
Zaman harekete verilen bir isimdir..
Ve senin hareketin zamana o rengi verir.


Romanya`da yaşayan Tarih Profesörü Mustafa Mehmet, 1957 yılında ünlü şair Nazım Hikmet`le ilgili ilginç bir anısını anlatarak bir hatırayı gün yüzüne çıkardı.
1957′de Nazım Hikmet Romanya’nın davetlisi olarak Bükreş e gelmişti. İsteği üzerine Bilimler Akademisinden beni buldular. Nazım Hikmet’in kaldığı otele gittim. Açık olan radyosundan Türkiye’yi dinliyordu. Sohbet sırasında saatine bakarak bana bu gece Kadir Gecesi’ dedi ve benden kendisini Türklerin bir araya geldikleri camiye götürmemi istedi. Ben o gecenin Kadir Gecesi olduğunun bile farkında değildim. Bir an tereddüt ettim ama Nazım’ın ricası Romanya’da bir emirdi. Rus eşi Vera, ben ve Nazım taksiyle caminin bulunduğu semte yöneldik. Arabayı rica ve minnetle caminin bulunduğu parka sokabildik. Biz camiye girdiğimizde Türkler mevlit okuyorlardı. Nazım mevlidi dinlerken coştu ve cemaate hitaben bir konuşma yaptı. Konuşmasında: ‘Ben komünistim ama sizin burada bir araya gelmeniz beni çok duygulandırdı’ dedi. O sıralarda kalp yetmezliğinden muzdarip olduğundan ben heyecanlanmasından dolayı bayağı endişelendim. Gerçekten de endişelerim yerindeydi. Kaldıkları otele dönerlerken ünlü şairin rahatsızlandığını da belirten Prof. Mehmet, `Kaldığımız otele giderken yol üzerinde bir köprü vardı. Burayı geçerken bana `kardeşim ben ölüyorum` dedi. Acilen otele gittik. Koskoca Nazım Hikmet`i kanapeye yatırdık. Meğer kalp spazmı geçirmiş. Eşinin verdiği ilaçla kendine geldi` diye anlattı.


I’ve been down and
I’m wondering why
These little black clouds
Keep walking around
With me
With me
It wastes time
And I’d rather be high
Think I’ll walk me outside
And buy a rainbow smile
But be free
All free
So maybe tomorrow
I’ll find my way home
So maybe tomorrow
I’ll find my way home
I look around at a beautiful life
Been the upperside of down
Been the inside of out
But we breathe
We breathe
I wanna breeze and an open mind
I wanna swim in the ocean
Wanna take my time for me
All me
So maybe tomorrow
I’ll find my way home
So maybe tomorrow
I’ll find my way home
So maybe tomorrow
I’ll find my way home
So maybe tomorrow
I’ll find my way home
So maybe tomorrow
I’ll find my way home
So maybe tomorrow
I’ll find my way home
Stereophonics


Muhafazakârlıkla devrimciliği bir kazanda kaynatabilecek tek olgu “demokratlık” tır. İktidardakiler, dini rehber edinerek muhafazakâr demokrat olunabileceğini kimseyi kandıramadıkları gibi, anamuhafettekiler de ülkenin tümünü kavramaya değil de muhalefette kalmaya fit oldukları için devrimci mirası yiyip tüketmekten ileri gidememişlerdir. Bugün Meclis çoğunluğunun % 95′ini oluşturan iktidarla anamuhalefet partisinin her ikisi de “demokratlık cesaretini, olgunluğunu, özveri ve uzak görüşlülüğünü” gösteremedikleri için, her ikisinde de tahterevallinin diğer ucu yere çakılmıştır. O yüzden ben diyorum ki, muhafazakârlıkla devrimciliği bir arada tutabilecek yegâne güç demokratlıktır. Demokratlık çimentosu da uçlara saplanıp kalmadığı gibi, uçları da kavrayıp kapsayacak kadar güçlü bir olgudur. Elbette ki demokratlık bedel ister ve her babayiğidin kârı değildir.
Bu ülkenin Kürtler için siyaset yapan Türklere, Aleviler için siyaset yapan Sünnilere, dindarlar için siyaset yapan ateistlere, yoksullar için siyaset yapan zenginlere ihtiyacı vardır. Çünkü bu ülkenin Türkleri Kürtlerine, Sünnileri Alevilerine, laikleri dindarlarına, zenginleride yoksullarına borçludur. Ayrıca kimse unutmasın ki Türkiye’nin Sünnisi Suudi Sünnisi’ne, Alevisi İran Şiisi’ne, Kürt’ü Irak Kürt’üne benzemez.
Binlerce yıldan beri bir kazanda kaynayan her türden renk Anadolu’yu oluşturur ve bize lazım olan da eşitlik, özgürlük ve adalettir. Dünya coğrafyasındaki yerimizi yüzyıllardan beri “Avrupa” olarak belirlemişiz. Avrupa Birliği fikriyatı, bedelini çoktan ödediğimiz bir özgürlük projesidir. O projeyi yürütmek, akıl ile ikrarı rehber edinmek, bu ülkenin onurunu da çıkarını da savunan birileri önümüze düşecekse biz de peşine takılmaya hazırız.
Dr. Yaşar Yılmaz


Acaba kadınların kafası gerçekten erkeklerinden farklı mı çalışıyor? Kadınların özellikle bilimsel konuları kavrama ve değerlendirme yeteneğinin erkeklere göre zayıf olduğu bir gerçek mi? Hatta biraz daha ileri gidip, edebiyatta ve insani bilimlerde de kadının erkeklerle boy ölçüşemeyeceği söylenebilir mi?
Altı dalda verilen Nobel Ödüllerini’ni alanların tümü erkekti geçen yıl. Peki, kadınların Nobel’den uzak tutulması son yıllara özgü bir olay mı?
Hayır değil. 1901 yılından beri verilmekte olan Nobel Ödülleri’nin cinsler arasındaki dağılımına baktığımızda, inanılması zor bir tablo çıkıyor karşımıza. Bu yıla kadar Nobel Ödülü’nü kazananların 731’i erkek ve yalnızca 32’si kadın. 18 ödül de çeşitli kuruluşlara verilmiş. Nobel Ödülü’ne layık görülen erkeklerin sayısı kadınların 22 katı.
Bugüne dek 2 kadın Fizik Ödülü, 3 kadın Kimya Ödülü, 6 kadın Fizyoloji – Tıp Ödülü, 10 kadın Edebiyat Ödülü, 12 kadın Barış Ödülü alabilmiş İsveç’teki Akademi’den. Ekonomi Ödülü alan kadın yok. 1950 öncesinde Nobel Ödülü alabilen kadınların sayısı 12. Son yarım yüzyılda da yalnızca 21 kadın alabilmiş Nobel’i.
Nasıl açıklamak gerekiyor? Kadın - erkek eşitlğini sağlamış olmakla övünen, İslam dünyasını bu nedenle geri bulan Batı’nın çifte standart uygulama alışkanlığının yeni bir örneği mi bu yoksa erkeklerle kadınlar arasında bir yetenek farkı mı var gerçekten? Kadınların aklı fiziğe, kimyaya, fizyolojiye ermiyor mu? Edebiyatta da erkekler mi daha yetenekli?
Osman Ulagay


Zamanın birinde iki kardeş varmış. Büyük olanı koskocaman bir çiftliğin sahibi ve köyün ağsıymış. O kadar zenginmiş ki zenginliği başka memleketlerde dahi dillerde dolaşırmış.
Kardeş ise abisinin çiftliğinde karın tokluğuna kar kış, sıcak soğuk demeden çalışırmış. Ortalığın sıcaktan cayır cayır yandığı bir yaz günü küçük kardeş yorgunluktan bitap düşmüş ve bir ağacın gölgesinde uyuya kalmış.
Çok geçmemiş ki abisi kardeşini, ayağındaki koca ayakkabılarıyla sert biçimde dürterek “Kalk iş zamanı uyunur mu? Çalışmayana bedava ekmek yok.” diyerek uyandırmış.
Kardeşi ise ne olduğunu anlamadan şaşkın gözlerle önünde duran abisinin o heybetli cüssesiyle karşılaşmış ve “Abi neden uyandırdın beni? Çok güzel bir rüya görüyordum. Rüyamda büyük bir çiftliğim, yüzlerce atlarım, sayısız hayvanlarım, ucu bucağı gözükmeyen tarlalarım, benim için çalışan yüzlerce işçim, aletlerim ve daha sayamayacağım bir sürü mala sahiptim. O kadar güzel bir rüyaydı ki, keşke uyandırmasaydın da biraz daha tadını çıkartsaydım.” demiş.
Abisi ise alaylı bir ifade ile “Sen” demiş, “Bu saydıklarını ancak rüyanda görürsün. Oysa bak ben bütün bu saydıklarına sahibim, bunların içinde yüzüyorum…” diye cevap vermiş.
Kardeşi ise bilgece bir ifade ile abisine bakmış ve söylediği sözlere pişman edercesine şu sözler dökülmüş kurumuş dudaklarından: “Abi biliyor musun aslında ikimiz de rüya görüyoruz? tek fark, benim rüyam gözlerimi açınca bitiyor, senin rüyan ise gözlerini kapatınca bitecek…”
İllüstrasyon: Cem Kızıltuğ