Archive for 09 Oct 2006

h1

Televizyonu Kontrol Altına Almanın Yolları

Ekim 9, 2006

tv kontrol

Araştırmalara göre, sekiz yaşın altındaki çocuklar televizyonun etkisi nedeniyle gerçek ile kurguyu birbirinden ayıramıyorlar. Ve her gün televizyon karşısında kendilerince “gerçek şiddet”i, “gerçek cinselliği” seyredip öğreniyorlar. Kuşkusuz, bu etkiler televizyonun tamamen kötü olduğu, kökünün kazınması gerektiği anlamına gelmiyor. Buradaki sorun, televizyonun ölçüsüz izlenmesidir. Çözüm de doğru bir ölçü belirleyip hayata geçirebilmektir. Ölçüsüzce tükettiğimiz ve acımasızca tükendiğimiz televizyon karşısında, hiç olmazsa çocuklarımız adına, neler yapabiliriz?

1. Öncelikle televizyon konusunda çocuğu doğrudan karşınıza almayın. Televizyonun çocuğun dünyasında çok cezbedici bir eğlence olduğu gerçeğini görün ve kabul edin. Özellikle yasaklamanız bu cazibeyi daha da arttıracaktır, unutmayın.

2. Kendinize bir bakın. Televizyon sizin dünyanızda nerede? Büyük ihtimalle televizyon evinizin en çok kullanılan odasındadır. Eğer bu tahmin doğruysa, televizyonunuz yine büyük bir ihtimalle odanın en merkezî yerinde olmalı! Bütün koltukların yüzünün döndüğü yönde! Sizin için bu kadar önemli ve merkezî bir konumda olan televizyonu çocuğunuzun bir kenara atmasını beklemek çok da gerçekçi olmasa gerek. Unutmayın ki, çocuğunuz sizin televizyona atfettiğiniz önemi de algılar. Evin en merkezî odasının en hâkim konumundaki televizyonun çocuğunuza söylediği şey şudur: Televizyon vazgeçilmezdir! O halde televizyonu, hayatınızın kenarına bir yere çekmeye ne dersiniz?

3. Siz televizyonu merkezî konumundan edebilirseniz, şimdi çocuğunuza televizyon seyretme konusunda bir ölçü teklif edebilir konuma gelmişsiniz, demektir. Bu noktada çocuğunuza bir “televizyon bütçesi” yapmasını önerin; günde kaç saat, haftada kaç gün televizyon seyredebileceği konusunda ortak bir anlaşma yapın -tabii, seyrettiklerinin içeriğini onaylamak kaydıyla.

4. Televizyon kapatmayı öğretin. Televizyonu neden kapattığınızı, neden her programı seyretmediğinizi ve seyretmesini istemediğinizi açıklayın. Gerekirse tartışın. Çocukları baştan kendi yanınıza alın. Bu konuda belirleyici ve zorlayıcı olmak yerine, liderlik rolünü üstlenin.

5. Çocuğunuz yatak odasına televizyon koymayın, koymuşsanız da alın. Böylesi “özel seyretme alanları” televizyon ya da video oyunu seyretme ihtimalini iki kat arttırır. Televizyonu ev için gizli olarak seyredilebilecek bir yerde değil, ancak ortak seyredilebilecek ama merkezî olmayan bir mekânda tutun.

6. Çocuklara ödül ya da ayrıcalık olarak televizyon seyretmeyi vaat etmeyin. Daha ilginç ödüller bulabilirsiniz. En iyi ödül, ona yakınlık göstermeniz ya da onunla birlikte geçirebileceğiniz bir meşguliyet önermenizdir.

7. Çocuklarınıza televizyon seyretme zamanı kazandıracak fırsatlar da tanıyabilirsiniz. Kendilerinin bir seçimde bulunmalarını sağlayarak, ödevini erken ve doğru bitirmesi halinde artan vaktini televizyona ayırabileceğini söyleyebilirsiniz. Böylece kendisine bir seçim imkânı sağlamış; yasaklamayı hissettirmemiş olursunuz.

8. Televizyon seyretmekten vazgeçtiği zaman ya da televizyon seyretmek yerine daha yapıcı bir işe yöneldiği zaman, onlara iltifatta bulunun. Çocuğunuzu televizyondan uzaklaştırmanın yolu, her zaman yapılageldiği gibi televizyon seyrederken otoriter uyarılarda bulunmak değil, televizyon seyretmediği zamanlar iltifatlarda bulunarak ödüllendirmektir. “Televizyonu kapatıp ödevine başlaman beni çok mutlu etti!” gibi bir cümle, “Ödevini yapmadığın halde niye televizyon seyrediyorsun!” gibi cümlelerden daha yapıcı ve etkileyicidir.

9. Daha iyi bir rol modeli olun. Anne baba olarak televizyon seyretmek yerine, okumak, bir hobi ile uğraşmak veya kendi aranızda sohbet etmek gibi aktiviteler yapın.

10. Çocuğunuzla birlikte televizyon seyredin. Bu sayede neyi seyredeceklerine karar verirsiniz. Ayrıca, reklamlar gibi çocuğu tüketime yöneltici yayınların içeriğini de beraberce tartışabilirsiniz. Onların şiddet ya da cinsellik gibi yayınların etkilerine doğrudan maruz kalmasını beklemek yerine, önceden hareket ederek, mesela bir tabancayla vurulmanın ne demek olduğunu, vurulan insanın ailesinin neler hissedebileceğini anlatabilirsiniz. Onları ölçülü olarak olan bitenle yüzleştirebilir ve böylece bir tür bağışıklık sağlayabilirsiniz.

11. Eğitim programlarını tercih edin. Televizyonların “prime-time” dedikleri saatler eğlenceye ayrılmıştır. Kendinize ve çocuğunuza prime-time’ın dışında özel seyir saatleri oluşturun, böylece hem daha kaliteli programlar seyretmiş olursunuz hem de daha az reklam iletisine maruz kalırsınız.

12. Çocuklarınızı komşu çocukları ile, okul arkadaşları ya da arkadaşlarınızın çocukları ile sık sık bir araya getirin. Komşuluğun yozlaştığı, dostluğun köreldiği bir zamanda onlara komşuluk, dostluk ve arkadaşlık adına güzel şeyler yapabileceklerini hissettirin. Onla televizyon dışında gözle görülür, elle tutulur başka eğlence türlerinin de olduğunu hatırlatın.

13. Çocuğunuzun televizyon programcısı siz olun. Onunla çok sevdiği bir programın benzerini yapmaya çalışın. Sunuculuk yapın ya da çocuğunuzun sunucu olmasına izin verin. Evdekilerden kendinize seyirci bulun. Bunun belki daha sahici, belki daha başarılı ve kesinlikle reklamsız program olduğu görüp sevebilir. Bunu yaparken televizyona rakip değil, alternatif olmayı deneyin.

14. Televizyonu bir “çocuk bakıcısı” gibi kullanmayın. Yapabileceğiniz en kötü şey budur. Ayak altından uzak olsun, sesi çıkmasın, ağlamasın diye çocuğunuzu televizyonun karşısına koymayın. Çocuğunuzun televizyon seyretme davranışının da sorumlusu sizsiniz. Bununla birlikte, zaman zaman bazı rutin meşguliyetlerinizi çocuğun televizyon seyretme saatlerine denk getirebilirsiniz.

h1

Yaşlı Adam, Çocuk ve Misketler

Ekim 9, 2006

çocuk ve misketler

Yaşlı adam, bir hazır giyim mağazasına ait vitrine uzun uzun baktıktan sonra, ilerideki yeşillikte oynayan çocukların en zayıfına dönerek:

- Küçüüük!… diye seslendi. Bana biraz yardımcı olur musun?

Çocuk, hafta sonlarında yaptıkları misket oyununu ilk defa kazanmış olmasına rağmen arkadaşlarını bırakıp geldi. 7–8 yaşlarındaydı ve üzerindeki elbiseler, “tek kelimeyle” dökülüyordu.

Yaşlı adam, çocuğun saçlarını okşadıktan sonra:

- Vitrindeki elbiseyi giymeni istemiştim, dedi. Bakalım üzerine uyacak mı?
Çocuk, bu teklifi ilk önce şaka sandı. Ama adam son derece ciddiydi. Onunla birlikte mağazaya girerken, ilk önce rüyada olup olmadığını, daha sonra da şimdiye kadar yeni bir elbise giyip giymediğini düşündü.

Genellikle ailedeki büyük çocuğa alınan veya komşular tarafından verilen giyecekler, elbiselerin ona dar gelmesiyle birlikte ortanca kardeşe kalır, birkaç sene sonra da dizleri aşınmış veya delinmiş vaziyette kendisine yamanırdı. Ama “her zaman hasta” dedikleri babasının ne kadar zor para kazandığını bildiğinden, bu işe bir kere bile itiraz etmemişti. şimdi ise, ilk defa yeni bir elbisesi olacaktı. Üstelik de bayrama üç gün kala…

Çocuk, yaşlı adamın gösterdiği elbiseleri giydiğinde, büyümüş olduğunu ilk defa fark etti. Çizgili kadifeden yapılmış pantolon, bacaklarının ne kadar uzun olduğunu ortaya koyarken, yeni ceketi de omuzlarını iyice geniş göstermişti. Fakat hepsinin üzerine giydiği kaban bir başkaydı ve artık üşümeyecekti. Çocuk, biraz önce kazandığı misketleri onun cebine bıraktığında, iyice keyiflendi. İrili ufaklı misketler, gayet derin olan ceplerin bir köşesinde kalmıştı.  Demek ki her bir cep, en az elli misket alabilirdi.

Yaşlı adam, çocuğu sağa sola döndürdükten sonra, elbiselerin paketlenmesini istedi. Ve iş tamamlandığında, tezgâhtara dönerek:

- Elbiseleri torunuma alıyorum, dedi. Kendisine sürpriz yapacağım için, onları bu çocuğun üzerinde denedim. İkisinin de boyu falan aynı da…

Çocuk, bir anda beyninden vurulmuşa döndü ve ne diyeceğini bilemedi. Ama artık büyüdüğüne göre, bir şey belli etmemeliydi. Aynaya son bir defa baktıktan sonra, üzerindekileri yavaşça çıkartarak bir kenara fırlattığı eskileri giydi.

Adam, elbiselerin torununa uyacağından emindi. Yaptığı hizmet için çocuğa bir çiklet parası vermek istediğinde, onu yanında göremedi. Haylaz velet, belli ki bu işten sıkılmıştı.

Çocuk, arkadaşlarının yanına döndüğünde, bir kenara çekilerek onları seyretmeye koyuldu. Ve bütün ısrarlara rağmen oyuna katılmadı.

Arkadaşları :

- Niçin oynamıyorsun? diye sordular. En güzel misketleri sen kazanmıştın.

- Çocuk, inci gibi yaşlar süzülen gözlerini arkadaşlarından kaçırmaya çalışırken:

- Misketlerim, bu elbiselere yakışmayacak kadar güzeldi, dedi. Bu yüzden onları, bayramlık kabanımın cebine sakladım.

h1

Dil Meseleleri

Ekim 9, 2006

dil meseleleri

Annem kaplıcada. Teyzemle birlikteler. Keyifleri o kadar yerinde ki annem, ‘Burada bir evim olsa belki birkaç yıl daha uzun yaşarım.’ diyor. Mecbur kalmadıkça annemle telefonda Türkçe konuşmam. Çünkü kendini anlatmakta zorlandığını bilirim. Ama bugün olduğu gibi mecbur kaldığımız zamanlar olur.

Bugün kaplıcanın olduğu dağ köyünde ona ulaşabileceğim tek cep telefonunun yardımsever bir Türk tanıdığına ait olmasıydı neden. Başka zaman başka nedenlerimiz olur. Mesela ben resmî bir ortamdaysam ve annem de kulakları yeterince işitemediğinden değil ama telefon teknolojisini yabancıladığı için kulağına küçük gelen telefonu duymakta güçlük çekiyorsa onunla yüksek sesle konuşmak zorunda kalırım. Eğer yüksek sesle konuşmam gerekirse bu konuşma Türkçe olmalı derim, Kürtçe değil. Çünkü Kürtçe konuşursam çevredekilerin duyduğu ses yabancı oldukları, kaba buldukları bir dağ dili olacak.

O durumlarda ben telefonun bu yanında Türkçe konuşurken, annem karşıdan Kürtçe cevap verir. Yanımda kimlerin olduğunu pek sorduğu olmaz; ama Türkçe konuşmamdan yanımda Türk arkadaşlarım olduğunu bilir ve bildiği en iyi Türkçeyle, ‘Arkadaşlarına selam söyle’ der. Annemin selamının üzerimde kaldığı çok olmuştur. Dalgınlıktan, ya da onunla konuşmamın bende yarattığı ıssız yeryüzü algısından kurtulamadığım için belki.

Benim annem…

Anne işte. Kulaklarımda yankılanan, ‘Bejan, Bejan’ sesi çocukluktan bu güne değişmedi. Hâlâ bugün çağırdığını duyarım aynı sesle. Çünkü annem, anneler nasıl çağırıyorsa öyle çağırırdı beni. Benim annem Kürt’tür; ama o kadar çok Türk dostu vardır ki… Maraş Ulu Camii esnafından annemin hatırını sormadan geçen bakırcı, sandıkçı yoktur. Baharatçılarda geçirdiği saatler, çarşının loş ışığı… Evimizde anneme yardım etmek için çalışan gündelikçiler, pamuk tarlalarında mevsimlik iş için gelenlerin kalabalığı, şoförler, tarlaları sulamakla görevli sakalar hepsi, hepsi Türk’tür ve hepsi annemin arkadaşıdır. Üstelik annem Türkçe konusunda yıllarca aynı evde birlikte yaşadığı babaanneme göre şanslı sayılır. Babaannem Türkçe cümle kuramazdı. En uzun cümlesi 3 kelimeden oluşurdu. Tıpkı Cin Ali kitaplarındaki gibi derdim çocukken. Şoförümüze seslenirken, ‘Ali su getiri’ derdi mesela. ‘Ali suyu getir’ demek isterken. Eklerle arası hiç iyi değildi babaannemin. Fiilleri kök halinde kullanırdı. Ve kısa Türkçe cümlelerini bugün dahi nedenini çözemediğim bir ‘i’ ile bitirirdi. Babaannemin Türk tanıdıklarıyla dostluğu toplam bildiği o birkaç kelimeyle kurulmuştu. Ve sanılmasın ki, o tanışıklıklarda babaannem açısından eksik kalan, yaşanmayan bir yan vardı. Namaz kılmayı bilmeyen babaannem, namaz kılacak Türk misafirine sandığındaki en güzel kumaşı seccade niyetine seçerken bildiği o birkaç kelimeyle en güzel ev sahipliğini yapardı. Büyüdüğümüz evde hiç değişmeyen bu geleneğin, bir misafiri memnun etmenin telaşı, annemle devam etti. Ve şunu çok iyi biliyor annem; o artık olmadığında da aynı gelenek devam edecek. Çünkü hepimizi o yetiştirdi.

Farklı dil diyalogları…

Annem bugün benimle kaldığı dağ köyünde tanıdığı Türk ahbabının telefonundan hiç alışık olmadığım bir biçimde Türkçe konuştu. Bir an tereddüt ettikten sonra şunu fark ettim. Annem adı bir zamanlar Zeytun olan dağ köyünde yerleşik olan Türk köylülerinin hassasiyetlerini gözeterek Türkçe konuşuyordu. Peki ben İstanbul’daki evimde, kahvemi içerken telefonun o yanında olan anneme neden Türkçe cevap veriyordum? Onunla her zamanki gibi Kürtçe konuşmamam için bir sebep yoktu. Yalnızdım. Biraz düşündükten sonra yakalar ya insan duygularını. Daha doğrusu tarifi iner duyguların. Sanırım annemin zar zor, peş peşe dizdiği kırık cümlelerine buradan destek vermek istedim. Hani olur ya benim Kürtçe konuşmam onu şaşırtır, araya Kürtçe bir kelime, bir cümle sıkıştırırsa diye.

Oysa annem hiç kendini saklayacak bir kadın değildir. Neyse odur. Kalbi gibidir. Annedir. Ama o dağ köylerinin tarihinde kayıtlı duran çatışmaların, Ermeni-Türk hikâyelerinin bıraktığı duygu demek ki kuşaktan kuşağa aktarılırken bugün dahi beni burada, İstanbul’da tüm ağırlığıyla yakalıyor, duygusuna ortak ediyor. Annem şimdi adını bilmediğim Türk ahbabıyla çay içip Türkçe sohbet ediyor. Orada olmaktan o kadar mutlu ki bir ev satın almak istediğini söylüyor. Anneme o dağ köyündeki kaplıcadan bir ev alınacak. Ve annemin kendi telefonu da olacak. Ama ona ulaşabileceğimiz yer belirleyecek konuşma dilimizi. Annem yalnızsa Kürtçe, Türk dostlarıyla beraberse Türkçe konuşacağız. Bu böyle sürüp gidecek ihtimal.

Çocukluğunun geçtiği topraklara dönen Maraşlı Türk bir şairle onun çocukluk arkadaşının konuşmasını izlemiştim televizyonda. Arkadaşı artık geride kalan eski günlerin güzelliğinden söz ederken, ‘Eskiden böyle miydi, işte şuradan şu dağın böğründen Kürt aşiretleri geçerdi, kadınlar, kızlar, çocuk cıvıltıları, atlar, öyle bir neşe yayılırdı ki ovaya yüreğimiz aydınlanırdı.’ diyordu sesi titreyerek. Maraşlı Kürt aşiretleri ve Türkler yüzyıl başından bir katliam mirası devraldılar ve üzerine bir katliam yaşadılar. Ama inşa etmediler o katliamı. Şimdi o kötülükten kalan duyguların sakındığı, öne çıkardığı hassasiyetle birbirleriyle ilişki kurarken, bazı yanlarını geride tutuyorlar. Ama kalplerde bir konuşma devam ediyor. Benim telefonunu çaldırdığım ve adını bilmediğim dağ köylüsünün annemle sohbetinde eksik olan tek yan annemin Kürtçesi. O adam Kürtçe bilseydi, annemin ne kadar güzel hikâyeler anlattığını görürdü. Annem o adamın karşısında eksik. Kibar, sevecen; ama hikâyesi olmayan bir kadın. Çünkü hikâyesi kendi dilinde annemin. Başka bir dilde istese de aynı hikâyeyi kuramaz. Benim adımı söyleyişinde bile bir Kürtlük var annemin, çocuklarını Türkçe çağıramaz. Ve eminim annem Türkçeyi daha iyi bilseydi o adamın kalbinin derinine, ışığına ulaşır o dağ köyünden ev almak için, ‘Hele bir bahar gelsin.’ demezdi.

Bejan Matur

h1

Dünyadaki İlk 500 İçinde Türk Ünivesitesi Yok

Ekim 9, 2006

üniversite

İngiltere’de uluslararası eğitim ve kariyer konularında kılavuzluk yapan araştırma kuruluşlarından The Times Higher Education Supplement’in (THES) yaptığı araştırma, Çin’de Shangai Jia Tong Üniversitesi’nin yaptığı aynı araştırmadan farklı çıkmadı. DÜnyadaki 3 bin 700 akademik aktivite, dünya çapında ünlü 30 üniversitenin en iyi araştırma laboratuvarlarında çalışan tecrübeli elemanlarla görüşme, 736 iş kurumu ile yapılan görüşme, uluslararası çalışmalar, uluslararası öğrenci oranının toplam öğrenciye göre durumu gibi kriterlerin değerlendirildiği araştırma sonunda dünyanın en iyi 500 üniversitesi belirlendi. Ancak Türk üniversiteleri başarısız bulundu ve sıralamaya alınmadı.

Çin Shangai Jia Tong Üniversitesi’nin yaptığı araştırmada en iyi 10 üniversite şöyle: Harvard, Cambridge, Stanford, California-Berkeley, MIT, California Teknoloji, Columbia, Princeton, Chicago ve Oxford.

THES’in yaptığı araştırmada ise sıralama şöyle: Harvard, Cambridge, Oxford, MIT, Yale, Stanford, California Teknoloji, California-Berkeley, Imperial College London, Princeton.

h1

ABD Başbakanı İle En Kısa Görüşme Yapan Türk Başbakanı Kim?

Ekim 9, 2006

görüşme

Bu sorunun cevabı 47 yıl önceki gazetelerin manşetlerinde saklı. Yıl 1959. Demokrat Parti (DP)’nin iktidar dönemi. Ülke büyük sıkıntılar içinde. Basın bu sıkıntıları yazıyor, hükümet zor durumda. Başbakan Adnan Menderes, yardım umuduyla Amerika’ya gidiyor. Programa göre Menderes, o dönemin ABD Başkanı Eisenhower tarafından kabul edilecek. Ancak o zamanın iletişim imkanları bugünkü kadar hızlı ve kolay değil. Amerika ile günde bir kez temas kurulabiliyor. Başbakan’ı Milliyet Gazetesi adına takip eden rahmetli Abdi İpekçi, o günkü temasları vermiş ve, “Başbakan, bu akşamüstü ABD başkanı tarafından kabul edilecek. Vakit Türkiye saati ile çok geç olacak. Benim sizi aramama imkan yok. Aman ajansları izleyelim ve mutlaka bekleyip haberi verelim.” demiş.

Başbakan Menderes, nihayet saat 18.00’de kabul ediliyor. İstanbul’da saatler 02.00’yi gösteriyor. Baskının en son limitinin de dışında. Milliyet’in Yazı İşleri Müdürü Hasan Yılmaer, beklemeye başlıyor. Saatler geçiyor, Amerika’dan haber yok. Nihayet ünlü Amerikan Associated Press (AP) teleksinde ziller çalıyor. “Flaş! Flaş! Flaş! Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Adnan Menderes, bugün Washington’da, Amerika Cumhurbaşkanı Dwight Eisenhower tarafından Beyaz Saray’da kabul edildi. Üç dakika süren kabul sırasında Türk Başbakanı’nın yanında Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu da bulunuyordu.” Haber bu kadardı.  Beklenen haber gelmişti; ancak haberde son derece önemli bir unsur vardı. Eisenhower, Türk Başbakanı’nı sadece üç dakikalığına kabul etmişti. Yılmaer, kuşkulanmış ve AP’nin Türkiye temsilciliğini arayarak ‘süre doğru mu’ diye sormuş. AP’nin sorumlusu olan Feridun Servan, “Evet doğru.” deyince haber girmiş.

Ertesi gün Ankara’da kıyamet kopmuş. Muhalefet üç dakikayı diline dolamış, skandalı yayma çabalarına girmiş. Hükümetin buradaki kanadı şaşkınlık içinde. Akşamüstü Amerika’dan telefon geliyor. Arayan Abdi İpekçi! ABD Dışişleri Bakanlığı yetkililerini devreye sokarak telefon bağlatan İpekçi, Hasan Yılmaer’e, “Hasan ne yaptın? Beni mahvettin!” diye soruyor. Yılmaer ise “Neden?” karşılığını veriyor. İyice gerilen İpekçi, “Üç dakika demişsiniz. Görüşme 30 dakikaydı!..” diyor.

Ankara’yı karıştıran haberin iç yüzü ilerleyen saatlerde anlaşılıyor. Meğerse Washington’daki AP’nin teleksçisi vahim bir hata yapmış; 30 yerine 3 dakika yazmış. Düzeltme yapılması da unutulmuş. Ama olan olmuş, ortalık karışmıştı bir kere. O gün hükümet AP’yi Türkiye’den kovmayı bile düşünmüş. AP’nin Amerika ve Türkiye yetkilileri, Başbakan Adnan Menderes’ten uzun bir özür dilemiş.

h1

Niye Bağırdın?

Ekim 9, 2006

niye bağırdın?