Archive for 19 Oct 2006

h1

Nasılsınız?

Ekim 19, 2006

nasılsınız

“Nasılsın? İyi misin?” diye sordu annem. “İyiyim” dedim; âdettendir ya…

Kısa süren telefon konuşmasının ardından, nereden esinlendiğini bilemediğim bir düşünce huzursuzluk verici bir saplantı halinde saatlerime mal oldu.

Otuz yedi yaşımdayım ve bu yaşıma kadar bir kez olsun “Mutlu musun?” diye sormamıştı. Ne kadar düşünsem de anımsayamadım. Eminim ki sormuş olsaydı hatırlardım.

“İyi” olmakla “Mutlu” olmak arasındaki fark… Meğer ne büyükmüş.

Tut ki üç yaşında bir çocuğun var. Mesâi saatlerinde ona bakabilecek bir bakıcı arıyorsun. İki aday buldun. Birinci aday çok titiz. Uyku saatleri konusunda despot, yemek zamânı ve dengeli beslenme konusunda ise bir uzman. Hijyen desen ondan sorulur.

İkinci bakıcı ise sanırım biraz zıpır. Zeki bir kıza benziyor. Bebek onu daha çok sevdi. İyi anlaştılar.

Hangisini tercih ederdin?

İlk bakıcıyı seçersen çocuğun sağlıklı olur. Temiz bir ortamda düzenli bir hayat sürer. Dengeli beslenir, zekâ gelişimine yararı olacak oyunlar oynar. İyi olur yani.

İkinci bakıcıda ise üşüyüp hasta olabilir. Çikolata, dondurma, cips ve benzeri abur cuburla beslenme riski söz konusudur. Eve döndüğünde çamurlara bulanmış, kum havuzunda tepinmekten giysileri kum içinde kalmış, paçaları ıslak bir çocukla karsılaşabilirsin. Gün boyu çığlık çığlığa kahkahalar atmaktan bitkin düşmüş yavrunu, halının üzerinde uyumuş kalmış bulabilirsin.

Geçirdiği harika günün gülümsemesi, uykuya teslim olmuş yüzündedir; kim bilir hangi burun üstü çakılmadan armağan alnındaki çizikler ve son çikolatanın dudağının kenarında kalmış lekesi de… Bebek mutludur.

Bir bebek söz konusu ise eminim ki çoğunluk ilk bakıcıyı tercîh edecektir. Peki ya bu yazıyı okuyan sen… Mutlu musun? İyi misin? İkisi birden olabilir misin? İyi düşün ve kendine karsı dürüst ol.

Bu aralar annem, evlenmem konusunda üzerimdeki baskılarını artırdı. Bir yığın aday bulup karşıma dikiliyor. Adaylar ona göre mükemmel. Evinin kadını olabilecek, beni derleyip toparlayacak, hayatımı düzene sokacak kızlar. Tabii ki kişilikleri de aynen öyle. Hepsi öncelikle birer anne adayı. Eş değil, yoldaş değil. “Keşke anne olacağımıza, öncelikle bir sevgili ve bir eş olabilseydik” diyecekleri yaşlarına henüz gelememişler. O geri dönüşü olmayan zamana…

Anneme rest çektim. Mutluluğu seçiyorum. Açlıktan ölmeyecek kadar yiyeceğim. Canım istediğinde uyuyacağım. Ertesi gün iş yerimde uykusuzluktan gebereceğim. Parasız kaldığımda rakı veya bira yerine ucuz şarap içeceğim. Hayatımla ilgili hiçbir plan yapmayacağım. Hafta sonlarımda ve tatillerimde sadece olmak istediğim yerde olacağım. Çocuğumu ikinci bakıcıya vereceğim ve tekil şahıs kipiyle kurduğum tüm bu cümleleri çoğul yapabilecek kadına elimi uzatacağım.

İktisat teorisi: Ders 1, yas 35: Sermaye belirsizliğinde, günlük kâr esasına dayalı ticari yöntemler geçerlilik kazanır.

Ömürden daha belirsiz bir sermaye var mıdır?

O halde: Bu gün, yarından arttırdığımla yetinmeyeceğim; yârına, bugünden arttırdığımı bırakacağım.

Sorumsuz olduğumu düşünenlerle musalla taşında dalgamı geçeceğim:
“Nasılsın? İyi misin?”
“İyiliğin ölçütü soruyu sorana göre değişir. Sana göre iyi değilim anne ama mutluyum.”

PEKİ, YA SİZ?

h1

Obladi Oblada

Ekim 19, 2006

obladi oblada

Desmond has a barrow in the market place…
Molly is the singer in a band…
Desmond says to Molly “girl I like your face”
And Molly says this as she takes him by the hand…
Obladi oblada life goes on brahhh…
La-la how the life goes on…
Obladi Oblada life goes on brahhh…
La-la how the life goes on.

Desmond takes a trolley to the jewelry store…
Buys a twenty carot golden ring…
Takes it back to Molly waiting at the door…
And as he gives it to her she begins to sing…
Obladi oblada life goes on brahhh…
La-la how the life goes on…
Obladi Oblada life goes on brahhh…
La-la how the life goes on.

In a couple of years they have built a home sweet home,
With a couple of kids running in the yard,
Of Desmond and Molly Jones…

Happy ever after in the market place…
Desmond lets the children lend a hand…
Molly stays at home and does her pretty face…
And in the evening she still sings it with the band…
Obladi oblada life goes on brahhh…
La-la how the life goes on…
Obladi Oblada life goes on brahhh…
La-la how the life goes on.

In a couple of years they have built a home sweet home,
With a couple of kids running in the yard,
Of Desmond and Molly Jones…

Happy ever after in the market place…
Molly lets the children lend a hand…
Desmond stays at home and does his pretty face…
And in the evening she’s a singer with the band…
Yeah, Obladi oblada life goes on brahhh…
La-la how the life goes on…
Yeah, Obladi Oblada life goes on brahhh…
La-la how the life goes on.

And if you want some fun…
Take Ob-la-di-ob-la-da

The Beatles

h1

Ben Hep Bana Söyleneni Yaparım

Ekim 19, 2006

ben hep bana söyleneni

İlkokul arkadaşıma Bandırma-İstanbul vapurunu beklerken rastladım. Öpüştük, hal hatır sorduk.

-Ne yapıyorsun, dedim?

-Her zamanki gibi, bana söyleneni yapıyorum, dedi.

-Bu ne demek?, diye sordum.

-İlkokuldan beri öyle öğrettiler, ben de hep bana söylenenleri yapmaya alıştım, diye cevap verdi.

Şikayet etti:

-Zaten, bugüne dek kendi arzuladığım hiçbir şeyi yapmadım.

Baktım, yaş 50!

Kendi istediklerini yapmaya ne kadar vakti var, Allah bilir!

Üstelik, ‘50 yıldır başkalarının dediklerini yapan bir insan kendi istediklerini yapmayı bu yaştan sonra öğrenebilir mi?’, diye düşünmeden edemedim.

* * *

Bu arkadaşım sınıfın en zeki öğrencisi idi. Her hali ile ortalamadan çok başka bir yapıdaydı. Yurtdışında doktora yaptı. Şimdi üst düzey yönetici. Sohbet etseniz, keskin bir zekanın ürünü olarak yaptığı esprilerin tadına doyamazsınız. Gözlemlerine hayran kalırsınız.

Ancak, ‘bugüne dek istediğim bir şeyi yapmadım’, diyor.

‘Her zamanki gibi bana söyleneni yapıyorum’.

Neden?

Onu, beni, bizleri öyle formatladılar da ondan!

* * *

Bir anısını anlattı. İlkokulda okurken bir gün yolda öğretmenimize rastlamış. Görmezden gelmiş. Zira, öğretmen onun hep kulaklarını çekerdi. Sınıftaki her türlü melaneti ondan bilirdi. ‘Bu sefer görmezden gelirsem, belki yırtarım’, diye düşünmüş.

-Ancak, başaramamış. Öğretmen önüne çıkmış. ‘Vay beni neden görmezden geliyorsun?’, diye bir kez daha kulaklarını çekmiş!

* * *

İki saatlik vapur yolculuğu sırasında görüşemedik. Yolculuk bitince yanıma geldi.

-Uyumuşum, dedi.

Ben de:

-Sen zaten ilkokulda da derste uyurdun, dedim.

Hep ona söyleneni yapma huyu gibi gündüz uyuma huyu da değişmemiş.

Tenefüslerde o kadar azardı ki, derslerde yorgunluktan uyur kalırdı!

Bir gün ‘kulakçı öğretmenimiz’ onu ders sırasında yattığı derin uykusundan uyandırdı.

Mahmur mahmur gözlerini ovuştururken, öğretmenin ondan kara tahtadaki yazının imla hatalarını düzeltmesini istediğine karar verdi ve tahtada bu düzeltmeleri yapmaya başladı!

Herhalde, rüyasında Türkçe dersi yapıyordu!

Ayrıldıktan sonra düşündüm. Acaba, 40 yıl önce öğretmene yaptığı gibi, beni de görmemezlikten gelmeye mi çalışmıştı?

Ben de onun gözünde ‘kulak çeken’ mi idim?

* * *

Bana ‘1960′ların Ankarası’nı yaz’, dedi.

Ben de ‘bir kaç haftadır, öyle yapıyorum!’, diye yanıtladım.

Bizi formatlayan Ankara!

Bizi birbirimizin tıpa tıp birbirine benzeten Ankara!

Fotokopi makinesi Ankara!

40 yıl evvelin Ankarası gri suratlı binaların, boynuzlu troleybüslerin, radyonun temel eğlence-bilgilenme aleti olduğu, sinemanın lüks sayıldığı, tek tük kebapçıların ağzımızın suyunu akıttığı, futbolun sahada değil, sokakta oynandığı, aşkın ayıp sayıldığı bir şehirdi.

Şimdi rengarenk!

Ancak, Ankara’nın 40 yıldır değişmeyen bir yönü var!

Ankara adama ‘nasıl bir adam olması gerektiğinı’ öğretir.

Memur şehri Ankara, hali ile, 40 yıldır insanlara ‘nasıl iyi memur olunur!’, bunu öğretir.

Türkiye’de mutlu olmanın sırrını Ankara öğretir:

‘İtirazsız emir almak! Soru sormamak!’

40 yıldır Ankara’da her şey değişmiştir.

Bir tek şey istisna!

-Her şeyin en iyisini Ankara’daki bürokratlar bilir.

* * *

‘Senden yardım ister her düşen dara,

Yetersin onlara güzel Ankara!’

* * *

Soruyorum: Sınıfın en zeki öğrencisi, bugüne kadar hep kendine söyleneni yapmışsa, 50 yaşından sonra kendi istediğini yapmayı öğrenebilir mi?

Ayrıca yine soruyorum: Bu ülkeyi her kademede yönetenler çoğunlukla ‘kendine söyleneni yapmayı öğrenmiş’ kişiler ise, bu ülke yönetiliyor mu?

Cüneyt Ülsever

h1

Türkiye’de Yazar Olup da Apolitik Olmak Mümkün Mü?

Ekim 19, 2006

Türkiye de yazar olmak

Türkiye’de edebiyatçı olmak, eğer ki kendini yazmaya adamışsan bir ömür boyu, ister istemez ‘kamusal’ ve ‘politik’ olmak demektir. Diyelim ki siz bir yazar olarak ne kamusal olmak istiyorsunuz ne de politik. Hatta asosyal birisiniz. Çekilmek istiyorsunuz kovuğunuza ve sadece ve sadece yazmak. Olsun varsın.

Kovuğunuzda sakin kalamazsınız. Bu memleket hem politikleştirir hem kamusallaştırır yazarlarını, bazen onlara rağmen yapar bunu. Böylelikle, sanatı üzerinden değil de, bir ‘toplumsal algı’ merceğinden bakılır yazara daima, iç politikadaki iniş çıkışların ışığı altında. Yazı değil yazar odaklıdır edebiyat ortamımız. Bu yüzden, yazarları değerlendirken dahi metinlerden ziyade, kitaplardan ziyade, doğrudan doğruya kişiler konuşulur. Görünüşleri, sözleri, hatta fotoğrafları üzerinden edebiyatçılara not verilir. Not dediysek, ifrat ve tefrit arasında gidip gelir değerlendirme. Ya yüceltilir ya yerin dibine geçirilir yazar. Futbol takımı tutulur gibi tutulur yazarlar da. Ya ‘filancacı’ sınızdır ya da ona karşı. Topyekün yanında ya da topyekün karşısında. Düşünce sistematiğimiz mutlakiyetçi olduğu için bir yazarın belki bir kitabını sevmeyip bir başka kitabını çok sevebileceğimiz ihtimaline yer vermeyiz. Ya büsbütün severiz ya büsbütün reddederiz.

Bu memlekette yazarları değerlendirirken hemen her faktöre bakılır da, ne hikmetse bir tek şu en temel faktöre, yani o yazarın kalemine, kaleminin yetkinliğine bakılmaz. Epi topu kaç kişi var ki tutkuyla, sadakatle, heyecanla ve inadına kitap okuyan? Ne de olsa biz milletçe kitaplardan ziyade siyaset konuşmayı severiz. Hem daha kolay, hem daha zahmetsiz. Kitap konuşabilmek için zahmete girmek lazım, alıp okumak, yalnız kalıp düşünmek, yeni yeni konulara kafa yormak lazım. Siyaset ise serbest atış bölgesi. Ücretsiz, zahmetsiz! Herkesin her şeyi rahatlıkla söylediği bir mecra. Dolayısıyla yazarları tartışırken katiyen onların bulunduğu ’sanat ve edebiyat’ kulvarına gitmeye zahmet etmez, eserlerini irdeleme gereği duymayız. Onun yerine yazarları alanlarından çekip çıkarır, illa ki siyaset arenasına sokarız. Orada kim kime dum duma zaten. Patakla pataklayabildiğin kadar. Bu memlekette çok güzel yazar pataklanır siyaset arenasında.

Türkiye’de edebiyatçıların apolitik olmak gibi bir lüksü yok. İsteseniz de istemeseniz de bu memleket politikleştirir yazarlarını. Hem de damla damla değil, hızlı hızlı, arşın arşın. Siyaset edebiyattan böylesine önde geldiği için, bir yazarın kitaplarını okumadan da hakkında kanaat sahibi olunabilen bir yerdir Türkiye. Öyle ki insanlar hiç mi hiç okumadıkları yazarlar hakkında gayet yerleşmiş kanaatlere sahiptirler. Bir edebiyatçıyı, kaleminden tek satır dahi okumadan değerlendirmekte sakınca görmez nice okur. “Hiç okumadım ama filancanın iyi bir yazar olduğunu düşünmüyorum…” kabilinden cümleleri rahatlıkla duyabileceğiniz topraklardır burası. Yazarların yazıları üzerinden değil kamusal kimlikleri üzerinden değerlendirildikleri bir yerdir Türkiye. Hal böyle olunca edebiyatınızdan ziyade siyasetinizle gündeme gelir ve öyle akılda kalırsınız. Kimsenin edebiyat okumaya vakti yok, niyeti yok. Has edebiyat okuru bir avuç. Siyasetin gürültüsü öylesine çığırtkan ki bastırıveriyor edebiyatın sesini.

Amerika-Türkiye seyahatlerim esnasında sıkça yaşadığım bir ‘kimlik bölünmesi’ bu. ABD’de yapılan söyleşilerde ekseriya sanat ve edebiyat soruluyor bana. Türkiye’deki söyleşilerde ise ekseriya siyaset! ABD’de hem okurlar hem de sizinle söyleşi yapan gazeteciler, edebiyatçılarla temel olarak ‘yazı odaklı’ bir ilişki kuruyorlar. Bizde ise neredeyse yazı hariç her şey! Arada kaynayan, gümbürtüye giden edebiyat oluyor hep. Uğruna bir ömür harcadığınız kitaplarınız, romanlarınız, eserleriniz oluyor.

Elif Şafak
 

h1

Düşünceler

Ekim 19, 2006

düşünceler

Dil, yırtıcı bir hayvana benzer. İpini biraz gevşettin mi ısırır - Hz. Ali

Bir insan sabahleyin gerçeği görmüşse, akşama üzülmeden ölebilir. - Konfüçyüs

Zamanımızda üç nükte ile bir yalan, yazar olmaya yetiyor maalesef. - Lichtenberg

Ben alimim diyen, cahilin ta kendisidir. - Hz. Ömer

Bazı insanlar koca kainatı bilirler de kendilerini bilmezler - La Fontaine

En zor bilim kendini bilmektir. - Unamuno

Derin olan kuyu değil, kısa olan iptir. - Atasözü

Kötüden daha iyi olmak, iyi değildir. - Seneca

Hiddetliyken hiçbir şey yapma.
Fırtınaya yelken açılır mı? - Abdülkadir Geylani

Dürüst, temiz, bir insan kendine düşmanlar edinmeksizin hiçbir adım atamaz. - H. Hesse

Duvar gölgesi, ağaç gölgesinin yerini tutmuyor. - Metin Üstündağ

h1

ABD Yardımının İç Yüzü

Ekim 19, 2006

abd yardınının iç yüzü

ABD’nin askeri yardımlar da dahil 1992–1994 yılları arasında Türkiye’ye toplam 2 milyar 441 milyon dolar yardımda bulunduğunu ve bu yardımın kapsamı içinde; Türkiye’deki Amerikan okulları ve hastanelerine yapılan yardımların da bulunduğunu…

Buna karşılık aynı ülkeden 1992–1994 yılları arasında 6.7 milyar dolar ödeyerek silah ve malzeme satın aldığımızı ve malzemelerin büyük bir kısmının da ABD’nin ihtiyaç fazlası olarak  “askeri yardım” adı altında bize verdiği silahların yedek parçalarının teşkil ettiğini…

Biliyor muydunuz?

h1

Bir Hint Masalı

Ekim 19, 2006

bir hint masalı

Bir Hint masalına göre, kedi korkusundan devamlı endişe içinde yaşayan bir fare vardır. Büyücünün biri fareye acır ve onu bir kediye dönüştürür. Fare, kedi olmaktan son derece mutlu olacağı yerde bu kez de kopekten korkmaya baslar. Büyücü bu kez onu bir kaplana dönüştürür. Kaplan olan fare, sevineceği yerde avcıdan korkmaya baslar. Büyücü bakar ki, ne yaparsa yapsın farenin korkusunu yenmeye imkân yok. Onu eski haline döndürür. Ve der ki, “Sen cesaretsiz ve korkak birisin. Sende sadece bir farenin yüreği var. O yüzden ben sana yardım edemem.”

h1

Special Program

Ekim 19, 2006

special program