
Gitar klasiklerinin belkide en meşhuru. “Adagio Rodriges”. İyi dinlemeler..


Gitar klasiklerinin belkide en meşhuru. “Adagio Rodriges”. İyi dinlemeler..


Üşümüşsün çocuk.
Gördüm seni, kar altında buğusu solmuş son nefesini verirken…
Bingöl’den köye yürüyormuşsunuz abi kardeş… Abin 10 yaşında, sen 7… Ilıcalar İlköğretim Bölge Okulu, ikinci sınıf, yatılı… Hafta sonu Kabaçalı’ya yaya dönüyormuşsunuz. Yol 25 kilometre, iklim yaman…
Deşt köprüsünde tipi bastırmış. Köprü altına sığınmışsınız; sen Ferhat, abin Serhat, bir de kuzen Cihan…
Ne üşüdünüz kimbilir çocuk… Nasıl yandı ellerinizde tipi…
Birbirinize sarılı bulmuşlar küçücük cesetlerinizi…
Haberi dinlerken, “Ey orta ikiden ölerek ayrılan çocuklar” diye haykıran şairin sesi çınladı kulağımda.. Ece Ayhan’ın “Yort Savul”unu okudum bir daha:
“Buraya bakın… burada, bu kara mermerin altında,/ bir teneffüs daha yaşasaydı/ tabiattan tahtaya kalkacak bir çocuk gömülüdür/ Devlet dersinde öldürülmüştür”.
“Devletin ve tabiatın ortak ve yanlış sorusu şuydu:/ -Maveraünnehir nereye dökülür?/ En arka sırada bir parmağın tek ve doğru karşılığı:/ -Solgun bir halk çocukları ay aklanmasının kalbinedir!”.
* * *
Solmuşsun çocuk…
Siyaset Meydanı’nda tanışmıştık seninle 5 ay evvel… Azmi’ydi adın, “Tinerci”ydi ünvanın… O “bir günlük şöhret”te, 16 yıllık ömründe adam yerine konduğun yegane 3-5 dakika sırasında “Eve döneceğim” demiştin babana…
Dönememişsin.
Gümüşsuyu parkının tinercileri, kartondan kovuğunda can çekişirken bulmuşlar seni sabaha karşı… Donmuşsun çocuk… “23 Nisan geldi” sanıp ayaza yenik düşmüşsün.
“Hızır Acil”e haber salmışlar. Hızır bile geç yetişmiş imdadına… 45 dakikada gelen ambulanstan inenler tam 15 dakika nabzını, soluğunu ölçmüşler.
Hayrına değil, ölüler ambulansa alınmıyormuş da ondan…
Oysa yaşıyormuşsun, buna yaşamak denirse… Sıcak bir yatak, ancak ölüm döşeğinde kısmet olmuş çocuk…
“Efendiler! Eşekler susabilirler/Ne yani, çocuklar hiç gülmeyecekler mi?”
* * *
Yaralısın çocuk…
Küçük yaşta menenjit geçirmişsin. Aklın başında değil. Öfke emmişsin süt niyetine, annenin kurumuş memesinden…
4 yaşındaki bebeyi inşaata kaldırıp ırzına geçmişsin. Sonra pipisini kesip gözlerini oymuşsun.
Lanetlisin çocuk…
11′lik cılız bedenini gördüm, polisler arasında, tatbikat sırasında… Ahali linç için toplanmıştı çevrede, sen bir kedi yavrusu gibi sinmiştin.
“Velhasıl onlar vurdu, biz büyüdük kardeşim”
Tedavi edemiyorsak, linç edelim bari…!
* * *
Öksüzsün çocuk…
Bir cami avlusunda, mahzun bir tabut başındaydın… Feryadın düğümlendi hıçkırığımızda…
Aklın anlamaya yetmediği bir kahpe yangın almış anneni… Baban, diyememiş sana… Eve döner sandığını, musalla taşında bulunca koyuverdin gözyaşını…
Lara…! Gözyaşın, çaresizliğimizdi; ağıdın yasımız…
“Bir bakmışım gökyüzünde gömülmez bir cenaze töreni/Ve aşağıda, yıkanmış balonlar demetinin başında/kurşun ayaklı bir parmak çocuk, kırılır ağlamaz/ölümü ustaca oyalayan babam öldürülmüş, ben satarım”
* * *
Dayan çocuk!
Güzün, yaza dönecek yakında…
Hep böyle gitmez ya bu ülke…
Hangi ihtar, hangi seçim, hangi yangın kurtarır seni bilmiyorum. Bildiğim o ki, bunca belalı gündem maddesi içinde bugün senden başka şey yazmak istemiyorum.
Musalla taşlarından, mukavva kovuklardan, köprü altlarından, inşaat kuytularından kaldırıp yaslı başını, nemli gözlerinden öpmek istiyorum.
Tiner torbaları yerine eldiven tutuşturmak istiyorum ellerine…
İstiyorum ki, ne menenjit kör etsin aklını, ne ayaz dondursun ayaklarını…
Ocakta sütün olsun, sofrada karnın doysun.
Dayan ölme çocuk…! Az kaldı bahara…
“Bütün sınıf sana çocuk bayramlarında zarfsız kuşlar gönderecek”
Sık dişini, dayan çocuk… Hep böyle gitmez bu ülke; gün olur bu yangın, bu tipi durur; mezarımız Gümüşsuyu parkı kahkahalarımıza mekan olur.
Sana söz çocuk; tabiat dersinde Maveraünnehri doğru yere dökeceğiz.
“Bir dahaki gelişte dünyaya, nehir yollarından döneceğiz”.
Can Dündar


* İyi bir kadın erkeği etkiler, zeki bir kadın onda ilgi uyandırır, güzel bir kadın büyüler, anlayışlı bir kadın ise ona sahip olur – Helen Rowland
* Kadın kendi başına ne gül goncasıdır, ne diken. Koklamasını bilirsen gül, tutmasını bilmezsen diken olur. – Refik Halid Karay
* Kadın, insanın gölgesi gibidir; kovalarsanız kaçar, kaçarsanız kovalar. - Chamfort
* Kadınların gözleri keskin, zekaları uyanık, düşünceleri vesveseli o lur. – Guy de Mauppasant
* Kadınlarda feci olan şey, ne onlarla ne de onlarsız yaşanabilmesidir. - Byron
* Kadınlar sevmedikleri adama hiç acımazlar. – Alexandra Dumas Filles
* Bir kadın ya d sever ya da nefret eder; ortası yoktur. – Pubillius Syrus
* Kadın öyle bir konudur ki, onu ne kadar incelersen incele her zaman yepyenidir. - Tolstoy
* En mükemmel kadın, çocuklarına babalarının yokluğunda baba olabilecek kadındır. - Goethe
* Kadınlar kendilerini sevenler için değil, onlara hükmedenler için can verirler. – Halide Edip Adıvar
* Bir uygarlığın seviyesini ölçmek isterseniz, derhal kadının hayat şartlarına bakın. – Stuart Mill
* Krallar gibi kadınlar da kendileri için yapılan her şeyin esasen bir borç teşkil ettiğine inanırlar. – Balzac
* Kadınla müziğin yaşı olmaz. – Oliver Goldsmith
* Güzel bir kadın gözü, iyi bir kadınsa gönlü okşar. - Napolyon
* Kadın her şeyi affeder fakat asla unutmaz. - Konfiçyüs
* Kadını güzel yapan Allah, sevimli yapan şeytandır. – Victor Hugo
* Bir kadının güzelliği ancak sevmeye başladığı zaman meydana çıkar. – La Bruyere
* Kişiye imandan sonra verilen şeylerin en hayırlısı saliha kadındır. – Hz. Ömer
* Kadınlar, erkeklerden daha çok hikmet sahibidirler. Daha az bilir, daha çok anlarlar. – J. Duhamel
* Kadın kocasının delikanlılıkta sevgilisi, olgun çağda arkadaşı, ihtiyarlıkta da hasta bakıcısıdır. – Bacon
* İnsan gerçekten bir kadını severse onun gözünde dünyadaki bütün öteki kadınlar kesin olarak manasını kaybeder. – Oscar Wilde


Filistinli gazeteci Bashar Qadomi, “Birbirine öyle çok benziyor ki Kudüs, ve İstanbul, aynı ananın iki evladı gibiler. Sokakları, mimarisi, yaşayan halkı, ibadethaneleri hep birbirine benziyor. Kudüs huzuru Selahaddin ile İstanbul Fatih’le bulmuştur.” diyerek belki de pek çoğumuzun bilmediği bir özelliğini anlatıyor İstanbul’un.
Azerbaycanlı gazeteci Gülara Yenisey, İstanbul’da bir kere bulunmuş herkesin içinde bir İstanbul masalı sakladığına inanıyor.
İstanbul’a gelişini 4 yıl olarak planlayan; ancak bunun 11 yıllık bir maceraya dönüştüğünü ifade eden Makedonya’dan Asude Abdül Koçan için İstanbul çözülemeyen bir bilmece. “İstanbul bir bilmece gibi karşımda duruyor ve ben bu bilmeceyi çözmeden bu şehirden ayrılmayı düşünemiyorum.” diyecek kadar da bu şehre tutkun olan bir yabancı.
Bosna Hersekli Indra Jusko Bojadziç, İstanbul’un kendileri için bir kurtarıcı olduğunu, çünkü ülkelerini yangın yerine çeviren savaştan kaçarken sığınabilecekleri bir yuva aradıkları sırada, İstanbul’un kendilerine şefkatli kollarını açtığını anlatıyor.
Fransız gazeteci Jerome Bastion’un, İstanbul ve insanlarıyla ilgili yaptığı tespit ise tarihe önemli bir not düşüyor. “Bütün şehirler insanlar tarafından inşa edilmiştir; fakat sadece İstanbul, İstanbullulara şekil vermektedir.”
İtalyalı Sandro Tucci, “sihirli bir Kent” dediği İstanbul’da, özgüvenin ve ilerlemenin Batılı olmakla eşanlamlı kabul edildiği yıllara inat, bugün kentin öz mirasını sahiplenmesine yardım eden kültürel bir uyanış bulunduğunu ifade ediyor. Kitaptaki bu özel yazılara eşlik eden fotoğraflar ise Kürşat Bayhan, İbrahim Usta, Mustafa Kirazlı, Turgut Engin, İsa Şimşek, Bahar Mandan, Ayten Kaya’ya ait. Ustaların objektifinden kitaba yansıyan kareler, İstanbul’u özetleyen en özel fotoğraflar… İstanbul kadar çarpıcı, rengârenk ve büyüleyici…
Filistinli Qadomin’nin Kudüs’e benzettiği, Azerbaycanlı Yenisey’in “Deniz Kokan İstanbul’um” ve Bosna Hersekli Bojadzic’in “Kurtarıcımız” dediği İstanbul, Makedonyalı Koçan için “Çözülemeyen Bir Bilmece” ve İtalya’dan Tucci’nin ise “Sihirli Kent”i.
Peki siz hangi nazarla baktınız esrarengiz olan bu şehre? Ve en çok hangi karesine takılıp kaldınız senelerce?
Yabancı Gazetecilerin Gözüyle İstanbul - Kültür A.Ş


Büyükçe bir parkın banklarından birinde orta yaşlı bir adam uzakta oynamakta olan oğlunu seyrediyordu. Bu sırada yanındaki banka bir kadın ilişiverdi usulca. Kaydıraktan kayan kırmızı tişörtlü çocuğu işaret etti: “Şu kayan benim oğlum!” “Allah bağışlasın, pek güzel bir çocuk!” dedi adam. “Salıngaçtaki mavi gömlekli de benim oğlum!” Sonra saatine bakıp, oğluna seslendi, “Ne dersin Ahmetçiğim eve dönelim mi?” Ahmet yalvarırcasına konuştu; “N’olur baba, beş dakika daha!” Adam başını sallayarak onayladı. Ahmet salınmaya devam etti. Aradan dakikalar geçti, adam oğluna tekrar seslendi: “Gidelim mi Ahmet?” Ahmet tekrar yalvardı babasına, “N’olur baba, beş dakika daha!” Bu sırada, tahterevallide bir arkadaş bulmuştu kendine. Adam tebessüm etti, yerine oturdu: “Tamam, tamam!”
Bu sırada kadının sesini duydu. “Ne güzel, pek sabırlı bir babaya benziyorsunuz!” Adamın yüzünde buruk bir tebessüm belirdi, “Büyük oğlum Ali’ye geçen yıl tam burada sarhoş bir sürücü çarptı. Onun acısı hâlâ yüreğimde. Ali ile yeterince vakit geçiremedim. Şimdi hayatta olsaydı, bir beş dakika onunla birlikte olmak için neler vermezdim ki! O gün, aynı hatayı Ahmet’te yapmayacağıma yemin ettim. O her defasında sallanmak için bir beş dakika daha kazandığını düşünüyor. Ama aslında, ben onu seyretmek için beş dakika daha kazanıyorum.”
Nice beş dakikayı bir sonraki saatin başına yetişmek için ayağının altına taş diye alırsın. Aradan çıkarılası, önemsiz, kayda değmez bir süredir beş dakika… Saat 10’a beş varsa, yahut 10’u beş geçiyorsa, görmezsin beş dakikayı, yuvarlarsın onu hiçliğe. Belki önce sen yuvarlanırsın iğretiliğe; “saat 10” dersin kısaca. Yok gibidir beş dakika… O yok olmasa bile, sen yoksundur onun içinde… Kendini bir türlü yakıştıramazsın beş dakikanın aynasına. Gölgelik bile değildir o. Telaşların, koşturmaların hammaddesi, suskun ve uysal köşe taşları gibidir. Yontulup atılır bir köşeye. Çıkıntıdır en fazla; pürüzsüz akıp geçen zamanın içinde kendinden utanan bir tümsektir; ihmale gelir bir küsurattır.
Sığmaz ki insan beş dakikaya…
Beş dakikaya başını dayayıp uyuyamazsın. Beş dakikaya kalbini, arzularını, ideallerini sığdıramazsın. Şöyle koltuğa kurulur gibi rahatça kurulamazsın beş dakikanın içine. Hasta karyolasının ucuna bitişir gibi oturursun orada. Sanki düşecekmiş gibisindir oradan. Birkaç dakikaya kalmaz kaldırılacaksındır. Az sonra son nefesini verecek, alıp başını gidecek beş dakika… Kimsenin umurunda olmayan bir hasta gibi, kimsenin umursamadığı son nefes gibi, kimsenin şehir nüfusundan düşmeyi düşünmediği sıradan bir cenaze gibi…
Uzanamaz ki insan kalbi beş dakikaya…
Beş dakika eğreti durur. Sen de eğretileşip öyle girersin onun içine… Hatırı yoktur beş dakikanın ömründe. Z/amansız bir bıçak sırtıdır o. Ne oradasın, ne burada. Sanki yastıktan kalkmış bir başın ardı sıra bıraktığı bir çukur. Uyumuşluk alameti, mahmurluk nişanesi. Beş dakika geldiği gibi gidecek bir gemi. Yandığı gibi sönecek ince bir kıvılcım. Adını bilmediğin bir dağın hiç adım atamayacağın yamacında bodur bir ağacın dalından gece yarısı düşüveren sarı kuru yaprak gibi düşer beş dakikalar ömrün rahminden… Kimsenin canı yanmaz beş dakika tükenirken. Kimsenin içinden bir şey kopmaz beş dakika daha ileri gitmişse zaman.
Göğsünden zoraki aşk emmeye çalışan üvey evladındır beş dakika…
Hiç ummadığın bir anda çıkagelirse, başını sokarsa kapıdan içeri sevinmezsin, sevinemezsin. Alıp başını giderse de aldırış etmezsin. Kaybını hesaba katmazsın. Eksikliğini eksik bilmezsin.
Ömrün cüzdanında harcanacak bozuk paradır beş dakika…
Vitrinlerin parıltısıyla dilenen, billboardların ışıltısıyla dillenen tüketim dilencilerinin ellerine bırakırsın onu umursamadan. Tesellileşirsin beş dakikalar üzerinden. Dilenciler “hiç yoktan iyidir” deyip rahatlar ya bozuk parayı. Sen de “elini boş çevirmedim hiç olmazsa” deyip rahatlarsın beş dakika ayırmakla. “Hiç yoktan iyidir!”lerin dizi dibinde yetim bir çocuk gibi elbisesiz, süssüz, tesellisiz sürünür beş dakika…
Hayatın yırtık cebinden kayıp düşen yarı çiğnenmiş bir sakızdır beş dakika.
Köşede unuttuğun, küstüğün kırık ve puslu ayna gibi, yüzünün rengini, gözünün ışıltısını çok görürsün ona. Gövdeni koymazsın karşısına.
Oysa, ömür dediğin ‘beş dakika’lardan ibaret değil mi?
Beş dakikaların içinde saklı oysa kelebeklerin çiçekleri göğe katan kanat çırpışları.
Beş dakikaların başında bekliyor oysa hiç lekesiz tebessümü sevenlerinin.
Beş dakikaların ortasında pusu kurmuştur oysa, ömür boyu sürecek sevdaların ilk bakışı.
Beş dakikaların usulca örttüğü boşlukta kıpır kıpır yaşamaktadır sonralara sürgün ettiğin aşkların yalımı.
Orada seni bekleyen “dudaklarına borçlandığın ve hiç ifade edilememiş sözlerin olmalı, ürkek ve çekingen…”
Tir tir titreyen bir serçedir beş dakika avuçlarının içinde. Parmaklarının arasında bekliyor, olan bitenden habersiz… Bir dokunsan gözlerinle, bir okşasan sözlerinle… Beş dakikaya kalmadan kanat çırpacak serçe. Beş dakikaya kalmadan minik bedeninden dışarı taşacak. Beş dakika içinde sonsuzun saklı olduğunu bilecek… Göklere hayat dolu bir kanat daha değecek… Varlığın göğünde bir kanat da sen olacaksın beş dakikada… Varlığın göğsüne bin can olacaksın beş dakikada… Çok geç kalıp da, “Bir beş dakika daha… N’olur bir beş dakika daha…” demeden…
Senai Demirci


Fenerbahçe - Galatasaray beraberliği çok eski yıllara dayanır. 1911′de Galatasaray, ilk Avrupa turnesine çıkarken, Fenerbahçe’den Galip ve Bekir ile takviye lüzumunu hissediyordu. 1921′de ki 2. Avrupa gezisinde ise, Fenerbahçe’den şu oyuncuları alıyordu: Nedim Kaleci, Cafer Çağatay, Galip Kulaksızoğlu, Zeki Rıza Sporel, Bekir Refet.
Bu dostluk ve beraberlik, 1934 yılına kadar devam etti. İki kulüp, getirdikleri yabancı takımlarla birer defa karşılaştıktan sonra, 3. maça Fenerbahçe - Galatasaray karması halinde çıkarlardı. Giydikleri forma ise ortası sarı, bir yanı lacivert diğer yanı kırmızıydı..
Karma takım maçları, bir taraftan Fenerbahçe - Galatasaray dostluğunu pekiştirirken diğer taraftan da Türk futbolunun gelişmesini sağlıyordu. Karma takımlarda daha çok Fenerbahçe - Galatasaray eşleşirdi. Nedense Beşiktaş bir kenara itilir, gelenek haline gelen bu birleşme sürdürülürdü. Bu maçlara seyirci büyük ilgi gösterirdi. 7-8 bin kişiden elde edilen gelirle hem misafir takımın he masrafları karşılanır, hem de taraftar memnun edilirdi.
Bu birleşme yakınlık, maalesef 1934 Şubat’ında oynanan ve üzücü olaylar yüzünden yarıda kalan kavgalı maç ile son buldu.
Kavgalı Maç
23 Şubat 1934… Günlerden Cuma… Taksim stadında yapılan ve “kavgalı maç” olarak spor tarihine geçen Fenerbahçe – Galatasaray karşılaşmasında beklenmeyen olaylar patlak verdi. Maç yağışlı bir havada ve çamurlu sahada oynandı.
Takımların normalin çok üstünde olan kazanma çabaları oyunun daha başında çok sert gidişine sebep oldu. İlk dakikalarda baş gösteren sert hareketleri önleyebilmek hakem için çok güç hale geldi. Karşılıklı fauller oyunu sık sık duraklatırken hakemin ihtarları de etkisiz olmaya başladı. Ve bundan sonra da olan oldu.. Sahadaki itiş kakış, tribünlere sıçramada gecikmedi. Yer yer olaylar baş gösterdi. Sahanın hali ise bambaşkaydı. Oyuncular birbirine girdi, saha bir anda harp meydanına döndü. Bu durumda hakemin yapacağı tek şey maçı tatil etmekti. O da onu yaptı. İki dost kulübün kurulduklarından bu yana sürdürdükleri centilmenlik havası burada noktalanıyordu. Halbuki bu iki takım, bundan önce yaptıkları maçlarda ne kadar dostane çizgiler çizerler, kardeşlik görüntüleri sergilerlerdi. Rekabet yine vardı, mücadele yine vardı ama dövüşme yoktu. Nasıl olabilirdi ki, Fenerbahçe Taksim Stadı’ndaki maçlarda Galatasaray Kulübü’nde soyunur; Galatasaray Kadıköy’e geldiği zaman Fenerbahçe tarafından misafir edilirdi.
Kulüplerin beraberliği bu maçla noktalanırken spor toplumunun merakı, futbol heyetinin vereceği karardaydı. Ve Mıntıka Futbol Heyeti, maçtan sonra hemen toplanacak ve kararını verecekti. Ne var ki, verilen kararla yaşın yanında kuru da yanacak ve masum futbolcularda cezaya çarptırılacaktı.
Ve Karar
Ertesi gün gazetelerde şu duyuru yayımlandı:
“Cuma günü Taksim Stadı’nda yapılan Galatasaray – Fenerbahçe maçındaki dövüşme hadisesine vaziyet eden Mıntıka Futbol Heyeti, gece geç vakte kadar meseleyi tetkik etmiş ve 17 futbolcunun cezalandırılmasına karar vermiştir.
Olayda en ziyade kabahatli görünen Fenerbahçe kalecisi Hüsamettin’e müebbet boykot, Fenerbahçe’den Fikret, Galatasaray’dan Tevfik Beylere 6 şar ay boykot, hadiseye iştirak ettikleri heyetçe tespit olunan Fenerli Yaşar, Cevat, Esat, Reşat, Süleyman, Muzaffer, ve Lehip Beylerle, Galatasaray’dan Avni, Nihat, Kadri, Lütfü, Necdet, ve Fazıl Beylere ikişer ay boykot cezası verilmiştir.”
Sonuç olarak Fenerbahçe’den 9, Galatasaray’dan 8 oyuncu cezalandırılmıştır. Ve bu maç güzel iki dostun arasını açmıştır. Bu olay yüzünden avantajlı duruma geçen Beşiktaş şampiyon olmuştur.
Dünden Bugüne Sarı Kanaryalıların Öyküsü: Şanlı Fenerbahçe