Archive for 13 Oct 2006

h1

Orhan Pamuk’a Açık Mektup* - barış, adalet ve hakikat adına - I

Ekim 13, 2006

orhan pamuk

Aşağıda okuyacağınız satırlar Orhan Pamuk’un sözde Ermeni soykırımını kabul eden sözlerinin ardından Alev Alatlı tarafından kaleme alınmıştır. Orhan Pamuk’un kazandığı nobel ödülünün sözde soykırımın gölgesinde kalmasından dolayı bu açık mektubu (4 bölümden oluşmaktadır) tekrar okumakta fayda var diye düşünüyorum.

****

I. Bölüm - Alev Alatlı

Emperyalist kurgu, tahrik ve kıyıma ilişkin hemen hiçbir şey söylemeyen Batılı aydınların, TC’nin kurulmasıyla sonuçlanan yakın tarihimizi değerlendirirken kullandıkları lânetleyici dilin, Balkanlar’da, Kırım’da ve Kafkasya’da katledilen ve göçe zorlanan milyonlarca Müslüman söz konusu olduğunda tarafsız bir dile dönüşüyor olmasına isyan ediyorum…

Barış, hakikat ve adalet adına…” ibaresi 1894-96 yıllarında Türkiye’de görev yapan İngiliz Topçu Yüzbaşı Charles Boswell Norman’a ihtiramın ifadesidir.

Ermeni “soykırımı” meselesinin günümüz kamuoyunda “kanlı Türk tarihinin muhtemel bir süreci” olarak algılandığını tahmin etmekteyim. Mektupta istatistiklere, münferit olaylara yer ayırmamamın nedeni bu haksız algılamadır. Birden fazla halkı ilzam eden facialara, münferit olaylara yer ayırmak demek “bizim” yaptığımız “soykırım” -her ne idiyse- haklı nedenlere dayanıyordu şeklinde bir tartışmaya girmek demek olurdu, oysa bu topraklarda yaşananlar haklı ya da haksız olma keyfiyetinin çok fevkindedir. Yok edilen insan ve mal varlığına kaba sayılar olarak bakıldığında esası itibarıyla Avrupalı ve açgözlü bir ideoloji ve uygulamanın bölge insanlarına reva gördüğü ile Osmanlı yöneticilerinin tutumları hiçbir şekilde kıyaslanamaz.

Bu mektubun muhatabı gibi ben de birtakım ölçütlere göre kaba saba, hatta belki olmasa da olur (1) bir ulusun sulbündenim. Bu nedenledir ki, ulusumun zaaf ve yetersizliklerini gözden kaçırmamaya var gücümle özen gösterdim. Ancak, emperyalist kurgu, tahrik ve kıyıma ilişkin hemen hiçbir şey söylemeyen Batılı aydınların ve onların (hiç kuşkusuz “liberal”) yerel Batılılaştırmacı müttefiklerinin, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla sonuçlanan yakın tarihimizi değerlendirirken kullandıkları lânetleyici dilin, Balkanlar’da, Kırım’da ve Kafkasya’da katledilen ve göçe zorlanan çoğunlukla Türk nesebinden milyonlarca Müslüman söz konusu olduğunda tarafsız bir dile dönüşüyor olmasına isyan ediyor, Türkiye Cumhuriyeti’nin bu topraklara sağ varmayı başarabilmiş sığınmacıların ahfadından oluştuğunu göz ardı etmenin alçaklık olduğunu düşünüyorum.

Avrupalı olmayan halkların özelliklerinden birisi de alternatif tarihlerini oluşturabilecek sivil belgelere, güncelere, edebiyata sahip olmamalarıdır. Oysa, 1910’larda Osmanlı İmparatorluğu’na ilişkin düşmanca tutumuyla ünlenen Ernest Renan’ın kelimeleriyle: “Bir devleti kurtaran kuvvet manevi bir uyanıştır. Bu milli ve romantik bir edebiyat demektir. Türkiye’de böyle bir edebiyat yoktur ve olamaz. Türk romantikleri hangi intikam duygularını çoğaltacaklardır? Türkiye’de öyle bir şey yoktur. Türk edebiyatı sükûnet ve tasvir edebiyatıdır.” (2) Türkler, Araplar, Kürtler ya da İranlılar, bölge halkları için geçerli olan bu olgunun sonucu, deneyimlerinin, uğradıkları haksızlıkların, trajedilerin, emel ve ideallerinin yaşanan gerçeklerle doğrudan bağlantısı olmayan, sorumluluğunu taşımayan kalemler tarafından takdim edilmesidir. Bu kalemler, Batı’nın Türkler ve Müslümanlara karşı yüzlerce yıllık önyargılarından kaynaklanan kültürel şablonlarından kurtulamazlarken, aynı kaynaklardan beslenen yerli aydınlarımızın bizi güçlükle katlanılabilen bir belâ konumuna indirgeme eğilimlerine büyük bir hevesle katkıda bulunmalarına içerliyor, teessüf ediyorum.

Yaşanan her trajedinin Batılı ideoloji ve uygulamaların sonucu olduğu şeklindeki yorumlar kadar, belirli bir tarih görüşüne uydurulamayan ya da istenen sonuca götürmeyen her eylemin barbarlık, ilkellik olarak nitelendirilmesinin bölge ve dünya barışına hizmet etmediğini savunuyor; ve nihayet, yine bir Avrupalı ideoloji doğrultusunda rakip olduğu düşünülen bir ırkı yeryüzünden silme girişimi olan “Genocide” uygulamasının Türklerin de üstesinden gelebilecekleri bir proje olduğu savını hayretle karşılıyor, bu çabanın Auswitz’de, Bersen’de can veren Yahudilere reva görülen dehşeti evcilleştirmeye yönelik olabileceğinden kuşkulanıyorum.

Bu mektubun Pamuk’un iddialarına ilişkin bir “uzman” görüşü olmadığı, meseleye nokta koyamayacağı açıktır. Ancak, Ermeni meselesinin çözümsüzlükten kurtulması için tarafların ve olaylara müdahil olan diğer halk ve devletlerin tutum ve eylemlerinin de ve açık yüreklilikle ortaya dökülmesi gerektiği de bir o kadar açıktır. Kendi adıma böylesi bir yüzleşme olmaksızın, atalarımı “soykırım” gibi rezil bir töhmet altında bırakan ithamları aşağılık tacizler olarak umursamamaya devam ederken, sahici bir tartışma sonucunda genelde kabul gören tarihin tashihine gönül huzuru ile razı olacağımı beyan ederim.

Alternatif tarih

Yaklaşık üç ay önce Başbakan Erdoğan, 173 yıldır kesintisiz hizmet veren Yedikule Surp Pırgiç Ermeni Hastanesi Müzesi’nin açılışını yaptı. Müzenin en kıymetli parçası Sultan İkinci Mahmut’un Ermeni hastanesinin açılmasına izin veren 1832’de tarihli fermanı ve tuğrasıydı. İkinci Mahmut, imparatorluğun bu en uzun yüzyılında Üçüncü Selim’in öldürülüşünü, 1809 Rus harbini, 1821’de Yunanistan’ın kopuşunu, 1826 Yeniçeri isyanını, 1826 büyük İstanbul yangınını, 1827’de elli yedi gemi, sekiz bin askerin kaybı ile sonuçlanan Navarin baskınını, 1828’de Tekirdağ’a inen Kazak atlılarını, 1830’da Fransızların Cezayir’i işgalini, 1832 Mısır ordusunun Konya’ya girişini yaşamış bir adam, paha biçilmez fermanını muhafaza eden, İstanbul Ermeni cemaatidir. Cemaatin ileri gelenlerinden Bedros Şirinoğlu’nun Başbakan’ın yanında durmuş fermana bakarkenki yüz ifadesi, dilinden düşürmediğini yakından bildiğim “Biz bu ülkenin çocuklarıyız” beyanı, tarihlerinin izini İsa’dan önce altıncı yüzyıla süren kadim bir halkın kör öfkeden, üstenci hümanizmadan, aklın kurgusundan arınmış engin dünya görüşünün hülâsası gibidir: “Genocide” gibi ekonomik ve siyasi çıkarların şekillendirdiği tarih yorumlarına sarılmayacak kadar deneyimli, dayatılan “konjonktürel resmi tarih”e karşı durabilecek kadar haysiyetli, kendi alternatif tarihlerine sahip çıkabilecek kadar güçlü ve onurlu insanların yaşanan gerçekliğe odaklanan, insanoğlunun fıtratındaki temel iyiliği ululayan, masumiyeti hor görmeyen, trajedilere takılıp kalmayan, coşkuyla, umutla, haysiyetle yoğrulmuş yaklaşımları.

Saroyanesque

Bu mektubun muhatabı bir yazar. William Saroyan (3) da öyle. Ermeni ulusunun yetiştirdiği uluslararası standartlarda en büyük yazar olan Saroyan’ın iki düzine dile çevrilmiş, satışları milyonları bulmuş altmışı aşkın kitabı, “Tarihi sona ermiş, savaşları yapılmış ve kaybedilmiş, müesseseleri un ufak dökülmüş, edebiyatı okunmayan, müziği duyulmayan, duaları artık kabul edilmeyen, önemsiz insanlardan oluşan bir ırk” dediği halkının sesi olur. Bu kadim kavmin kültürünü, güzelliklerini uluslararası camiaya tanıtır. Baba Saroyan, yoksul bir göçmendir; 1911’de öldüğünde William ve kardeşleri yetimhaneye verilirler. Onbeş yaşında okulu bırakmak zorunda kaldığında, ABD 1929 ekonomik krizi eşiğindedir. Açlık sınırında bir yaşam sürdürmesine rağmen 1939’da Amerika’nın “nobeli” sayılan Pulitzer Prize ödülünü “sanatı değerlendiren ticaret olmamalı” gerekçesiyle reddeder; uluslararası edebiyat dünyasında “Saroyanesque” dedikleri, yaşamsever, empresyonist, maddeye burun kıvıran dünya görüşü.

Saroyan’ın ömrü Ermeni halkının en dağınık, en acılı, en yenik olduğu bir döneme denk düşer. Buna karşın, büyük yazar, kavmini “Soluklandığınızda derin nefes almayı, yemek yediğinizde ağzınızdaki lokmanın tadını hissetmeyi, yattığınızda sahiden uyumayı öğrenmeye çalışın. Yaşarken tüm gücünüzü diri olmaya verin, güldüğünüzde yer gök titresin.” diye yüreklendirir. Hayat karşısında bu tutum takınılabildiği takdirde, “Kim yok edecekmiş bu kavmi görmek isterdim… Bakın, bakalım yeniden gülmelerini engelleyebilecek misiniz? Yeniden şarkılar söylemelerini, dua etmelerini engelleyebilecek misiniz?..”

William Saroyan kime söylüyordu bunları, bize mi? Hayır; çünkü, Ermeni tarihi Türk-Ermeni ilişkilerinden ibaret değildir. Saroyan olsun, Bedros Şirinoğlu olsun tarihin birden fazla yüzü olduğunu, yakın geçmişte yaşananların iki bin altı yüz yıllık kadim Ermeni tarihinin sayısız fesatlarından sadece birisi olduğunu bilen insanlardır. Çıkarılacak bir faturanın adresinin ölmüş kavimlerin kabirleri olacağını bilen insanlar.

Ermeni tarihi “tehcirler” tarihidir

Yaklaşık 2600 yıl kadar önce “Ermenistan” olarak bilinen toprakların ilk işgalcileri İranlılar, sonra Büyük İskender (4) sonra Romalılar, sonra Bizanslılar, Araplar, Selçuklular, Moğollar, Tatarlar (Çingizler), Osmanlılar, Safaviler ve Ruslar. İ.S. 300’e kadar pagan olan Ermeniler, Zerdüşt İranlılarla benzer dini inançları, gelenekleri paylaşır, kız alır, kız verirler; hatta Sasani hanedanına ortaktırlar. İki halkın araları Kral Tiridates’in Kayseri’de “Gregori” ismiyle (İ.S. 311) vaftiz olmasıyla açılır. İran’ın İ.S. 600’lerde İslâm’a ihtidası, ilişkileri kopma noktasına getirirken, Ermeniler 11. yüzyılda Malazgirt’ten giren Selçuklulara yenik düşerler. Halkın bir kısmı İran Azerbaycan’ına, diğer bir kısmı Adana ve civarına (eski Kilikya) küçük bir kısmı da Batı Avrupa’ya (Benelux ülkelerine) göçer.

Haçlı Seferleri’nde Frankların doğal müttefikleridirler. 13. yüzyılda işgalci Moğollarla işbirliği yapmaları da doğaldır; karşılığında Hazar, Karadeniz ve Akdeniz’de ticari imtiyazlar elde eder, Sultaniye, Tebriz gibi şehirlerde ticaret merkezleri kurarlar. Haçlıların yenilgisi, 1375’te Kilikya’daki son bağımsız devletlerini de kaybetmeleriyle sonuçlanır. Ondördüncü yüzyılda Timur işgali, ardından Karakoyunlularla Akkoyunluların savaşlarında taraf değillerdir. Ancak, arada kalır, adamakıllı zarar görürler.

Onaltıncı yüzyılda İran birliğini gerçekleştiren Safavi hanedanı (5) Osmanlı karşısında bir tehdit unsuru olarak şekillenir. Birinci Selim, Şah İsmail’in peşine düşer ve Osmanlılar ilk kez eski Ermenistan topraklarına girerler, 1517’de. Ne ki, Şah İsmail, Selim’i göğüslemeye hazır değildir; Osmanlı ordusunun tutunmasını zorlaştırmak için geri çekilirken yaktığı köyler, Ermeni köyleri. Binlerce Ermeni yollara düşerken, Sultan Selim, Çaldıran muharebesini kazanır, başkent Tebriz’i alır; ancak Osmanlı’nın doğuda gözü yoktur, bırakır geri dönerler. Safavilerle-Osmanlılar arasında çekişme devam eder. Ermenistan’ın batı bölgelerini Osmanlılara, doğu bölgelerini İran’a bırakan 1555 antlaşmasının ömrü uzun sürmez. 1578, sonra tekrar 1590 Osmanlı seferlerinde Tebriz birkaç el değiştirir.

Güçlü devletler savaşırlarken arada kalmak Ermeni halkının kaderi gibidir. Uzun savaş yıllarında müthiş bir trafik oluşur: Tebriz, Karabağ ve Nahçivan’da yaşayan Ermeniler İstanbul’a gelirlerken, İran, onlardan boşalan topraklara Van Ermenilerini yerleştirir. Böylece boşalan Van’a da Sultan Selim’den itibaren göçebe Kürt aşiretleri yerleştirilir. Eski Ermenistan topraklarının boşalmasının, sosyal ve etnik dengesinin Kürtler lehine değişmesinin başlıca nedeni uzun Osmanlı-Safavi savaşlarıdır. 17. yüzyıla kadar devam eden bu uygulamanın “Osmanlı devleti Kürtleri kontrol edemeyecek duruma geldiğinde ya da Kürtleri Ermenilere karşı kullanmaya kalktığında Ermenilerin karşısına ciddi bir sorun olarak ortaya çıktığı” görülür. (6) Osmanlı-Safavi çekişmesinin bir diğer sonucu da İran ve Anadolu (ve İstanbul) Ermenilerinin ayrışmalarıdır.

(1) “Başlarına böyle bir şey gelmesini istemem; ama Türk milletinin tümü ortadan kalksa, dünyaya bir şey olmaz.” Vladimir Jirinovski, 1993 parti kongresi nutku.

(2) 1913, Fransız basınından Pierre Loti

(3) 1908-1981

(4) İ.Ö. 356-323

(5) 1501-1732

(6) George A. Bournoutian, A History of the Armenian People Volume II.

h1

Orhan Pamuk’a Açık Mektup* - barış, adalet ve hakikat adına - II

Ekim 13, 2006

orhan pamuk

II. Bölüm - Alev Alatlı

Eski Ermenistan topraklarının boşalmasının, sosyal ve etnik dengesinin Kürtler lehine değişmesinin başlıca nedeni uzun Osmanlı-Safavi savaşlarıdır. 17. yüzyıla kadar devam eden bu uygulamanın “Osmanlı devleti Kürtleri kontrol edemeyecek duruma geldiğinde ya da Kürtleri Ermenilere karşı kullanmaya kalktığında Ermenilerin karşısına ciddi bir sorun olarak ortaya çıktığı” görülür.

Barış, hakikat ve adalet adına…” ibaresi 1894-96 yıllarında Türkiye’de görev yapan İngiliz Topçu Yüzbaşı Charles Boswell Norman’a ihtiramın ifadesidir.

…Eski Ermenistan topraklarının boşalmasının, sosyal ve etnik dengesinin Kürtler lehine değişmesinin başlıca nedeni uzun Osmanlı-Safavi savaşlarıdır. 17. yüzyıla kadar devam eden bu uygulamanın “Osmanlı devleti Kürtleri kontrol edemeyecek duruma geldiğinde ya da Kürtleri Ermenilere karşı kullanmaya kalktığında Ermenilerin karşısına ciddi bir sorun olarak ortaya çıktığı” görülür. (6) Osmanlı-Safavi çekişmesinin bir diğer sonucu da İran ve Anadolu (ve İstanbul) Ermenilerinin ayrışmalarıdır.

“Taş da yumurtanın üstüne düşse, yumurta da taşın, olan yumurtaya olur” (7)

İran Ermenilerinin yaşamlarını radikal biçimde etkileyen, büyük İran şahı Abbas’tır. (8) 1590 yenilgisinden sonra ordusunu güçlendirmeye koyulan Şah Abbas, Gürcü ve Ermeni gençlerini paralı askerler olarak istihdam eder, Batılıların yardımlarıyla modern topçu kıtaları kurar. 1603’te yeniden hareketle Tebriz’i, Nahçıvan’ı geri alırken, Osmanlı vergilerinden bunalmış bölge Ermenileri tarafından “kurtarıcı” olarak karşılanır. Abbas ordularının Nahçıvan’daki Sünni köylerini yakmış, halkını kılıçtan geçirmiş olması yöre halkları arasında kan davasını körüklerken, Şah’ın on bin yerli Ermeni ve Müslüman gencini silah altına almış olması bölgedeki ekonomik faaliyeti durma noktasına getirir. Osmanlılar, Şah’ın hiç beklemediği bir zamanda 1604’te karşı atağa geçerler. Abbas, bu defa Ermeni halkını İran Azerbaycanı’na göçe zorlar; bu meyanda Doğu Beyazıt, Van ve Nahçıvan’ı yakar. 1604-05 arasında tehcir edilen Ermenilerin sayısının 250-300.000 olduğu, Aras nehrini geçerken büyük kayıplar verdikleri anlatılır. (9)

Öte yandan, hiçbir ulusun tarihi trajedilerden ibaret değildir. Nitekim, izleyen yıllarda yeni yerlerine yerleşen Ermeniler, Yeni Cuha (Nor Jugha) ismini verdikleri (10) yörede, diğer azınlıklara tanınmayan imtiyazlar elde ederler. “Kalantar” denilen belediye başkanlarını seçer, bağımsız kiliselerini oluşturur, özgür ibadet, yargılama haklarına ek olarak, ipek ticaretinde monopol imtiyazına kavuşurlar. Karşılığında altın olarak ödenen kelle vergisi, bizzat kalantar tarafından toplanır. Zamanla 50.000 nüfuslu bir yerleşim olan Nor Jugha, İran-Avrupa ticaret merkezine dönüşür. Şahın doğrudan koruması altındaki Ermeniler, Avrupa-Rusya-Hindistan ticaretini ellerine geçirir, Levant, East India ve Muskovi şirketleriyle rekabete girişirler.

Avrupa Ermenileri

Ermenilerin Batı-Avrupa’ya (Belçika-Hollanda-Danimarka) ilk göçleri 11. yüzyıl Selçuklu işgalinden hemen sonra gerçekleşmiş olmakla birlikte, ilk Ermeni ticaret evlerine 13. ve 14. yüzyıllarda rastlanır. Özellikle de Bruges’da, St. Donat Kilisesi meydanında halı, boya, pamuk ve baharat satar, karşılığında yünlü kumaş, Rus kürkleri, İspanyol yağı alırlar. 1375’te Kilikya devletinin yıkılmasından sonra Belçika, Hollanda ve Danimarka’ya göçenleri Hıristiyan iyiliksever kuruluşlarından yardım görürler. Bruge’ün “Ermeni Darülacezesi” haline geldiğinden bahsedilir. Amsterdam’a geçen Ermeni tüccarları, inci ve elmas ticaretine girerler. Avrupalı Ermenilerin 16. yüzyılın ikinci yarısında İranlı Ermenilerle kurdukları bağlantılar, Amsterdam ekonomisine büyük katkı sağlar. Öyle ki, Avrupalı Ermenilerin 17. yüzyılın ikinci yarısında İsfahan’a giden ve yerleşen Hollandalı ortaklarından bahsedilir. İlk Ermenice İncil, Amsterdam’da bastırılmış, matbaayı İran’a getirenler (1638) de onlar olmuşlardır.

1612’de Osmanlı-Hollanda ticaret antlaşması imzalanmasıyla birlikte, Amsterdam’da bu defa Osmanlı Ermenilerini görürüz. Bu insanlar büyük olasılıkla Yedikule Surp Pırgiç Ermeni Hastahanesi’nin kurucularının 1590’da İstanbul’a yerleşen, akrabalarıdırlar. Hollanda kayıtlarına göre Amsterdam’da yaşayan Osmanlı vatandaşı 500 Ermeni ipek taciri “Qoster” (Şark) pazarında dükkân sahibidirler. 1700’lerin ilk yarısında, Amsterdam’da kendi kiliselerini inşa edecek, kendi ticaret gemilerine sahip olacak kadar zengindirler. Hollanda bayrağını dalgalandırdıkları gemileriyle silâhlı firkateynler refakatinde İzmir’e mal almaya geldikleri bilinir.

İran Ermenileri

Basra Körfezi’nin özellikle de ipek ticareti monopolü altına almış olması, Osmanlı ticaretinin olumsuz etkilenmesi demektir. Osmanlı ordusunun güç kaybı, Batılıların ticari çıkarlarının İran’a kaymasını hızlandırırken, Nor Jugha, Batılı diplomatların, tüccarların istilâsına uğrar. Şah’ın himayesindeki Ermeni tüccarları rakip Osmanlılar aleyhine ticari ve diplomatik ittifaklara girerler. Bu yıllarda kaleme alınan Avrupa belgeleri Şah Abbas’ı Ermenileri Türklerden koruyan, refaha kavuşturan lider olarak ulularlar, ancak Tebrizli Araken gibi Şah’ın tehcir hareketlerinin ve Türk-İran savaşlarının Ermenistan’ın boşalması ve halkının derin acılara gark edilmesinin müsebbibi olarak gören Ermeni tarihçileri de vardır.

Ermeni göçlerinin 19. yüzyılda Ermeni halkının kültürel ve siyasi dirilişinde büyük rol oynadığı da bir vakıadır. Müslümanlarla eşit hatta daha büyük imtiyazlar elde eden İran Ermenilerinin eriştikleri refah seviyesi halkın güvenini artırırken, Şah Abbas’ın Katolik misyonerlerin yollarını tıkamış olması, bağımsız kiliselerini kurmalarını, İran ve Irak Ermeni cemaatlerini birleştirmelerini mümkün kılar. Kilise önderleri İstanbul ve Kudüs’le rakabete girişirler. Kilisenin itibarı Karabağ ve Zangezur meliklerini de yüceltir, topraklarını genişletmelerine neden olur; ileriki yıllarda Ermeni bağımsızlık hareketlerine öncülük edenler bu meliklerin arasından çıkar.

Şah Abbas’ın ölümünden itibaren inişe geçen Safavi iktidarı, Ermeni tüccarların iş hayatını tehdit eder boyutlara vardığında göçler yeniden başlar. Bu defa Hindistan ve İtalya’ya gidenler ticari faaliyetlerini o ülkelerde sürdürürler. Yükselen Şii muhalefeti koşullarını daha da zorlaştırınca, 1700’lerin başından itibaren göçler hızlanır: Bu defa Hindistan’a ek olarak, Ortadoğu, Rusya ve Batı Avrupa’da büyük sayılarda Ermeni göçmenleri görülür.

Rus Ermenileri

Safavilerin güç kaybıyla hamisiz kalan Ermeni halkının korunma hatta kurtarılma için Katolik Avrupa’ya ve Ortodoks Rusya’ya dönmeleri 1720’li yıllarda başlar. Çar Birinci (Deli) Petro, kuzeyden inerken, Osmanlı batıdan yürür; ne ki, bu defa karşılarında sadece İran kuvvetlerini değil, güçlenmiş Ermeni meliklerini de bulacaklardır. Bu arada İran’da Safavi hanedanı değişir, Afşarlar başa gelir. İran’ın yeni hükümdarı Nadir Şah (11) Osmanlı’ya karşı koyan Ermeni meliklerini vergi muafiyeti ve bağımsızlıkla ödüllendirirken, Doğu Ermenistan, özellikle de Karabağ’da yaşayan Türk aşiretlerini tehcir eder; bölgeyi Erivan, Nahçıvan, Gence ve Karabağ olmak üzere dörde böler. Şah Nadir’in ölümü on beş yıl süren hercümercle sonuçlanır. Tehcir edilen Türkler geri dönerlerken, bölge çok sayıda Kürt ve Ermeni aşiretlerinin savaş alanına döner.

Bu arada 1793’te Kırım’ı alan Ruslar, gözlerini Kafkaslara çevirirler. Ermeni aşiretlerin bir kısmı doğrudan Ruslarla ittifak yaparken, diğerleri Şah’a sadık kalır. İkinci Katerina dönemi Ruslarla İranlıların arasında kalan Ermenilerin yaşam savaşı verdikleri dönemdir. Rusya 1801’de Gürcistan’ı ilhak eder, 1804’te dokuz yıl sürecek olan Birinci Rus-İran Savaşı başlar. Ruslar, Karabağ Ermenilerinin yardımlarıyla Doğu Ermenistan topraklarını işgal etmeyi başarırlar. İran’ın ordusunu güçlendirme, idari reform vb. gayretlerine karşın, 1826-1828, İkinci Rus-İran Savaşı, Aras’ın kuzeyindeki bölgenin çarlık Rusya’sına geçmesini önleyemez. “Rus Ermenistanı” doğar ve Ruslarla Ermenilerin, deyiş yerindeyse, kaderleri birleşir.

İzleyen yıllarda 30.000 Ermeni’nin Rusya’ya yerleştiği görünür. 1850’lerden sonra Rus Ermeni tüccarlarının yeni bir refah dönemine önayak oldukları görünür. Nor Jugha yeniden canlanır, vergiden muaf bir katedral-manastır külliyesine dönüşür. Okullar açılır. İlk Ermeni dergisi yayınlanmaya başlar. (12) Bu defa çarın himayesindeki Ermeni tacirler, Hazar kıyılarında ve Basra Körfezi’nde ticarethaneler açar, Tahran’da Nasreddin Şah’a (13) çevirmenlik, Avrupalılar nezdinde özel temsilcilik vb. hizmetler vermeye başlarlar. 1900’lü yılların başında İran’ın muhtelif şehirlerinde 100.000 Ermeni’nin yaşadığı hesaplanmaktadır.

İmparatorluğun en uzun yüzyılı

Sultan İkinci Mahmut, Yedikule Surp Pırgiç Ermeni Hastahanesi’nin kurulmasına izin verdikten yedi yıl kadar sonra, 1839’da “çektiği gailelerin de tesiri” ile vefat eder. Adana yolunda ilerleyen Mısırlı Mehmet Ali Paşa’nın Fırat’ı geçip Halep yolu üzerindeki Nezib’i aldığını duymadan ölmüş olması şans sayılır. Yerine gelen Sultan Abdülmecid saltanatının ilk günlerinde Ahmet Paşa kumandasındaki bütün bir Osmanlı donanmasının İstanbul Boğazı’ndan çıkıp Mehmet Ali Paşa’ya katılmak üzere İskenderiye’ye hareket ettiğine şahit olur. Bundan dört ay kadar sonra Tanzimat ilân edilir. 1853’te Rumeli ve Kafkas cephelerinde Ruslarla savaşır. 1855’te Kars’ın Ruslar tarafından uzun yıllar sürecek olan işgalini görür. 1856’da Süveyş Kanalı’nın kazıları başlar, bir yıl sonra Lübnan ayrılır. Siyonistlerin Filistin’e göz dikmelerinin ilk işaretleri gelir.

Girit, Abdülaziz döneminde gider, Belgrad 1867’de, Bulgaristan 1876’da. Abdülaziz aynı yıl feci bir biçimde katledilir, yerine kısa bir süre Beşinci Murat daha sonra da İkinci Abdülhamid gelir. 1877’de Birinci Meşrutiyet ilân edilir, ilk Meclis-i Mebusan toplantısının üzerinden bir ay geçmeden Çar İkinci Aleksandr tekrar harb ilân eder. Savaş Anadolu ve Rumeli cephelerinde eşzamanlı başlar. Plevne’nin kaybıyla birlikte İstanbul yolu açılır. Edirne işgal edilir, Rus kıtaları Yeşilköy’e dayanırlar. Patrik Nerses’in muzaffer Grandük Nikolay’ı karargâhında ziyaretle cemaatinin dileklerini iletmiş olması da doğal sayılır.

İzleyen Ayastefanos ve 1878 Berlin antlaşmaları Rumeli’deki Osmanlı hakimiyetine son verirken, Van’ın doğusu İran’a terk edilir. 1878 Berlin Antlaşması “Batı Ermenistan”ın mesele yapıldığı tarihtir. “61. madde” olarak ünlenen maddede Ermeni halkının çoğunlukla yaşadığı “Vilâyeti Sitte” denilen, ancak günümüz idari bölünmesinde Erzurum, Erzincan, Ağrı, Van, Hakkari, Bitlis, Muş, Siirt, Diyarbakır, Mardin, Elazığ, Malatya, Bingöl, Sıvas, Amasya, Tokat ile Giresun’un Şebin-Karahisar ilçesinden oluşan bölgenin mali özerkliği olan, tek bir vali yönetiminde birleştirilmesi, Hamidiye Alayları’nın dağıtılması, silâh yasağının kaldırılması, basın ve toplanma hakkı talepleri yerel halkın değil aslında Çarlık Rusya’sının talepleridir. Bu amaçla Hınçak ve Daşnaksotun isimli iki siyasi parti kurdurulur. Bu partiler Ermenilerin Kafkasya’daki toprak taleplerine ideolojik meşruiyet geliştirirler. Daşnaksotun, İran ve Türkiye çıkışlı Ermeni göçmenlerle toprakları birleştirmek hedefini gerçekleştirmek için teröre ve silâhlı ayaklanmaya başvurur. Kâh Rusya’ya, kâh Avrupa’ya yönelirken, bazen Türk devrimci hareketinin yanında yer alır, bazen geri döner Rusya’yı destekler.” (14)

Proto-Marksistler

19. yüzyıl, milliyetçilik akımlarının şekillendiği, ulus devletlerin oluştuğu yüzyıldır. İktidar peşindeki Rus ve Avrupalı Ermeni aydınları akıma katılmakta gecikmezler. Ulusal önemi haiz ilk örgüt Hunçakyan Partisidir. “Hınçak”lar isimlerini 1887-88 yıllarında Cenevre’de yayınlanan “Çan” isimli bir dergiden alır. Dergiyi çıkaran proto-Marksist Nazarbekyan, Hınçak hareketinin liderliğini üstlenir. Partisi için öngördüğü program, “Batı emperyalizm ve koloniyalizme karşı sosyalist devrimci mücadelenin bir parçası olarak Ermenistan’ın kurtuluşu”dur. (15)

Hınçaklar, silâhlı birimler oluşturmakta, milliyetçi duyguları körüklemekte fevkalâde başarılı olurlar. Amerikan Ermeni Gençlik Federasyonu’nun 2003 yılında kaleme alınan bildirisi, “örgütün ilk yıllarındaki kaydadeğer başarıları hak aramak amaçlı barışçıl gösteriler olarak başlayan; ancak kan ve kıyamla sonuçlanan Kumkapı ve Babı Ali eylemleri”dir demektedir, ancak, “Örgütün en eşsiz yiğitliği 1894 Sosun İhtilâli’nde oynadığı rol”dür. (16)

——————

(6) George A. Bournoutian, A History of the Armenian People Volume II.

(7) Kıbrıs Rum atasözü

(8) 1587-1629

(9) Bournoutian, a.e.

(10) eski Cuha, Nahçıvan’dadır

(11) 1736-1747

(12) 1880

(13) 1848-1896

(14) “Two political parties, “GNCHAK” (1887) and “DASHNAKTSUTYUN” was created for that purpose. These parties developed ideological justification for Armenian territorial claims in the Caucasus. “DASHNAKTSUTYUN” used terrorism and armed rebellion to achieve its goal of unifying territories with Armenian migrant population from Iran and Turkey. “DASHNAKTSUTYUN” party frequently changed its orientation from pro-Russian to pro-European and them from supporting Turkish revolutionary movement back to supporting Russia.”

(15) AYF Armenian Youth Federation USA, 2003

(16) a.y. “In the early years of its activity, the notable achievements of the organization were the demonstrations of Kam Kapoo and Bab Ali, intended as peaceful demonstrations seeking redress but which ended in bloodshed and rioting. The most singular feat of the organization was the part it played in the Sassoun Rebellion of 1894.” 2003

h1

Orhan Pamuk’a Açık Mektup* - barış, hakikat ve adalet adına - III

Ekim 13, 2006

orhan pamuk

III. Bölüm - Alev Alatlı

Barış, hakikat ve adalet adına…” ibaresi 1894-96 yıllarında Türkiye’de görev yapan İngiliz Topçu Yüzbaşı Charles Boswell Norman’a ihtiramın ifadesidir.
Amerikan Ermeni Gençlik Federasyonu’nun 2003 yılında kaleme alınan bildirisi, “örgütün ilk yıllarındaki kaydadeğer başarıları hak aramak amaçlı barışcıl gösteriler olarak başlayan ancak kan ve kıyamla sonuçlanan Kumkapı ve Babı Ali eylemleri”dir demektedir, ancak, “Örgütün en eşsiz yiğitliği 1894 Sosun İhtilâlinde oynadığı rol”dür.

“Barış, hakikat ve adalet adına…”

1894, Büyük İstanbul Depremi’nin olduğu yıldır: “İstikameti ‘cenuptan şimale müteveccih’ gösterilen bu müthiş zelzele ‘Tercüman-ı Hakikat’ gazetesinin ertesi günkü nüshasına göre bir dakika kadar sürmüşse de, pek çok tahribat ve telefata sebep olmuştur.” Amerikan Ermeni Gençlik Federasyonu’nun Sosun İhtilâli dediği, 1894-96 arasında Bitlis vilâyetinde mukim Ermeni köylülerinin civarda yaşayan göçebe Kürt aşiretlerinin baskın ve yağmalarına karşı silâhlanıp karşı durmaları ve isyanın Hamidiye Alayları tarafından bastırılması hadisesidir. Bölgede Catherine Roth misali “incelemeler yapan” İngiliz elçilik görevlisi C. M. Hallward’ın tahminine göre olayda Hamidiye Alaylarının kılıçtan geçirdikleri Ermenilerin sayısı 8.000; bir diğer İngiliz’e, Yüzbaşı Charles Boswell Norman’a göre, dökülen kanın sorumluları “Son beş yılda Anadolu’da akan kandan doğrudan sorumlu olan Hunçak Komitesi”dir. Ne ki, Yüzbaşı Norman’ın “Anadolu’yu kana bulayan bu esef verici olayları Müslümanların Hıristiyanlara nedensiz saldırılarıymış gibi yapmak doğru değil… Olayları başlatanlar Ermenilerdir.” diye vurgulamış olması, İmparatorluğu yok etmeye azmetmiş Avrupa nezdinde hiçbir şeyi değiştirmez. Genç Topçu Yüzbaşı, İngiliz kamuoyunun olayların sadece “İngiliz meslektaşlarının isterik lâflarıyla süslenen Ermeni versiyonunu” (17) duyduklarını, yazıp çizilenlerin “yegâne amacının Ermenilerin tümüyle mazlum, Türklerin zalim canavarlar olduklarını kanıtlamak” (18) olduğunu, “barış, hakikat ve adalet adına Ermeni devrimcilerinin amaç ve hedeflerini”n (19) bilincine varmak, İngiltere’nin “Küçük Asya’daki karışıklıkların farkında olmadan desteklediği yaygın anarşist hareketin doğrudan sonucu” (20) olduğunu öğrenmesi gerektiğini haykırır. Yüzbaşının bir açıklaması da “İngiliz basınının sözde Sasun melazimi konusunda Ermeni yalancılar tarafından umutsuzca aldatıldıkları” (21) ve bu bağlamda hem Ermeni nüfusunun hem de zayiat sayısının olağanüstü abartıldığıdır: “Örneğin, 2.000 kişinin katledildiği söylenen Birecik’teki kayıp sayısı sadece beştir.”

Evet, bu topraklarda yaşananlar, haklı ya da haksız olma keyfiyetini aşan facialardır.

İstanbul’da canlı bombalar…

1890’da Tiflis’te örgütlenen bir diğer devrimci örgüt Hay Hegapohagan Daşnaksotun ya da “Ermeni Devrimci Federasyonu” İran, Türkiye, Rusya ve Avrupa’da faaliyet gösteren devrimcileri bir çatı altında birleştirmek amacıyla iki yılı aşkın bir süre çeşitli zamanlarda toplanır. Sonuçta verilen karar, Federasyon’un “tek amacının Türk Ermenilerinin bağımsızlığı” olduğu şeklindedir. Buna karşın Daşnak, sosyalist ideallerinden vazgeçmiş değildir. 1907 Sosyalist Enternasyonaline katılır. Amerikan Ermeni Gençlik Federasyonu’nun kaydadeğer başarı olarak ileri sürdüğü Kumkapı eylemi, 1895 Eylül’ünde 61. maddenin uygulanmasını talep eden göstericilerin Patrikhane’den başlattıkları yürüyüştür. İstanbul öğrenci birliklerinin ve esnafın da müdahalesi ile çatışmaya dönüşür. Ancak, Daşnakların en ses getiren eylemleri 1896 Ağustos’unda yabancı sermayeyi temsil eden Osmanlı Bankası’nın işgalidir. Yirmi-altı terörist, bankanın 150 çalışanını rehin alırlarken, Papken Suni isimli liderleri üzerindeki bombaların patlaması sonucu ölür. Aynı saatlerde Levon Nevruz ve arkadaşları Avrupa elçiliklerine dağıttıkları Ermeni Devrimci Federasyonu Merkez Komitesi imzalı bildirilerde 61. maddenin uygulanmasını talep etmektedirler. Teröristler, Rus ve Fransız elçiliklerinin himayesinde İstanbul’dan Fransız gemileriyle ayrılırlar.

Merhametten maraz doğarmış meğer…

“İncelikli” aydınlarımızın gönlünü bulandıran, “temkinli” aydınlarımıza “ürkek muhalefet şerhleri”yle yetinmelerini telkin eden bu kadim tesbitin ne yazık, ne kadar yazık ki, geçerli olduğu, 21 Temmuz 1905’te Sultan Abdülhamit’in Yıldız Camisi’nden çıktığı sırada uğradığı saldırıdır. “Machine infernale” denilen saatli bomba 26 kişinin parçalanarak ölmesine, 58 kişinin ağır yaralanmasına neden olurken, Galata Köprüsü, Tünel, Osmanlı Bankası, yabancı elçilikler ve Cercle d’orient (Büyük Kulüp) civarında 148 kilo patlayıcı Mélinite bulunur. Suikastı tertipleyenler “Ermeni Devrimci Federasyonu”na bağlı Rus uyruklu Troşak fraksiyonu devrimcileri, Belçika’nın Anvers şehrinden 29 yaşındaki Charles Eduard Jorris ve eşi Anna birlikte çalışırlar. Caniler yine Rus ve Fransızların himayesinde yurtdışına kaçırılırlar.

Türkiye’nin “Batılaştırmacı Aydın” tipolojisi (”zapadniki”)

Daha da elim olanı, parçalanmış insan ve at cesetlerinin ortasında nedeni kendinden menkul nefretin kör ettiği “ulusal” şairimiz Tevfik Fikret, canilere methiye düzer: “Bir lâhza-i teahhür”- “Bir anlık gecikme”

“Ey şanlı avcı, dâmını bîhûde kurmadın

“Attın fakat ne yazıklar ki vurmadın!

“Mâlik sesin o sevret-i ra’din-i gayza ki

“Her yerde hiss-i hakk-u halâsın muharriki!”

Mealen: “Ey şanlı avcı, tuzağını boşuna kurmadın; Attın fakat ne yazık ki vurmadın! Öyle bir hınçla, hiddetle gürlemekteki sesin, Her yerde harekete geçirir haklı duygusunu halâsın!” Yani? Yani, sağlık olsun dostum, bir dahaki sefere başarırsın!

Ve Ahmed Refik, “Abdülhamid ve Devr-i Saltanatı” isimli kitabının üçüncü cildi: “Nihayet hakikat tamamiyle meydana çıkarıldı: Osmanlı milletini Abdülhamid zulmünden kurtarmak için bu hareket-i kahramânânenin (kahramanca karşı çıkışın) Ermeni vatandaşlarımız tarafından icra olduğu anlaşıldı.”

Ve Başbakan Erdoğan’ın Surp Pırgiç Hastanesi Ermeni Vakfı Müzesi’ni açtığı haberini “’Bu müzedeki eserleri gören hiçbir göz, tarihimize şaşı bakamayacak. Yaşasın bu topraklardaki birlikteliğimiz.’ dedi.” başlığı altında veren RADİKAL gazetesi muhabirinin muhakemesini dumura uğrattığı gözlenen kör öfkesi: “Neredeydiniz bu güne kadar? ‘Yaşasın bu topraklardaki birlikteliğimiz. Yaşasın insanlığa örnek olan medeniyetimiz. Çok yaşasın Türkiye Cumhuriyeti.’ Başbakanımızın bu sözlerini sondan yorumlamak çok daha kolay. Yaşasın o Cumhuriyet ki komşu halkların kanı üzerine kurulmuş. Suriye ve Lübnan Şehidler Günü 6 Mayıs, aynı gün 1914 Abdülhamid Arap kurtuluş savaşçılarını ipe çekti. Rumların Bondos’tan başlayıp İzmir, İstanbul katliamlarına kadar, yetmedi bir de Kıbrıs işgali, Ermeni soykırımı, topraklarının boşaltılmasını, Kürtlerin katliamları, binlerce köy yakılma-boşaltmalar, saymakla bitmeyen kanlı tarihle kurulan Cumhuriyet. Bu kadarı yetmedi bir de ‘Örnek olan Cumhuriyet.’ Bunun neyi örnek?..”

Yaşam hakkını kendisininkinden başka her kavme tanımaya teşne ruh haline ihanet değilse, mazoşizm denilse gerek.

Türkiye’de “milli ve romantik bir edebiyat” yok diyen Renan haklı, Fransız oriyantalistin bilmediği ve herhalde sosyal-psikologlara düşen görev, alçaklık derecesinde “gayri-milli” Türk yazınını doğuran öz-nefretin nerede ve nasıl yeşerdiği?! Bu hususta bize ipuçlarını Rusya verir: “Orient” dedikleri ülkelerini Avrupa medeniyetinin anti-tezi olarak küçümseyen Batılılaştırmacı Rus aydınları: zapadniki. Tanımı, Türkiye’ye uyarlayarak veriyorum:

“Çoğu Osmanlı ricali (nomenklatura) kökenli varlıklı ailelerin İstanbul doğumlu çocuklarıydılar. Hepsinin Osmanlı düzenine adam yetiştirmek üzere oluşturulmuş kurumlardan ruhsatları vardı, bu bağlamda ve kaçınılmaz olarak sarayda yüksek mevkilerindeki hamilerine sadakatlerini sergilemekle yükümlendirilmişlerdi. Sivil ve askerî paşaların becerikli yardımcıları olarak, dış seyahatler yapmak ve Batı’nın gelişmiş dünyasını tanımak şansına sahiptiler. Batı düzenindeki karşıtlarına kendilerini ilerici liberaller ve Batılılaştırmacılar, hatta egemen gerici seçkinlerin arasında nasılsa yaşayakalmayı başaran, Şark despotlarının baskılarına dayanan muhalifler olarak takdim etmişlerdi. Batılı dostları, çoğunlukla iyi Fransızca konuşan, Batı kavramları ve teorik modelleri ile oynayan, iyi-giyimli ve kibar ve (sıradan Müslümanların mahzun ve bitkin yüzlerinin tam tersine) yüzlerinden tebessüm eksik olmayan “Türk liberal”lerine zaman geçtikçe daha çok ilgi duyar oldular. Osmanlı İmparatorluğu’nun yeni kuşağının Batılı seçkinler nezdinde inanılırlık ihdas etmeleri hayati bir gereklilikti. Çünkü neresinden bakılırsa bakılsın, Müslüman ve Türk kimliklerinin son artıklarından kurtulmaya ve kendilerini Avrupalı düzene entegre etmeye hazırlanıyorlardı. Son dönem Osmanlı oligarşisinin parçası ve olmazsa olmazı olmakla birlikte, halkın aşırı-eğitimli, kozmopolit, bireyci ve yaşam-tecrübesi yoksun gördüğü bu genç ve ayrıcalıklı grup, siyasi sorumluluk gerektiren mevkilere gelemedi, ancak iktidar emellerini yabancı ülkelere seyahat, öğrenim, elçiliklerde görev, basın gibi alanlarda politika yaparak tatmin etmek yoluna gittler. Bu reformcuların Osmanlı oligarşisinin çekirdeği ile paylaştıkları pek fazla bir şey yoktu, ancak toplumun ayrıcalıksız katmanlarından daha da uzaktılar ve çoğu Türkleri çok tembel, uşak ruhlu ve Batılı tüketicilerin sahip olduğu hayat standardına layık olamayacak kadar cahil buluyorlardı. Ayrıca, bireysel çıkarların önde geldiğine inanıyor, İstiklâl Savaşı’nı ve 1920’lerin ‘ütopik’ sosyal hedeflerini küçümsüyorlardı. Dostoyevski’nin 19 yüyzyıl Rus liberalleri için söylediklerinin çoğu bu reformcular için de geçerliydi: Ulusal topraklarından kopmuş (köksüz) hemen her türlü değer yargı sistemine şüpheyle yaklaşan, Türkiye’yi kendileri için kolay yaşanılabilen (yani Batılı ekonomilerin kendi zihinlerindeki varlıklı imajına uygun) bir ülke yapacak atak ve soyut ‘toplum mühendisliği’ rüyaları gören bir grup.” (22)

Pamuk’un “psikolojik yatırımı”

Dr. Vamik D. Volkan, kültür-birey ilişkilerini inceleyen ünlü psikoanalist Erik H. Erikson ekolünden, psikiyatri profesörü. Virginia Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne bağlı İnsan Zihni ve Beşeri İlişkiler Araştırmaları Merkezi’nin kurucusu ve direktörü. Washington Psikoanaliz Enstitüsü’nün ve Uluslararası Siyaset Psikolojisi Derneği’nin başkanı. Irkçılık ve soykırım psikolojisi üzerindeki çalışmaları nedeniyle çok sayıda ödülleri var ve bazıları Türkçeye çevrilmiş yirmi dörtten fazla kitabı var. Tarih, kültür, siyaset ve psikolojiyi harmanladığı “Düşman ve Müttefik İhtiyacı,” “Etnik Gurur ve Etnik Terör,” “Üçüncü Reich ve Bilinçaltı” gibi eserlerinin yanı sıra Atatürk ve Richard Nixon’un psiko-biyografilerini inceleyen kitapları var.

“Psikolojik yatırım” tanımı, Dr. Volkan’ın; bireyin kimliğini “hasım yaratmak” suretiyle idame ettirebildiği ruh halini anlatıyor. “Seçilmiş travma” insan klanlarının kendilerini gadre uğramış hissetmeleri hali. Bu ruh haline giren klanlar, seçtikleri olay ve olayları mitleştiriyor, kimliklerinin bir parçası haline getiriyor, seçtikleri bu travmaya karşı savunma geliştiriyor ve kuşaktan kuşağa aktarıyorlar. Mitleştirilen olayın/olayların tarihte yer almamış olması fark etmiyor; tersine, orijinal travma tarihi tek taraflı, sansasyonel bir metinle değiştiriyor. Örneğin, 24 Nisan “Ermeni Soykırım” günü gibi na-mevcut bir tarih, çeşitli ritüellerle yaşatılıyor ve perçinliyor. Böylece yaratılan “düşman” insanoğlunun tüm olumsuz niteliklerini içeren ve dolayısıyla “insan-olmayan” bir nesne şeklinde tahayyül ediliyor. Örneğin, Vakahn Dadrian isimli çağdaş Amerikan Ermeni bir yazar, Türkiye’deki Ermeni toplama kamplarından, Ermeni tutsaklar üzerinde Dr. Mengele usulü deneyler yaptığını hayal ederken, “iblis” kavramıyla özdeşleştirdiği Türklerin kayıpları hiçbir şekilde gündeme getirilemiyor.

Pamuk, Tevfik Fikret’in iyi bir örneğini teşkil ettiği zapadniki ahfadından bir yazar olarak, bireysel kimliğini idame ettirebilmek için: (1) “Şarklı, Müslüman, gerici, milliyetçi, muhafazakâr” bir Türkiye’yi “düşmanı” ilân etmek, (2) Avrupa/Amerika medeniyetinin anti-tezi olarak görmek suretiyle “seçilmiş travma”sını yaşatmayı sürdürmek, (3) Türkiye’ye ilişkin benzer görüşleri paylaşanlarla ittifak yapmak ve onlar tarafından kabul görmek, (4) Gadre uğramışlık, baskı altında bırakılmışlık duygusunu meşru kılmak için ülkeyi her fırsatta yermek (bkz; Radikal muhabiri) zorundadır.

——————-

(17) “the Armenian version of the disturbances embellished with the hysterical utterances of their English confreres”

(18) “for the avowed purpose of proving the Armenian to be a model of all meekness and the Turk a monster of cruelty”

(19) “in the interests of peace, of truth and of justice to point out the aims and objects of the Armenian Revolutionists”

(20) “the disturbances in Asia Minor are the direct outcome of a widespread anarchist movement of which she has been the unconscious supporter”

(21) “British correspondents, reporting on the “so-called Sassoun atrocities, were hopelessly duped by Armenian romancers”

(22) The Tragedy of Russian Reforms, Peter Reddaway Dmitri Glinski, s. 378-9

h1

Orhan Pamuk’a Açık Mektup* - barış, hakikat ve adalet adına - IV

Ekim 13, 2006

orhan pamuk

IV. Bölüm - Alev Alatlı

Pamuk, Tevfik Fikret’in iyi bir örneğini teşkil ettiği zapadniki ahfadından bir yazar olarak, bireysel kimliğini idame ettirebilmek için: (1) “Şarklı, Müslüman, gerici, milliyetçi, muhafazakâr” bir Türkiye’yi “düşmanı” ilân etmek, (2) Avrupa/Amerika medeniyetinin anti-tezi olarak görmek suretiyle “seçilmiş travma”sını yaşatmayı sürdürmek, (3) Türkiye’ye ilişkin benzer görüşleri paylaşanlarla ittifak yapmak ve onlar tarafından kabul görmek, (4) Gadre uğramışlık, baskı altında bırakılmışlık duygusunu meşru kılmak için ülkeyi her fırsatta yermek (bkz; Radikal muhabiri) zorundadır.

Ermeniler iyi insanlardı…
“Avrupa’dan mahsus bize gelenler
Şöhretleri ise Hınçak baronlar
Millet için bunlar fedaidirler
Haykazyan neslinin hep kahramanı
……
Haylıca Türklere kurşun vurdular
Çokça ağlattılar Türk’ü, Müslüman’ı

“Zeytin mersiyesi” diye bilinen bu manzume, bir İstanbul Ermeni’si tarafından Türkçe yazılmış. Öte yandan, “fedayiler”in fazla güçlendiklerini düşünen Ruslar imtiyazlarını kısma yoluna giderler. Osmanlı Bankası’na düzenlenen terörist saldırından sonra Kafkaslar Umumi Valisi Prens Golitsîn, bürokraside Ermenileri tasfiye ederek, yerlerine Azerileri istihdam eder. 1903’te kilise mallarına el koymaya kalkınca, Sultan Abdülhamid gibi silâhlı saldırıya uğrar. Ağır yaralanır, bölgeyi terk eder. 1905 Baku konferanslarında Daşnak-Azeri mücadelesi tırmandığında, Rusların, bir kez daha Kafkas hakimiyetlerini borçlu olduklarını düşündükleri Ermenilerin yanında yer aldıkları görülür. İzleyen Rus destekli Ermeni saldırılarının vahşeti Azerilerin hafızalarına silinmemek üzere kazınır: “Ermeni-Tatar (Rus imparatorluğunda Azerilere Tatar demek gibi bir yanlış yapılırdı) katliamının dehşetini artık kimse hatırlamıyor… Ermeni devrimcileri, özellikle de Daşnaksotun partisi ortaya çıkmadan önce Transkafkaslarda barış ve düzen vardı. Daşnaklar geldiler ve geleceğin bağımsız Ermenistan’ı için Ermeni topraklarının bölünmezliğini sağlamaktan bahsetmeye başladılar ve Transkafkasya köyleri ırkçı nefret ve ulusal mücadeleye boğuldu… Ermeni toplumu için Ermeni-Tatar katliamında Daşnaksotun’un kendi önemini kanıtlamak için provokasyon yaptığı sır değildi. Ermeniler iyi insanlardı. Daşnaklar komşu Tatar (Azerbaycan) köylerine ‘fedayi’ çeteleri vasıtasıyla taktik saldırılar düzenleyerek, Azerileri tepkiye zorladılar. Yaptıklarını geleceğin bağımsız Ermenistan’ı için, sadece Ermenilerin yaşadıkları topraklar hazırlamak arzusu ile açıkladılar. 1907-1912 arasında yaklaşık 500 bin Ermeni, İran ve Türkiye’den Rus işgali altında olan Kars’a göçtü. Oysa, Erivan ve Elizavetpol’u da içeren bu bölgede Azeriler yaşardı. Rus yetkililerin gözetiminde gerçekleşen bu uygulamanın neden olduğu sadece ilk savaşta her iki taraftan ölen sayısı 10 bini buldu.” Ermenilere bir destek de Amerikalılardan geldi. ABD Başkanı Woodrow Wilson (23) “Ermenistan’ın desteksiz var olamayacağı” savıyla, sınırlarının belirlenmesini, Amerikan koruması altına alınmasını istedi. Amerikan Senatosu’nun Ermenistan’ı mandası altına almayı reddetmiş olmasının nedeni “Ermeni meselesi”nin bir “Avrupa davası” olması.

“Yangına körükle gitmemek isterken…”

“Daha iyi örgütlü ve daha iyi silâhlı Ermeniler terörist yöntemlerine ilâveten, köyleri yakmak, Azerileri topraklarından sürmek gibi taktikler kullandılar. Propaganda makinesini de başarıyla kullandılar: Türkiye’deki katliamları ve Pan-İslamizme ilişkin makaleleri kullanarak Rus ve Batı basınının sempatisini kazandılar. Ancak aynı zamanda Ruslarla olan ilişkilerinde teröre ve rüşvete başvurmaktan çekinmedikleri gibi Hıristiyan dayanışmasını da suiistimal ettiler. Buna karşın, yasalara uymaktan yana olan Azeriler umutlarını Rus yöneticilerine bağlamayı sürdürdü. Azerilerin yaklaşan tehlikenin işaretlerini almalarına, Rus yetkililerin kışkırtmalarına karşın önlem almakta gecikmelerinin nedeni budur. İlk kurbanlar görüldüğünde Azeriler olanları kendilerine sakladılar, taviz verdiler hatta ölü sayılarını gerçek rakamların altında gösterdiler. Bu nedenledir ki, askerî olsun, siyasi ya da propaganda olsun, Azeriler ‘yangına körükle gitmemek isterlerken’ her sahada geç kaldılar.”

Öte yandan, 1914’te Osmanlı’ya karşı gönüllü kıtalar oluşturan Ermenilerin düş kırıklıkları da söz konusudur. 1918’den sonra kurulan bağımsız Ermenistan’ın ilk başbakanı, Daşnaksotun’un ileri gelenlerinden Katçaznuni’nin kelimeleriyle: “Biz içten içe Rusya’ya yönelmiştik. Sağlam temellere oturmamakla birlikte zafer sarhoşuyduk ve Çarlık hükümetinin sadık müttefiklerini ödüllendireceğinden, Türkiye’deki Ermeni bölgelerini ve Transkafkas Ermenistan’ını içeren bağımsız Ermenistan’ın kurulması için icazet vereceğinden emindik. Rüya alemindeydik. (24) İsteklerimizi dayattık, sorumsuz insanların boş lâflarına büyük anlamlar yükledik, kendi kendimizi öylesine uyutmuştuk ki, gerçeği algılayamadık, hayal alemine daldık. (25) Bölge valisinin sarayda söylediği herhangi bir söz kulaktan kulağa fısıldandı, birisi yazılan bir mektuptan bahsetti ve biz bunları taleplerimizin onaylanması, haklarımızın korunması olarak yorumladık. Oysa, konuşanlar profesyonel insanlardı ve sözleri her türlü yorumlanabilecek şekilde ayarlanmıştı. Ermeni halkının gücünü, siyasi ve askerî önemini, Ruslara gösterdiğimiz kolaylıkları abarttık. Mütevazı liyakatimizi abarttık, umutlarımızı, beklentilerimizi yükselttik.” (26)

Şubat ve Ekim 1917 Bolşevik devrimi, yeni bir perde açar. Aynı yıl Tiflis’te toplanan Ermeni Kongresi “Vilâyet-i Sitte”nin Rusya’ya ilhak etmesini ister. Ne ki, Bolşevikler, “Türk Ermenistanı”nın kendi kaderini kendisinin tayin etmesi gereği”ne karar verirler. Mayıs 1918’de iktidara geldiklerinde Daşnaksotun’un ilk icraatı Azerbaycan ve Türkiye’den toprak talep etmek olur. 1918-1920 Ermeni-Azeri savaşının sadece ilk yılında da 115 Azeri köyü yakılır, yedi bini aşkın insan ölür, Nahçıvan, Karabağ ve Zenzegur Azerileri göçmek zorunda kalırlar. Türkiye cephesine gelince: Daşnaksotun liderliğinin başarısız olma nedeni, “Denizden denize Büyük Ermenistan” kurmak gibi (”Denizden denize”den kasıt, Karadeniz-Akdeniz’dir) gerçek gücünü aşan bir hedef belirlemiş olmasıdır.

Amerikan Ermenileri…

Günümüzde ABD’de yaşayan bir milyon Ermeni’nin büyük çoğunluğu 1918’de bağımsızlığını ilân eden Rus Ermenistan’ından göçenlerin çocuklarıdır. Muhtelif isimler altında bini aşkın örgüt altında toplanmış bu insanların Prof. Volkan’ın saptadığı “seçilmiş travma”ları maalesef cinnete varan Türk düşmanlığıdır. Yeri gelmişken; günümüzdeki Ermeni nüfusunun üç milyonu başka ülkelerin topraklarında, üç milyonu Ermenistan’da olmak üzere altı milyon olduğu hesaplanmaktadır. 1914 yılında yapılan sayımda Osmanlı topraklarındaki Ermenilerin sayısı 1.221.850’ydi. İstanbul, Bursa, Kütahya ve Aydın’a tehcir edilenlerin toplam sayıları ise 167 bin 778.

1914 Çanakkale’de İngiliz denizaltıları Osmanlı zıhlılarını torpillemeye koyulurlar, Irak cephesinde yine İngilizler Basra’yı işgal ederler, Sina-Filistin cephesinde savaş devam etmektedir. Kafkas cephesinde doksan bin asker donarak ölürken, Karadeniz’de Rus donanması Trabzon’u, Hopa’yı topa tutar. 1915’in 25 Nisan’ında müttefikler Çanakkale’ye asker çıkartır, 13 Nisan’ında Ermeni alayları destekli Rus orduları Van’a, Muş’a, Bitlis’e girerler.

24 Nisan “Genocide” günü

İlk işlerinden birisi bölgeye bir Ermeni idare amiri atamaktır ki, varlık nedeni Amerikan Ermeni Gençlik Federasyonu’nun Daşnakların “en eşsiz yiğitliği” dediği 1894’ün “intikamını” almaktır. İzleyen katliamı betimlemeye kalem gitmez. Osmanlı yönetimi Azerileri hatırlatır bir tevazuuyla Ermeni Patriği’ne Müslüman kıyımına son verilmesi çağrısında bulunur, cevap gelmez. 24 Nisan 1915’te ülkedeki Ermeni örgütleri kapatılır, iki bin küsur yönetici tutuklanır ki, günümüzde “Ermeni Genocide” günü olarak yaşatılan gün, bu gündür. Yaklaşık bir ay kadar sonra çıkartılan iki maddelik MUVAKKAT KANUN’un tam metni ise şöyledir:

1) Vakt-i saferde ordu, kolordu ve fırka kumandanları ve bunların vekilleri ve müstakil mevki kumandanları ahali tarafından herhangi bir suretle evamir-i hükümete ve müdafaa-i memlekete ve muhafaza-i asayişe müteallik icraat ve tertibata karşı muhalefet ve silahla tecavüz ve mukavemet görürlerse hemen kuvay-i askeriye ile en şiddetli surette tedibat yapmaya ve tecavüz ve mukavemeti esasından imha etmeye mezun ve mecburdurlar. 2) Ordu, kolordu ve fırka kumandanları icabat-ı askeriyeye mebni veya casusluk ve hıyanetlerini hissettikleri karyeler ve kasabat ahalisini münferiden veya müctemian diğer mahallelere sevk ve iskan ettirebilirler.

27 Mayıs 1915 tarihli Muvakkat Kanun, 1 Haziran 1915 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanır ve yürürlüğe girer. Metnin hiçbir yerinde belirgin bir etnik grup belirtilmez, “tehcir” kelimesi bile yoktur. Göçmenlerin sevk, yerleştirme, geçim vb. ihtiyaçlarının karşılanması için tahsis edilen fon, sadece 1915-1916 yılında 255 milyon kuruş gibi bir meblağdır. Ne ki, cephede asker arpa yer, ordunun yegâne ulaşım vasıtası katırlar açlıktan kolonlarını kemirirlerken, hükümetin nakledilen Ermenilerin can ve mal güvenliklerinin, iaşe, ibate ve can güvenliklerinin sağlanmasına ilişkin emirlerinin çoğunlukla kağıt üstünde kalması kaçınılmaz olur. Kafileleri döner açlık vurur, döner yolların zor koşulları vurur, döner iklim şartları vurur, döner tifo, tifüs, çiçek vurur, döner Ermeni fedayilerinin yıllar yılı kan kusturduğu muhtelif aşiretler vurur; sonuç bir insanlık dramıdır ki, kahretmesine kahreder ama asla Ermeni kafilelerinin yerine, Türk ya da Kürt Müslüman kafilelerini görmek isteyecek kadar değil.

Orhan Pamuk’a gelince: Teessüf ettiğim, Pamuk’un Müslüman ve Türk kimliğinin son artıklarından kurtulma, Avrupalı düzene entegre olma azmi değil, bunu çok gördük. Teessüf ettiğim, Pamuk’un Batı medyası nezdinde inanılırlık ihdas etme çabası içinde Türkiye’yi Batı medeniyetinin anti-tezi olarak küçümsemesi de değil, bunu da çok gördük. Teessüf ettiğim, özetleyegeldiğim faciaya rağmen yaşayakalmakta başarılı olmaktan gayrı bir ayıbı olmayan Türkiye’nin şamar oğlanı yapılmasına seyirci kalmaktan öte yüreklendiriyor olması. Teessüf ettiğim, bir Türk yazarının başarısından duyduğum keyfi böylece boğazıma tıkarken, bu toprakların insanlarının Batı kamuoyu nezdindeki başarılarının hemen her zaman liyakat dışında birtakım pazarlıklara tabi olduğu şeklindeki sakatlayıcı duyguyu bir kez daha hortlatmış olması.

—————–

(23) 1856-1924

(24) Katchaznuni N., The Armenian Revolutionary Federation has nothing to do anymore, Baku, 1990, s. 12

(25) “We were befogged”

(26) “we were so mesmerized by ourselves that we didn’t understand the reality and fell into a reverie”

(27) Vartan Gregorian Professor of History, Brown University September, 1996.

h1

Politika Budur

Ekim 13, 2006

politika budur

Bir bürokrat yoksul bir adamı ziyarete gitmiş demiş ki :
Senin oğlana bir eş bulalım zamanı geldi artık adam : “Ben hayatımda  oğlumun işine karışmadım.” demiş. Bizim bürokrat : ” Ama demiş bu kız Rahmi Koç’un kızı” deyince,
Adam: “a  aaa ..tamam o zaman” demiş ve durumu kabul etmiş”

Sonra  bizim bürokrat Rahmi Koç’un evine gitmiş : “Kızınız için  harika  bir koca adayı buldum” demiş. Rahmi Koç şaşırarak ” ama benim kızım daha çok küçük” diye itiraz etmiş. Bürokrat ” ama bu genç adam Dünya Bankası’nda başkan yardımcısı” deyince.
Rahmi Koç “a aaa… tamam o zaman” diyerek duruma hemen razı oluvermiş.

Sonunda bizim bürokrat Dünya Bankası başkanını ziyarete gitmiş ve demiş ki “Başkanım, size harika bir başkan yardımcısı adayı buldum”  Başkan ” İyi ama benim zaten ihtiyacımdan fazla yardımcım var” deyince bürokrat :  “Ama bu Rahmi Koç’un damadı” demiş.  Başkan da ” a aaaa… tamam o zaman” demiş .

h1

Duble Sıfır

Ekim 13, 2006

duble sifir