
İki usta; Mikis Theodorakis & Yannis Theodorakis, “Coloured Mountain” adlı parçayı piyano ve klarnet eşliğinde mükemmel yorumlamışlar..İyi dinlemeler..
Satırarası


İki usta; Mikis Theodorakis & Yannis Theodorakis, “Coloured Mountain” adlı parçayı piyano ve klarnet eşliğinde mükemmel yorumlamışlar..İyi dinlemeler..
Satırarası


Gitmeyeceksen,
Eksiktir hareketliliğin
Genişliğin gerekir
Eksiktir hareketliliğin
Zamanın sözü eksik
Mutlu olmaya bak sen
Zaman geçecek zaten
Gitmeyeceksen
Gidemeyeceksin demek
Sabredeceksin
Sorunları küçültüp
Göreceksin ama hepsini
Göreceksin ama güzel
Göreceksin neler neler.
Gitmeyeceksen
Gidemeyeceksin demek
Gidemeyeceksin fakat o an
Bakacaksın gitmişsin bir an
Durmasana, anlar bırakıyorsun bak
Elinden gelen gelsin
Hareketliliğin gitmeye eksik
O da gerekir çünkü
Çünkü gittiğin an gelecek
Bir gidiş olacak ki bir gidiş
Dönüşün olmayacak.
Belki işte o zaman
Tamamlayacak sözünü zaman
Gördüğünle kalacaksın…
Oğuzhan Gencer


Sık sık ihtilal yapılan Güney Amerika ülkelerinden birinde, batılı bir gazeteci, kaldığı otelin müdürüne:
“Burada niçin bu kadar çok ihtilal yapılıyor?” diye sorması üzerine otel müdürü şöyle cevap verir:
“Anayasamıza göre herkesin devlet başkanı olmaya hakkı var. Bu yüzden her vatandaş bir defa devlet başkanı olmayı deniyor.”


Steve Brodner, New York’un ünlü çizerlerinden. Dünyada olup bitenlerle yakından ilgileniyor ve bunu da çizgi yoluyla anlatıyor. Karikatürleri bugüne kadar New York Times’dan Frankfurter Allgemeine’ya kadar pek çok önemli gazete ve dergide yer aldı.
Brodner, 23. Aydın Doğan Uluslararası Karikatür Yarışması’nın jüri üyeleri arasındaydı ve ödül töreni için birkaç günlüğüne İstanbul’a geldi. Buradayken yaşadıklarını çizdi ve bu çizimleri blogunda diğer New York’lu çizerlerle paylaştı.


Daha fazla resim ve Steve Brodner’ın yorumları için : http://www.drawger.com/stevebrodner/


Bir ejderha bir ayıyı yakalamak üzere sıkıştırmıştı. Bu sırada oradan geçen bir er ayının feryatlarını duydu. Ayının yardımına koştu. Aklını ve gücünü kullanarak ejderhayı yendi, ayıyı kurtardı.
Ayı gördüğü bu iyilik karşısında o babayiğidin peşini bırakmadı. Tıpkı sadık bir köpek gibi, onu takip etmeye başladı.
Bir gün yiğit hastalanıp yatağa düştü. Ayı da başında beklemeye başladı. Oradan geçen biri yiğidin halini sordu. Sonra da:
“Bu ayının senin yanında ne işi var?” diye sordu.
Yiğit ejderha hikâyesini anlattı.
Adam:
“Ahmağın dostluğu düşmanlıktan beterdir. Sen bu ayıya güvenme. Ne yapacağı belli olmaz” dedi.
Yiğit:
“Bunu kıskançlığından söylüyorsun. Baksana zavallı hayvanın sevgisine” dedi.
Adam:
“Ahmağın sevgisi aldatıcı bir sevgidir, buna inanma!” dediyse de dinletemedi.
Yiğit ayıdan vazgeçmedi.
Bir müddet sonra yiğit uyudu. Bir sinek gelip yiğidin yüzüne kondu. Ayı onu kovaladı. Ayı kovaladı, sinek geldi. Buna sinirlenen ayı koca bir kaya parçasını aldı, uyuyan yiğidin yüzüne konan sineği öldürmek için kayayı fırlattı. Kaya adamın yüzünü parçalayıp beynini dağıttı.
Böylece ayı iyilik yapayım derken yiğidi öldürdü.
Ahmağın sevgisi, ayının sevgisidir; kini sevgidir, sevgisi kin…
Mevlana’dan


Geçenlerde ünlü fotoğrafçı Ernst Haas’ı atölyesinde ziyaret ettim ve duvarlarında asılı olan fotoğraflara birer birer baktım. Bunlar sıradan deyip geçtiğimiz şeylerde bulunan ve insana hayret veren dramatik şekiller, kalıplar ve kompozisyonlardı.
Ernst Haas, bunların çoğunun New York sokaklarında dolaşırken rastgele çekmiş olduğu fotoğraflar olduğunu söyledi.
“Nereye giderseniz gidin, nerede yürürseniz yürüyün, etrafınız daima resimlerle doludur” dedi. “Mesele, onların farkına varmaktır.”
Haas, sözün tam burasında:
“İşte bak” deyip masasının üzerindeki bir ambalaj kağıdını eline aldı, buruşturdu ve yere attı.
Yerde benim gördüğüm şey, şekilsiz bir yığındı. Fakat Haas onun üzerinde siyah bir çerçeve tuttu ve onu hareket ettirdi. Bu çerçeve, ortasında dikdörtgen şeklinde bir açıklık olan simsiyah bir mukavva idi. Haas o mukavvayı şekilsiz yığının üstüne tuttuğunda, ışık ve gölgelerin o nesne üstündeki dikkat çekici kalıplarını görmeye başladım.
Birlikte sokağa çıktık. İlk önce, etrafta pek öyle önem verilecek bir şey görmedim. Fakat Haas’ın siyah çerçevesini hayalen gözümün önüne koyunca, bir sürü harika fotoğraf gözümün önümden geçmeye başladı. Yaya kaldırımının üstündeki bir boya lekesi, hayret verici güzellikte modern bir tablo oluverdi. Ötede çocuklar eski bir binanın duvarına tebeşirle bir şeyler yapıyorlardı. Siyah çerçeveyi hayalen gözüme koyar koymaz, duvarın üstünde eski bir mağara resmi gözüme ilişiverdi.
Haas:
“Bak!” dedi ve kahverengi tuğladan yapılmış bir evin merdiveninden yukarı çıkmakta olan bir ihtiyarı gösterdi.
Bu, aslında basit, günlük bir sahne idi. Fakat o siyah çerçeveyi akılda tutarak bakıldığı takdirde, insan bu basit gündelik sahnede olağanüstü güzellikte bir tablo yakalıyordu…
Fotoğraf: Ernst Haas


Ufak şeylerden zevk alabilmek;
Lüks yerine zarafet aramak;
Saygı istemek yerine değerli olmak;
Zengin olmak yerine kimseye muhtaç olmamak;
Sıkı çalışmak, sessizce düşünmek ve dürüst konuşmak;
Yıldızları, kuşları, bebekleri ve bilgeleri açık kalple dinlemek;
İşte benim senfonim!
W.E.Channing


Ayakkabılarım olmadığı için üzülürdüm, ta ki sokakta ayakları olmayan adamı görene kadar.
Balzac


Yüzlerce cilt kitap dikine sıralanmış, kiminin yaprakları açılmış, kiminin deri kaplama sırtı görünüyor ve öylece uzayıp gidiyor görüntü. Sanki sınırsız bir kitap evreni. Bulundukları yerde sıkılmış da açık alana çıkmış kitaplar, birazdan kanatlanıp uçacaklar!.. Ve pir-i fâni diye vasfedeceğimiz ak sakallı, yün takkeli, müşfik adamlar oturmuş, sel sularının çamurları altında kalan o güzelim kitapları havalandırıyor, çamurlarını temizliyor. O kitaplar ve sanki başka bir dünyadan zamanımıza düşmüş gibi sakin ve dingin oturan, ellerindeki kitapları yeniden hayata döndürmek için sonsuz bir sevgiyle gözlerini çamurlu sayfalara gömen o ihtiyarlar, bir 13 yüzyıl manzarası çiziyor hayalimizde. Kitabın kitap olduğu; yazılı her kağıt parçasının kutsal sayıldığı, tutulup yerden kaldırıldığı, bir duvarın kovuğuna yahut baş üzre taşınmak için sarığın kıvrımına saklandığı zamanların fotoğrafı… ‘Okumanın Tarihi’ni yazan Alberto Manguel, bu fotoğrafı görmediği için ne kadar talihsizdir..
Batman’daki sel, İluh Deresi kenarında kurulu Şeyh Maruf kütüphanesini basmış ve buradaki üç bin kadar kitabı çamurlara gömmüştü. Kurtarılabilenler yere serilmiş, havalandırılıyor, bir yandan da bakımdan geçiyor. Bakımı kim mi yapıyor? Balıkesir’den giden on beş gönüllü insan. Demek, kitapları şefkatle ellerine alan o başka zaman adamları, o pir-i fâniler, ta Balıkesir’den kalkıp İluh Deresi’nin kenarına varmışlar. Sayfaları örten çamuru müşfik elleriyle temizliyor, ‘kelime’leri yeniden hayata döndürüyorlar. Kitap doktorları…
O fotoğraftan ve haberden öğreniyoruz ki Batman’da Şeyh Maruf diye kitap sevdalısı bir insan yaşarmış. 60 yıl uğraşıp didinmiş, bir derenin kenarına Arapça, Farsça, Osmanlıca kıymetli eserlerden oluşan 10 bin kitaplık bir kütüphane kurmuş. Size heyecan verici gelmedi mi bu? Hep terörle, töre cinayetleriyle, acılarla anılan bir kentte böyle bir kütüphane var, bir şahıs kütüphanesi… Bölgeyi ve Anadolu’yu bilenler, Şeyh Maruf’un kütüphanesinin aslında sadece bir örnek olduğunu, yakın zamanlara kadar bu coğrafyanın her adımında çil çil kütüphanelerin yükseldiğini söyleyeceklerdir.
80′li yıllarda bir gün yolumun düştüğü Manisa’nın Kırkağaç ilçesinde, ihtiyarlar anlatmıştı bana. O küçücük beldede pek çok medrese varmış. Ve o medreselerin kütüphaneleri… ‘Milli Şef’ İnönü devrinde kitaplar bir meydana yığılıp yakılmış. Diyordu ki ihtiyarlar: “Kitaplar aylarca için için yandı. Kırkağaç’ın üstünü kara dumanlar bürüdü.” Yakın zamanlara kadar Anadolu’nun, özellikle Doğu ve Güneydoğu’nun küçücük şehirlerinde bile medreseler vardı ve bunlar pek çok nadir eserin de bulunduğu kütüphanelere sahipti. Köprünün altından çok sular geçti, o ocaklar söndü. Bir zaman sonra da ‘terör’ adlı canavarla gelen süreç, Güneydoğu’da güzel olan ne varsa savurdu, dağıttı, yok etti.
Batmanlı Şeyh Maruf, o derenin kenarına kurduğu kütüphanesiyle işte o yıkımlara direnmiş adeta. Ama talih bu ya, bir gün sel gelip çamurlara gömmüş kitaplarını. Onun yaptığı, aslında yaşadığı toprakları binlerce yıllık mazisiyle barıştırmak, buluşturmak. Mezopotamya’nın ilimle, irfanla, kitapla yoğrula gelen binlerce yıllık tarihine eklenmiş zarif bir halka onun kütüphanesi. Kim bilir bizim habersiz olduğumuz daha kaç kitap tutkunu zarif insan yaşıyor bu topraklarda. Daha kaç kütüphane var böyle…
Ali Çolak
Fotoğraf: Suphi Kaya


Yol arkadaşlığı eden bir insanla aslan, aralarında kimin daha güçlü olduğunu konuşurken bir heykel görmüşler. Heykel, bir adamın bir aslanı boğmasını gösteriyormuş:
- Bak işte, demiş insan, işte bizim daha üstün olduğumuzun kanıtı…
- Sen öyle san, demiş aslan, eğer biz de heykel yapabilseydik, şimdi bir aslanın pençesi altında yirmi insan görecektin.”