
Ve Sonnnn….
Ocak 15, 2007
Bugüne kadar satırarası’na yorum yazan yazmayan, tek tıklayan çift tıklayan, geçerken uğrayan, copy paste yapan herkese çok teşekkürler..
Hayatın satıraralarını yakalamanız dileğiyle…
Satırarası


Bugüne kadar satırarası’na yorum yazan yazmayan, tek tıklayan çift tıklayan, geçerken uğrayan, copy paste yapan herkese çok teşekkürler..
Hayatın satıraralarını yakalamanız dileğiyle…
Satırarası


You with the sad eyes
Don’t be discouraged
Though I realize
It’s hard to take courage
In a world full of people
You can lose sight of it
And the darkness, inside you
Makes you feel so small
But I see your true colors
Shining through
I see your true colors
That’s why I love you
Don’t be afraid to let them show
True colors, true colors
Beautiful like a rainbow.
Show me a smile
Don’t be unhappy, can’t remember
When I last saw you laughing
This world makes you crazy
You’ve taken all you can bear
Just call me up
Because you know I’ll be there
And I see your true colors
Shining through
I see your true colors that’s why I love you
Don’t be afraid to let them show
Just show your true colors, true colors are beautiful
Like a rainbow
Such sad eyes
Take courage now
Realize
This world makes you crazy
And you’ve taken all you can bear
Just call me up
Because you know I’ll be there
And I see your true colors
Shining through
I see your true colors that’s why I love you
Don’t be afraid to let them show
Just show your true colors
True colors, true colors
Are shining through
I see your true colors
That’s why I love you
Don’t be afraid let them show
True colors, true colors
True colors are beautiful,
Beautiful, like a rainbow
Show me your colors
Show me your colors
Show me your rainbow
Show me your colors
Show me your rainbow
That’s why I love you
Show me your colors
Show me your rainbow
Phil Collins


Anlatmak istediğim bir şeyler var içimde.
Dilimin ucunda,
Kalbimin derinliklerinde,
Aklımın bir köşesinde.
Anlatılacak birşeyler var bende.
Senin kalbinde,
Duygularının ve düşüncelerinin düğümlendiği yerde.
Ben yazmasam da sen anlardın,
Ben söylemesem de sen bilirdin,
Ben sarılmasam da sen hissederdin,
Sen susardın, ben susardım.
Bakardık birbirimize.
Kimse konuşmazdı,
Anlardık ikimiz de.
Öyle bir şeydi işte,
Dilinin ucunda,
Kalbinin derinliklerinde,
Aklının bir köşesinde,
Kelimelere dökülmeyen,
Sessizliğin sesiyle anlaşılan
Sustum,
Baktım gözlerine,
Anlamadın.
Gözler sustu,
Biz sustuk
Usulca vedalaştık.
Bir sen, bir ben…


Give me a kiss to build a dream on
My imagination
Will thrive upon that kiss
Sweetheart, I ask no more than this
A kiss to build a dream on
Give me a kiss before you leave me
And my imagination
Will feed my hungry heart
Leave me one thing before we part
A kiss to build a dream on
When I’m alone with my fancies
I’ll be with you
Weaving romances
Making believe they’re true
Oh, give me your lips for just a moment
And my imagination
Will make that moment live
Give me what you alone can give
A kiss to build a dream on
When I’m alone with my fancies
I’ll be with you
Weaving romances
Making believe they’re true
Oh, give me lips for just a moment
And my imagination
Will make that moment live
Oh, give me what you alone can give
A kiss to build a dream on
Louis Armstrong


Hey now, all you sinners
Put your lights on, put your lights on
Hey now, all you lovers
Put your lights on, put your lights on
Hey now, all you killers
Put your lights on, put your lights on
Hey now, all you children
Leave your lights on, better leave your lights on
Cause there’s a monster living under my bed
Whispering in my ear
There’s an angel, with a hand on my head
She say I’ve got nothing to fear
There’s a darkness living deep in my soul
Still got a purpose to serve
So let your light shine, deep into my home
God, don’t let me lose my nerve
Lose my nerve
Hey now, hey now, hey now, hey now
Hey now, hey now, hey now, hey now
Hey now, all you sinners
Put your lights on, put your lights on
Hey now, all you children
Leave your lights on, better leave your lights on
Cause there’s a monster living under my bed
Whispering in my ear
There’s an angel, with a hand on my head
She say I’ve got nothing to fear
She say
La ilaha illallah
Shine like star
La ilaha illallah
Shine like star
Then fade away
Santana feat. Everclear


Büyük nimettir rüzgar, anlayan için.
Sarıp sarmalayan üflenmiş bir duadır.
Kimseye ihtiyaç duymadan,
Kendini düşünmek için…
Volkan Akay


Sonra büyüdüm.
İnanmanın huzurundan aklın huzursuzluğuna geçtim…
O çocukluk dönemimden sonra bir daha hiç dindar olmadım, oruç tutmadım, dua etmedim, namaz kılmadım. Lise yıllarında karşımdakinin inançlarına hiç aldırmaz, herkesin korktuğu bir güçten korkmamanın tuhaf lezzetiyle diğer çocuklarla kıyasıya tartışırdım, onlar Tanrı’nın varlığını kanıtlamaya çalışırlardı ben yokluğunu.
Küçük bir çocukken inanmayı ne kadar sevdiysem, ilk gençliğimde de inanmamayı o kadar sevdim.
Başkaldırmanın müthiş cazibesine kapılmıştım.
Çocukluktan gençliğe geçmeye çalıştığım dönemlerde yazarlık hayalleriyle dolu olduğumu gören babam, ‘Yanağını cama yapıştırıp, evin çaprazındaki caminin şerefesinde iftar zamanını haber veren ışıkların yanmasını, ışıklar yanar yanmaz bunu bağırarak haber verdiğinde büyüklerin aferinini almak için heyecanla bekleyen bir çocuğu anlatabilir misin’ demişti.
Yaklaşık kırk yıldan beri o çocuk aklımdadır.
Hálá o sahneyi ve o çocuğu en iyi biçimde nasıl anlatacağımı bulamadım.
Ama bu görüntü benim yazarlık temrinlerimden biri oldu.
Babamın kendi çocukluğunun anılarının arasından çıkartıp bana yazı ödevi olarak verdiği sahneye kendi çocukluğumun anıları da eklendi.
Evimizin hemen karşısındaki küçük cami.
Ramazan geceleri mahallenin çocuklarıyla birlikte gittiğimiz teravih namazları, camideki büyüklerin bize başka zamanlarda pek de göstermedikleri bir şefkati göstermeleri, hálá çocuk aklımla ezberlediğim biçimde söylediğim ‘allah umme salli ala’nın muhteşem melodisiyle dalgalar gibi kabaran o tuhaf coşku, namaz çıkışında hissettiğimiz o ağırbaşlı memnuniyet…
Sahur vakti sıcak yataktan gözlerim yarı kapalı kalkıp sobası yakılmış salonda hazırlanmış sofraya oturuşum, galiba sadece ramazanlarda yapılan o yumurtaya bulanmış ekmek kızartmaları, demli çay, beni sevgiyle ve gururla bağrına bastığını düşündüğüm büyük bir kalabalığın parçası olmanın güveni ve sonsuz bir huzur.
Allah’ı çok sevmiştim.
Ondan benim anlamadığım kelimelerle söz ediyorlardı ama o benim için, beni sevmesini istediğim temiz yüzlü yaşlı bir dedeydi, oruç tuttuğum zamanlarda bana gülümsediğini düşünürdüm.
Doğrusu ya ondan pek korkmazdım.
Ama beni sevmesini isterdim.
İlk kez okulda din hocası cehennemi uzun uzadıya bütün korkunçluğuyla anlattığında dehşete düşmüştüm, benim teravih namazlarında, iftarlarda, sahurlarda hissettiklerimle hocanın anlattıkları hiç birbirine benzemiyordu.
O, beni çok korkutan, bana çok uzak, çok mesafeli, çok gazaplı, benim çocuk aklımın kavrayamayacağı çok ürkütücü bir güçten bahsediyordu.
Biz dede-torun değildik.
Beni sevmiyordu.
Kötü bir şey yaparsam beni ateşlerin içine atacak, beni yakacak, bana acılar çektirecekti.
Ben ona hiç böyle şeyler yapmazdım ki, ben onun için hiç böyle cezalar düşünmezdim ki, ben onu seviyordum, o niye beni ateşlerin içine atmak istiyordu.
Çok korktuğumu, çok üzüldüğümü hatırlıyorum.
Bir daha uzun yıllar camiye gitmedim.
Din hocası benim çocukluk dünyamın en huzurlu hayalini, o soğuk yatakhanelerde uyumadan önce dua edip kendisine gülümsediğim, herkes bana yaramazlık yaptım diye kızdığında kendisine sığındığım ‘yakınımı’ benden koparmıştı.
Sonra büyüdüm.
İnanmanın huzurundan aklın huzursuzluğuna geçtim.
O çocukluk dönemimden sonra bir daha hiç dindar olmadım, oruç tutmadım, dua etmedim, namaz kılmadım. Lise yıllarında karşımdakinin inançlarına hiç aldırmaz, herkesin korktuğu bir güçten korkmamanın tuhaf lezzetiyle diğer çocuklarla kıyasıya tartışırdım, onlar Tanrı’nın varlığını kanıtlamaya çalışırlardı ben yokluğunu.
Küçük bir çocukken inanmayı ne kadar sevdiysem, ilk gençliğimde de inanmamayı o kadar sevdim.
Başkaldırmanın müthiş cazibesine kapılmıştım.
Hayatın zıpkınlı acılarından beni koruyacak bir güç yoktu artık, her acı doğrudan tenime yapışıyor, o acıları taşımakta ilahi bir güç bana yardımcı olmuyordu.
Yirmili yaşlarımda Ankara’da bir işçi kooperatifinde karımla birlikte epeyce sıkıntılar çekerek yaşarken komşularımız olan bir ‘inançlı insanlar’ grubuyla karşılaşmıştık.
Gerçekten çok hoş insanlardı, yumuşaktılar, hoşgörülüydüler, benim gençlik saygısızlıklarımı kibar bir sabırla karşılıyorlardı.
Aralarından bir tanesi eski bir kabadayıydı, iriyarı, güçlü kuvvetli bir adamdı, epey kavgaya karışmış, günahın her türlüsüne batıp çıkmıştı, sonra ‘inancı’ bulmuştu.
Beni sessizce dinler, ben sözümü bitirince ‘Ahmet, kardeşim’ diye başlardı lafa, beni ‘doğru yola’ getirmek için uğraşırdı.
Dini korkuyla değil sevgiyle anlatırdı.
Zor günlerdi, babam hapisteydi, kız kardeşim hastaydı, karım hamileydi, beş kuruş para yoktu, bir yayınevinin zemin katında düzeltmen olarak çalışıyor, kazandığım paranın çoğunu kiraya veriyordum.
O sırada hayatımdaki en iyi şey o dindar insanlardı.
Dindarları sevdim.
İnançlarını paylaşmadım ama onlara ve inançlarına imrendim.
Bana çocukluğumu, teravih namazlarını, sahurları, iftar sofralarını, huzuru hatırlatıyorlardı.
Öfkeli değillerdi, çıkarcı değillerdi, haramdan ölesiye korkuyorlardı, muhtaçlara yardım ediyorlardı, inançlarıyla böbürlenmiyorlar, dini bir gösterişe döndürmüyorlardı.
Onlara saygı göstermeyi öğrendim.
Kendi inançsızlığımla onları kırmamaya özen gösterdim.
Zor günlerde bir ‘inançsıza’ bağışladıkları dostluğu hiç unutmadım.
Din hakkında düşünmeye başladım, ‘din bir afyondur’ ezberinden ‘din nedir’ sorusuna geçtim, insanların ve toplumların hayatında dinin yerini merak ettim.
Gerçek bir dindarla, bir müminle, dini gösterişli bir rozet gibi yakasına takanlar arasındaki farkı gördüm.
İçinde bir vahşetle, bencillikle hatta kötülükle doğan ve ölüm gibi karanlık bir yok oluşla varlıkları sona eren insanların gelişiminde, yaşama gücü buluşunda, ahlakı yaratışında, vahşetini sınırlayışında dinin çok önemli kültürel bir değer olduğunu fark ettim.
Dindar olmadım, inançlı olmadım.
Hálá da değilim.
Hiçbir zaman da olmayacağım herhalde.
Ama din fikrini, gerçek dindarları seviyorum.
Tanrı’yla ilişkim ise anlatılması çok zor çelişkilerle dolu.
Varlığına inanmıyorum ama o varmış gibi hissetmekten hoşlanıyorum, annemin mezarına gittiğimde dua etmiyorum ama annemi ‘ona’ emanet ediyorum.
Artık ne ölümden ne de ölümden sonrasından korkuyorum ama öldükten sonra sevecen bir ışıkla karşılaşıp yaramazlık yapmış küçük bir çocuk gibi ona sığınıp gülümseyeceğimi aklımdan geçiriyorum.
Din hocası cehennemi anlatana kadar süren kuvvetli bir inanca dayalı ‘ilişkim’ şimdi bir başka biçimde sürüyor, onun adına yeryüzünde cehennemi yaratanları, onun adıyla gösteriş yapanları, onun adına benim gibi ‘inançsızlara’ öfkelenenleri, onun adını sadece insanları korkutmak için kullananları ‘onunla’ arama sokmuyorum.
Tanrı’dan bir beklentim yok.
Ona duyduğum sevginin, eğer o varsa,
Ona duyduğum sevginin, eğer o varsa, bir beklentiden ya da bir korkudan kaynaklanmadığını o biliyor. Günahkar olduğumu da, babasının sevgisine sığınan biraz şımarık bir evlat gibi bu günahları işlemeye devam edeceğimi de.
Din adına dehşet salanlar ne derlerse desinler, başkaları için kötülük düşünmeyenleri onun affedeceğine inancım tam, benim tanrım her şeyden önce ‘başkaları için kötülük düşündün mü’ diye soracak bir tanrı.
Ahmet Altan


Sur la plag’ de Solenzara
Nous nous sommes rencontrés,
Un pecheur et sa guitare
Chantaient dans la nuit d’été
Cette douce mélopée.
Sur la plag’ de Solenzara
Chaque soir on a dansé
Et le jour de ton départ
J’ai compris que je t’aimais
Et je ne t’ai plus quitée
À Solenzara
Oh ! chi dolce felicita
À Solenzara
Più bènum si posta….
Quand j’entends la mélodie
Qui m’a donné tant de joie
Je sais que cette nuit-là
Notre amour a pris sa vie
Au cæur de Solenzara
À Solenzara
J’y reviendrai tous les étés
À Solenzara
Più bènum si posta
Più bènum si posta..
Enrico Macias


Blues Brothers filminden, Blues Brothers ve Ray Charles ile olan çok güzel bir bölümü..


Ey Rabbim anneme babama acıyarak tevazu kanadını yere kadar indir ve onlar beni çocukken nasıl terbiye ettilerse Sen de onlara öylece merhamet et. Amin..


Şarkı söyle, dans et ve neşeli ol ama herkese yalnız kalma fırsatı ver. Udun bile telleri yalnızdır ama hepsi aynı müzikle titrer.
Kahlil Gibran