
Aşıklar
Mayıs 22, 2007
Aşıklar birbirine sarıldıkları zaman
Melekler öyle sevinirlermiş ki
Aşıkların üzerine çiçekler serpiştirirlermiş
Onun için aşıklar birbirinin kokularına doyamazlarmış…


Aşıklar birbirine sarıldıkları zaman
Melekler öyle sevinirlermiş ki
Aşıkların üzerine çiçekler serpiştirirlermiş
Onun için aşıklar birbirinin kokularına doyamazlarmış…


Hepimiz çocukluk yıllarımızda birçok güzel masal okumuş veya dinlemişizdir. Bu masalların başlıca kahramanları karşı cinsten iki insan olduğunda karşımıza maalesef hep aynı tablo çıkar: “Erkek kızı kurtarır ve sonsuza dek mutlu yaşarlar.”
Daha çocukluk yıllarında aklımıza kurtarıcı ve kahraman cinsiyetin hep erkek olduğu düşüncesi yerleşir. Pamuk Prenses’i prens uyandırarak hayatını kurtarır. Rapunzel hapsolduğu şatodan yine bir prensin sayesinde kurtulur. Bu masallar ve daha niceleri küçük yaşlardan itibaren zihnimize öyle bir kazınmıştır ki, bütün genç kızlar hayatlarının önemli bir kısmını “beyaz atlı prens”i beklemekle geçirirler.
Peki niçin kurtarıcılar hiç kadın olamazlar? Gerçekten de erkekler tarafından kurtarıldıktan sonra sonsuza dek mutlu mu yaşarlar? Cevabın “evet” olduğunu düşünüyorsanız, ya umutsuz bir romantiksiniz ya da henüz kadın-erkek ilişkileri hakkında pek fazla bilgiye sahip değilsiniz. Pamuk Prenses ve Rapunzel’i kurtaran birer erkektir. Amerika’yı bir erkek keşfetmiştir. Elektriği icat eden ya da İstanbul’u fetheden de birer erkektir. Ancak ne var ki bir erkek asla ve asla bir kadını fethedemez; onu hiçbir zaman tam olarak anlayamaz ve onun kalesindeki karanlık zindanlarda esir olmaktan kurtulamaz.
Peki bunca icat ve keşfi yapabilecek zekaya sahip olan erkekler nasıl olur da kadın gibi basit gözüken bir varlığı çözemezler? Bunun tek bir açıklaması olabilir: Bir kadını anlayabilmek için zekâdan çok daha fazla ihtiyaç duyacağınız özellikler duyarlılık ve duygusallıktır.
Kadınlar için en büyük ihtiyaçlardan bir tanesi takdir edilmektir. Hayatımızı hep sonunda bir “aferin” duyabileceğimiz işler yaparak yaşamaya çalışırız. Hayırlı bir evlat, iyi bir eş, kusursuz bir anne veya başarılı bir iş kadını olmayı arzular; bu uğurda birçok fedakârlık yaparak hayatımızı sürdürürüz. Tüm bunların karşılığını alabilmemiz ise ancak takdir edilmekle olabilir.
Peki bir kadın başka ne ister? Belki “çirkin yaşlı cadı” ile ilgili masalı da duymuşsunuzdur. Bir şövalye mecbur olduğu için çok çirkin, yaşlı bir cadıyla evlenmek zorunda kalır. İlk gece cadı odasında yalnızken, şövalye hiç istemeyerek odaya girer ve karşısında çok güzel genç bir kadın bulur. Şaşkınlıktan konuşacak hali bile olmayan genç adam, güzel kadına cadının nerede olduğunu sorar. Kadınsa “Cadı benim” diye yanıtlar. “Ben günün sadece yarısında çok genç ve güzel bir kadın olurum, ama diğer yarısında mutlaka çirkin ve yaşlı olmak zorundayım. Gece mi yoksa gündüz mü güzel olacağıma sen karar vereceksin.” Şövalye seçimi kadına bırakır; neyi seçerse seçsin onun kararına saygı duyacağını söyler. Genç kadın ise sevinçle şu şekilde yanıtlar: “Sen bana kendi irademle seçme hakkını verdin ve kararıma saygı duyacağını söyledin. Böylece üzerimdeki lanet kalkmış oldu, bundan sonra sonsuza dek genç ve güzel bir kadın olarak kalacağım.”
Bu masaldan çıkartabileceğimiz sonuç ise, bir kadının takdir edilmenin yanı sıra özgür iradesiyle hareket edebilmeye ve karşı taraftan saygı görmeye ihtiyacı olduğudur. Günümüzde Amerika’ya gidebilmek için haritalar kullanılıyor. Elektrik ve tüm elektrikli aletler için ise kullanma kılavuzları var. Ancak, bazen binlerce sayfalık bir kitap, bazen tek hecelik bir kelime olabilen kadınları okumak için bakmanın yanı sıra görmek de gerekiyor. İşte erkekler bunu başaramadıkları için zindanlardaki esaretlerine bir türlü son veremiyorlar.


Bazı duyguları hiç özler misiniz!
Özlerseniz belki o kaçırdığınız duygulara yeniden kavuşabilirsiniz diye düşünüyorum.
Önce bizzat özlemek fiili ile başlayalım. En son kimi ne zaman özlediniz?
Bir yerde rastladığımız eski bir arkadaşa sarf ettiğiniz sözleri kast etmiyorum.
-Nerelerdesin, özlemiştim seni!
-Aynen ben de öyle, seni merak ediyordum, bir süredir ortalıkta yoksun.
-Görüşelim.
-Muhakkak görüşelim, arayı bu kadar uzatmayalım! Öptüm.
-Mutlaka ara beni, yoksa küserim!
*
Katiyen yukarıdaki yaklaşım benim kastım değil. Bu sözler tekrar tekrar yaşadığımız karşılıklı sahtekârlığın dışa vurumu.
Sahtekârlığı iki taraf da yaptığı için kimsenin kimseyi yüzlemesi mümkün değil. Hatta sizi izleyenler de sık sık benzer sahtekârlıklara başvurdukları için çevredekilerin sizlere:
-Bre sahtekârlar! Birbirinizi özleseydiniz çoktan birbirinizi arardınız, demesi mümkün değil.
*
Sorum basit.
Etrafta hiç kimse yokken, kendi kendinize özlediğiniz kişiyi hatırladığınız, özlemin içinize oturduğu, burnunuzun sızladığı, gözlerinize iki damla yaşın biriktiği durum en son ne zaman oldu?
Ne zaman?
En son ne zaman bir insanı, hatta bir hayvanı veya bitkiyi gerçekten özlediniz?
En son ne zaman hasret içinizi kavurdu?
Gözlerinize yaşlar doldurdu?
Burnunuzu fena halde sızlattı?
Ne zaman?
Ben giderek özleme yeteneğimizi kaybettiğimizi düşünüyorum.
Sanki dünyada özlemeye değer hiçbir insan yok.
Sanki birini özlemek 21. yüzyıla yakışmıyor.
Sanki bu dünyada özlem tedavülden kalktı.
*
Ancak, özlediğim bir insan olmayınca sanki kimse de beni özlemiyor gibi bir duyguya kapılıyorum. Özlemeden ve özlenmeden yaşamaya başlayınca da sanki hayatın anlamı tamamen yitiyor. Ulaşılacak kimsesi olmayan bir insan boşluğa çakılmış gibi durmaz mı?
*
Saatlerdir beklediğiniz tren nihayet perona giriyor, üfleye püfleye duruyor, son dumanını havaya saldıktan sonra sesi tamamen kesiliyor. Ellerinde valizler, insanlar yavaş yavaş trenden inmeye başlıyorlar.
O yok!
Aman Allah’ım o yok!
Giderek trenden inen insanlar seyreliyor.
Peronda tam tek tük insan kaldığı sırada, trenin merdivenlerinde gözüküyor.
O zaman hatırlıyorsunuz. Hep böyle arkaya kalır.
İster istemez bir tebessüm dudaklarınıza yerleşiyor.
Göz göze geliyorsunuz.
İşte o, her şeye bedel gülümseme yine karşınızda.
Size kavuşup sarılana kadar geçen ‘an’ın tadına hayatta başka ne zaman varacaksınız?
Hatta bir daha böyle bir ‘an’ yaşayabilecek misiniz?
Yüreğiniz sanki ağzınızdan çıkacak, sarıldığında kokusu ciğerinize dolacak, farkına varmadığınız iki damla yaş gözlerinizden onun yanaklarına akacak.
‘‘O an için ömür bile verilir!’’
Özlemeyi, özlenmeyi çok özlüyorum!
Cüneyt Ülsever


Fare bir peynir kokusu duyup, kafasını dışarı uzatmıştı. Fakat bunun kedinin bir tuzağı olabileceğini düşünüp dışarı çıkmadı. Bekledi ve biraz sonra “miyav” diye bir ses duydu. Ertesi gün de peynir kokusunu aldı ve “miyav” sesini duydu, yerinden çıkmadı.
Sonraki gün “havhav” diye bir ses duydu ve kedinin ortalarda olmadığını anlayarak dışarı çıktı. Çıkmasıyla pençe yemesi bir oldu. Kedinin tuzağına düşmüştü. Kedi yerde baygın yatan fareyi yanındaki yavrusuna gösterip açıklama yaptı:
“Bak yavrum, sana dememiş miydim, ikinci dil gibisi yok diye..