Archive for 14 Nov 2006

h1

Seven Ne Yapmaz?

Kasım 14, 2006

seven ne yapmaz

Kamera usulca yaklaşır genç adama. Gözleri dolmuştur ve bakışları hala o bilinmeyen yerdedir. Sonra değişir kadr: Bir orkestra gelir görüntüye. Klarnette Münir Ozkul, çelloda Sami Hazinses, borazanda Ergun Köknar vardır. Esin Engin ise vokal yapmaktadır.

Gel öldür bu ömür, böyle tükensin…
Sana bin can feda seven ne yapmaz…
Bu gönül uğruna neye katlanmaz.
Öl desen ölürüm, seven ne yapmaz.

http://www.youtube.com/watch?v=cHMJ-umeZiQ

h1

Katchur Khan

Kasım 14, 2006

gitans

Bugüne kadar “empeüç” bölümünde daha çok akustik ve 60′lı yıllara ait parçalara yer verdik..Bugünden itibaren ara ara etnik (yerel) müziklere de yer vereceğiz..İlk örnek çingenelere ait bir çalışma..Umarım hoşunuza gider..İyi dinlemeler..

Satırarası

h1

Koleksiyoncu

Kasım 14, 2006

koleksiyoncu

Kıyılar boyunca yürüdün yıllar yılı,
Çakıl taşları topladın ve midye kabukları…
Geçip gitmesin diye günler
Çekmecelerde sakladın

Topladığın onca pul, kibrit, taş, kabuk
Bir kıyamet gününde gelip seni bulacaklar;
“İşte!” diyecekler “bizi biriktiren çocuk”
Ellerinden öpecekler.

Üstün Dökmen

h1

Kadın Her Yaşta Güzeldir

Kasım 14, 2006

kadın here yaşta güzledir

Aynalarla barışıksa
Derli toplu ve de şıksa
Merhametli kalp taşırsa
Mutluluğu biliyorsa
Kadın her yaşta güzeldir…

h1

Cizreli Eb-Ül-İz

Kasım 14, 2006

otosusistemi

Bu bilim adamı çağımızdan yüzlerce yıl önce keskin zekası ile elektrik kullanmadan sadece su ve mekanik parçalarla çalışan makineler yapmış ve günlük hayata geçirmişti. Adı Cizreli Eb-ül-İz olan bu mucit bundan 800 küsur yıl önce 1100–1200 yıllarında yaşadı. Dolayısıyla Eb-Ül-İz bütün icatlarını Leonardo’dan tam 150 yıl önce yapmış ve kitaplaştırmış.

Selçuk Türkleri zamanından bahsediyoruz. Bu inanılmaz öykünün tek kanıtı yüzyıllara dayanmış ve müthiş icatların resimleriyle dolu orijinal kitabın el yazması kopyaları. Her zamanki gibi biz kendi bilim adamımızı tanımazken yurtdışında bilimsel kürsülerde ve tüm bilgisayar / sibernetik kitaplarında su mekaniği referanslarda yer alıyor. Tarih bize neler söylüyor? Artukoğulları Güneydoğu Anadoluyu fethederler. Şimdiki Mardin , Cizre’de buluşlar yapan Abdülaziz İsmail bin Razzaz başkent Diyarbakır’a çağrılır. Yirmibeş yıl boyunca üretir ve üretir. Hükümdarların büyük takdirini toplar ve hükümdar (Eb’ül Feth Mahmut İbn-i Mahmet İbn-i Karaaslan . Ne uzun isim değil mi?-) tarafından bu kitabı yazmakla görevlendirilir. Verimli hayatının büyük başarılarına karşın son derece alçakgönüllü bir üslubu olan Eb-ül-iz 1183 yılında başlayıp 25 yıl süren icatlar kataloğunu o zamanlar resmi dil olan Arapça ile yazar.

debi kontrol sistemi

Bu kitabın üç nüshası kütüphanelerimizde 800 yıl durur ama bir kişi çıkıp uygulayıp Teknoloji çağına hem bizim hem dünyanın belki 500 yıl önce girmesini sağlayamaz. Geçte olsa Avrupalılar tarafından yinede bizden önce keşfedilir. Otomatik Makineler tarihinde “Çağın Doruğuna Erişmiş Büyük Mühendis İbni Razzaz Cesari adıyla saygıyla anılır. Neden buluşları bu kadar önemlidir? İlk olarak mekanizmalar zamanının çok ötesindedirler. Enerji kaynağı, yönetim mekanizması ve feedback (geribesleme) sistemlerinin tümünün su, buhar gücü ve havanın itiş gücü ile yapılmış olması mucize gibidir. Üstelik tüm buluşlar insanımsı, estetik değerlere sahiptir. Ayrıca buluşları hayal ürünü değildir.

Alman Profesörü Widemann tarafından tekrar üretilip çalıştırılmışlardır. (Erlangen Üniversitesi) Çağın Harika Bilgini (Bedi-ül Zaman Abdulaziz İbn-i al-Razzaz al Cesari) lakaplı Eb-ül-iz ‘in kitabının kendisi kayıptır ama kopyaları, Topkapı Sarayı Üçüncü Ahmet Kütüphanesi (iki elyazması) ile Ayasofya Kütüphanesinde bulunur. (66 sayfası neyin değerli olduğunu anlayanlar tarafından çalınmış olarak) Daha sonra Kültür Bakanlığı bu kopyadan “Olağanüstü Mekanik Araçların Bilgisi Hakkında Kitap” adında 3000 adet tıpkıbasım kitap basmıştır. (ISBN 975-17-0698-X Kültür Bakanlığı - 1990)

h1

Kitaplarımı Yakacağım

Kasım 14, 2006

kitaplarımı yakacağım

Bayramda, çok sevdiğim bir dostumun evine gittim. Mutadım olduğu üzere kütüphanesinin önünde durup büyük bir haz ile kitapları seyre daldım. Hemen hepsi yıllardır oradan oraya taşınıp durmaktan hayli hırpalanmış; pek çoğu altı çizilerek okunmuş kitaplardan oluşan sevimli bir kütüphaneydi karşımdaki.

Ben öyle zevk ve hayranlıkla kitapları seyrederken sevgili dostum yanıma gelip, “Son defa bak bakalım. Yakında hepsini yakacağım…” demesin mi! Ona belli etmemeye çalıştım; ama dehşetli bir şok yaşadım. Şaşakaldım. Bir süre ne diyeceğimi bilemedim, dilim dolaştı. Ne fikrimi söyleyebildim, ne de sebebini sorabildim. İçimde derin bir acının düğümlendiğini hissettim sadece.

Sevgili dostum, belki otuz yılda kim bilir hangi zorluklarla biriktirdiği, bin bir hatıranın izini taşıyan kitaplarını yakmaya karar vermişti. Çok büyük, çok anlamlı bir sebebi olmalıydı bunun. Uzun süre ölçüp tarttım, sebepler aradım; ama bir türlü ikna edici sebep bulamadım. Kendimi düşündüm. Kitaplarımı yakabilir miydim? Evde, kütüphanemin karşısına geçip uzun uzun seyrettim. Çocuğunu uykuda seyreden bir baba gibi… Okşadım sırtlarını, kimini alıp sayfalarına göz attım. Hayır, kıyamazdım, mümkün değildi. Demek öyle bir zaman geliyor ki, kitaplar da anlamsız hale gelebiliyor. Bir şey vermez oluyor insana, konuşmaz oluyor. Ya da onların verdikleri, anlamını bütün bütün yitiriyor. Yaşamadan anlamak mümkün değil bunu.

O cümlenin, ‘kitaplarımı yakacağım’ sözünün acısı içimde gezinip dururken gazetede bir yazı çıktı karşıma. Sevinç Özarslan, TÜYAP Kitap Fuarı’nda pek çok yazar ve şairi yakalayıp kütüphanelerindeki ‘vazgeçilmez’lerini ya da ‘başucu’ kitaplarını sormuş. Tahmin edilebileceği üzere yazarlarımız klasikleri sıralamışlar daha çok. Kimi de ‘Benim başucu kitabım sözlüktür.’ demiş. Ben, bayramdan beri kafamı kurcalayan içimi yaralayan o ‘neden?’ sorusunun cevabını, İlber Ortaylı’nın bu soruşturmaya verdiği cevapta buldum. Şöyle diyordu Ortaylı: “Öyle özelliği olan kitaplarım yok; ama lügatsiz yapamam. Bana göre başucu kitapları yalandır. Dindar bir insansan başucu kitabı Kur’an-ı Kerim ya da İncil’dir. Dinsiz bir adamsan hiçbir kitabın yoktur. Cahil bir adamsan da bir beğendiğini koyarsın başucuna…”

Aradığım işte buydu… İnanmayacaksınız, ama sözünü ettiğim dostum da tam bir sözlük hastasıdır. Neredeyse evine her gidişimde sözlüğü yerinden çıkarır gelir. O sıralarda aklına takılan, dilinde dolaştırdığı bir kelimenin serüvenine beni de ortak eder ve biz, saatlerce o kelime senin, bu kelime benim sözlüğün sayfaları arasında dolaşır dururuz. Bayramdaki o buluşmamızda ise başka bir şey oldu. Dostum, bu kez Kur’an-ı Kerim’i getirdi. Yeni, hoş bir meal bulmuş; birlikte inceledik, uzun uzun konuştuk. İlber Hoca’nın söylediklerini okuyunca, beynimde bir şimşek çaktı ve dedim ki, tamam… Benim sevgili dostum da artık böyle düşünüyor. Kitapların yükünden kurtulmak istiyor. Kitaplar kitabı Kur’an’ın, belki bir de o elinden düşürmediği sözlüğün kendisine yeteceğine inandırmış gönlünü. O, bunu kendi içine kabul ettirmiş ve kararını vermişse ben ne yapabilirim? İçim burkulsa, üzülsem de insanın bir gün buraya, bir sözlük bir de Kur’an ile yetinecek ‘olgunluğa’ gelebileceğini düşünmeye, bu fikre alışmaya başladım. Sevinç Özarslan’ın haberinde Mahir Kaynak’ın söyledikleri de bu düşüncemi pekiştirmede yardımcı oldu: “Artık özel bir kitabım yok. Kitaplığım da yok. Çünkü birçok şey birikim haline gelince kitaplar da sıradanlaşıyor. Gençliğimde, beni etkileyen kitaplar, kendimi benzettiğim roman kahramanları yok değildi. Şimdi kitaplarımı çocuklarıma devrediyorum. Hayatımda kitap okumanın yeri azaldı.”

Yine de içimden bir ses şöyle diyor: ‘Acaba insan, hayallerini yitirince mi böyle düşünmeye başlıyor?’ Hayallerimi yitirmekten korkuyorum…

Ali Çolak

h1

Eyüp Oyuncakçılığı ve Son Eyüp Oyuncakçısı

Kasım 14, 2006

Halit Şengöz

Eyüp Oyuncakçılığı Nedir?
Eyüp oyuncakçılığı 18.yy’la kadar dayanmaktadır. Seri üretimin gelişip doğal malzemenin yerini  plastik ve türevleri alana kadar  Eyüp, oyuncak üretiminin merkezi idi. İstanbul çocukları sünnet zamanlarında Eyüp’e getirilir, dönüşte istedikleri oyuncağı seçmelerine izin  verilirdi. Anadolu’nun birçok yöresine oyuncak Eyüp semtinden dağıtılırdı. Oyuncak denilince akla ilk  Eyüp  gelirdi.

Eyüp’te ilk oyuncak 18.yy’da Dökmeci Hasan Ağa tarafından yapılmıştır. Hasan Ağa II. Mahmut zamanında memleketinden İstanbul’a Nizam-ı Cedid askeri olarak gelmiş ve Rami Kışlası’nın açılış törenlerinde dümbelek çalmıştır. Askerlikten ayrıldıktan sonra sahur maniciliği boş zamanlarında da oyuncak yapardı. Tükürüklü Oyuncakçı Hasan Ağa adıyla da  anılan bu kişiden sonra Gümüşsuyu’lu Darbukacı Halil Efendi ve Küçük İsmail Efendi adlarındaki zanaatkarlar da oyuncak atölyeleri açarak bu mesleğin yayılıp gelişmesine hizmet etmişlerdir.   

Evliya Çelebi Seyahatname’sinde esnafları tanıtırken Eyüp Oyuncakları olarak 100 dükkan ve 105 kişiden bahseder. ‘Eyüp oyuncakları kamış borular, fırıldaklar, def, dümbelek, kemençe, sıçan ve kuşlarla, gözle görmedik oyuncaklarla geçerler. Bunların alayında ak sakallı, gözleri sürmeli çelebilerin suratı tıraşlı, kellepuşlu (başlıklı), ayağı nalınlı, bazısı avrat kılıklı, avrat takkeli, müsekkel (çocuk kılıklı) adamların ellerine düzme dadıları, anne babalara yapışıp alayda geçerken avrat takkeli koca çelebi ‘’a dadı! Ben bu oyuncağı isterim ya da istemem ‘’ diye kimisi ağlayarak ellerinde teberleri (baltaları) dümbelekleri çalarak geçerler. Tuhaf esnaf mukallitleridir(taklitçi). Amma mukallidin imanı sahidir diye fetvalar vardır’ (Çelebi Evliya, Evliya Çelebi Seyahatnamesi, 1969). 

halit şengöz

Eyüp oyuncaklarının yaşayan en son kanıtı Halit Şengöz’dür. Halit bey Eyüp oyuncaklarını babası Kadir Şengöz’den çocukluğu sırasında atölye’de çıraklık ederken öğrenmiştir. Babası Kadir Şengöz 1918 yılından itibaren  Eyüp oyuncaklarının orijinal kalıplarından yola çıkarak   o günlerdeki teknolojik şartlara göre oyuncak üretimini seri hale getirmiştir.

Eyüp oyuncakları şu türleri kapsamaktaydı:
Üstüne ayna parçaları yapıştırılmış renkli küçük testiler, sürahiler, bardaklar. Teneke zilleri olan bir karış çapında tefler, bir karış  çapında davullar, eski mecidiye büyüklüğünde (yaklaşık 2 cm. kadar) tekerlekleri olan arabalar, minik darbukalar, saplı davullar, pek küçük olarak yapılmış, beşik ve salıncaklar, kırbaç ya da kaytan sarılarak döndürülen topaçlar, kursak düdükler, havanlar, hacıyatmazlar, şakşaklar, minik tereyağı yayıkları, kırmızı tüylü koyun ve kuzular, ağaç parçalarının içi oyularak yapılmış ve üzerine kırmızı, yeşil boyalar sürülmüş sandallar, padişah kayıkları. Boyalı aynalar, iki-üç şerefeli camisiz minareler, tahta kılıçlar, fırıldaklar, kamış tüfekler. Düdüklü fırıldaklar, çekirgeler, içine su konulup öttürülen toprak testiler, aynalı beşikler, ipli oklar, şişirme gaydalar, dönme dolaplar, bumbardan yapılmış boyalı balonlar, tahta çekiçler. Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey de kitabında dönemin çocuk oyuncaklarından örnekler verirken şöyle sıralamış: Kırmızı tüylü koyun, kuzu, ağaç parçalarının içi oyularak yapılmış ve üzeri yeşil-kırmızı boyalarla boyanmış sandallar, padişah kayıkları yine boyalı aynalar, fırıldaklar, iki-üç şerefeli camisiz minareler, tahta kılıçlar, kamış tüfekler, davullar, defler, düdüklü fırıldaklar, çekirgeler, hacıyatmazlar, toprak testiler, bardaklar.

Eyüp oyuncakları mekanik ve statik tasarımlarıyla  çocuğun büyüklere dair  taklit yeteneğini geliştirmesi, itilen ve çekilen oyuncaklarla ince ve kalın kas gelişimine katkısı, el ve göz kontrol ve koordinasyonunun gelişimini desteklemesi ve ritim duygusunu geliştirdikleri için eğlendirici olmasının yanında kim ne derse desin o zamanın eğitici oyuncakları olmuştur.

h1

Şehirden Ayrılmayın

Kasım 14, 2006

şehirden ayrılmayın