
Tanımadığın
Kasım 7, 2006
Siyasi ve kültürel jargonumuzun temel kavramlarından birini teşkil eden ‘xenophobia‘, ‘yabancı düşmanlığı’ olarak çevrilebilir gündelik dile. Ancak bu çeviri, mesela Türkiye özelinde, illa da ‘Türkiye vatandaşı olmayanlara yönelik bir düşmanlık’ gibi algılanmamalı.
Bundan çok daha kapsamlı ve katmanlı bir etki alanı yaratabilir xenophobia. Belki de çok daha doğru bir çeviri ‘yabancı olan, yadırganan her şeye düşmanlık’ olmalı. Xenophobia, toplumların önemli dönüşümlerden geçtikleri tarihsel dönemeçlerde ve ekonomik darboğazlarda ivme kazanır, yandaşlarını artırır. En çok cehaletten beslenir, propaganda vasıtasıyla palazlanır, yayılır. Sorgulanmadan kabul edilen dogmalar, içselleştirilen kültürel kodlar ve toplumsal önyargılar canla başla hizmet eder xenophobia’ya… Mademki insan tanımadığından, anlayamadığından korkar; mademki bilgi eksikliği empati eksikliğini de beraberinde getirir, cehalettir yabancı korkusunu en derinden besleyen.
Masum gibi görünen espriler, şakalar ve bilhassa genellemeler Öteki hakkında yapılır. Kaç kez işittim bu lafları. ‘Yahudiler cimri olur’, ‘İngilizler soğuk olur’, ‘Almanlar çocuk sevmez’, ‘Batılılar aile nosyonundan yoksundur’, … gündelik yaşamın içinde sıkça duyulur bu laflar. Tabii Türkler hakkında da bol bol genelleme üretilir Batı’da. Karşılıklı işler kalıplar. Masum gibi görünürler ilk başta, zihinlerimizi perdeler, görüş alanımızı daraltırlar oysa. Poulantzas’ın dediği gibi masum kavram yoktur son tahlilde, hele ki böylesine ‘duygu ve yargı yüklü’ olunduğunda… Bunları söyleyen insana sorsanız, “hayatında kaç Yahudi’yi, kaç Alman’ı, kaç İngiliz’i yakından tanıdın?” Keza Türkler hakkında genelleme yapabilen bir Batılıya sorsanız “hayatında kaç Türk dostun, arkadaşın oldu?” Ne hikmettir ki, ne kadar az tanırsa bahsettiği topluluğu o kadar rahat genelleme yapar insan. Cevap ya ‘hiç’tir ya da en iyi ihtimalle ‘birkaç kişi’. “Peki epi topu birkaç kişi tanımakla nasıl bu kadar kallavi genellemeler yapabilirsin?” desek, üstelesek, duyup duyacağımız tek bir yanıt var: sessizlik. Demek ki birebir hayat tecrübesinden çıkmıyorsa bu kültürel saptamalar, nereden geliyorlar dilimize, zihnimize?
Kendini diğerlerinden kesinkes ayırmak, başka kültürden ya da milletlerden ya da gruplardan daha farklı, daha üstün olduğuna ve bu vasıfları doğuştan edindiğine inanmak… Bunu yaparken kendini sadece ve sadece tek bir kültürün parçası olarak görmek, bir ‘dünya vatandaşı’ olarak algılamayı reddetmek. Ötekine sadece kayıtsız ya da mesafeli kalmak değil, uzaktan uzağa, bilmediğin halde bilircesine, bilgisizliğini genellemelerle örterek, sürekli tepki duymak, diş bilemek… Sadece oryantalizm tezi ile değil, çok yönlü bir entelektüel olarak ele almak ve bu ışıkta bakmak gereken Edward Said’e göre, böylesi bir ‘duygusal tepkisellik’ ve abartılı bir geçmiş fetişizmi, xenophobia’ya hizmet eder. Türkiye, kültürel, siyasi ve toplumsal dönüşümden geçiyor. Bu geçiş süreci dinamik ve yaratıcı olduğu kadar xenophobia’nın artmasına da elverişli bir zemin teşkil ediyor. Bu dönemeçte kendi zihinlerimizdeki önyargılarla yüzleşebilir ve artan xenophobia’ya karşı tavır alabilirsek ancak tam anlamıyla demokratik, olgun ve kendine güvenen bir toplum olabileceğiz.
Elif Şafak