kadınlar arasında bir yetenek farkı mı var gerçekten? Kadınların aklı fiziğe, kimyaya, fizyolojiye ermiyor mu? Edebiyatta da erkekler mi daha yetenekli?
Osman Ulagay