Archive for the ‘Kişisel Gelişim’ Category

h1

Elemanlar Ayakkabılar Gibidir Aslında

Mayıs 21, 2007

ayakkabılar

Genç iş adamı, yaşlı ve deneyimli iş ortağı ile birlikte büyük bir ayakkabı fabrikası ve bu fabrikanın ürünlerini satan bir mağazalar zinciri kurmuş. Fabrikanın ürettiği aklınıza gelebilecek her çeşit ayakkabıyı satan bu mağazaların yönetimini genç ortak üstlenmiş. Deneyimli yaşlı ortak ise işin üretim süreciyle ilgileniyormuş. Zamanla yönetimde bazı sorunlar çıkmaya başlamış. Binbir itinayla seçilen elemanlar, bir süre sonra işten ayrılmak istiyorlarmış. Ne ücret arttırımı ne de terfi, kaliteli elemanların rakip firmalara geçmesini önleyemiyormuş.

Bu sorunun nedenleri araştırılırken, yaşlı ortak genç iş adamına, iş başvurusu için gelen elemanlarla yaptığı mülakatlara katılmak istediğini söylemiş. Bu mülakatlar sırasında hiç konuşmayan, sadece dinleyen yaşlı adam, birçok görüşme gerçekleştirildikten sonra, sorunu çözdüğünü açıklamış. Bu kadar büyük bir sorunun bu denli çabuk çözülebileceğine inanamayan genç ortağının şaşkın bakışlarına aldırmadan başlamış anlatmaya :

“Bütün kaliteli elemanlarımızı rakip firmalara kaptırmamızın nedeni, senin işe uygun eleman seçememenden kaynaklanıyor. Sen tüm kademelerdeki görevler için en iyi üniversitelerden mezun olmuş, yüksek lisans, hatta doktora yapmış, birkaç lisan bilen ve çabucak yükselmeyi hedefleyen insanlar seçiyorsun. Halbuki bir şirket sadece yöneticilerden oluşamaz. Her kademedeki elemana ihtiyaç vardır.

Mesela yazın kumsalda yürürken tokyo giyersin, kışın kar üstünde su geçirmeyen çizmelerinin olması gerekir. Sabahları spor yaparken iyi bir spor ayakkabısına ihtiyaç duyarsın.

Çok şık bir davete katılırken de en iyi makosenlerini kullanırsın. Oysa sen her yerde bu markalı makosenlerini giyiyorsun ve o makosenler de kumda, karda ya da sporda kullanılmak istemiyorlar. İşte sorun bu.”

h1

Takdir ve Övgü

Mayıs 7, 2007

takdir ve övgü

Çalışanlarını devamlı ödüllendir ve takdir et. Samimi takdirlerini ilet. Ödüllendirdiğin davranışların gerisi gelir. Övgü bedavadır.

Robin Sharma

h1

Başarının Formülü

Mayıs 6, 2007

başarının formülü

İyi niyetli olmak. Beni bu zamana kadar hiçbir ortağım kazıklamadı. Ben tesadüfen hep iyi insanlarla mı beraberdim yani hepsi çok namuslu insanlar mıydı, pek olası değil. Mutlaka arada o kadar namuslu olmayan bir takım insanlarla da bir araya gelmişimdir ama ben o kadar iyi niyetli yaklaşıyorum ve onlara karşı hiçbir zaman yanlış yapmamayı o kadar önemsiyorum ki, dolayısıyla onlar da böyle bir şeyi bana yapmayı kendilerine yediremiyor.

Yiğit Şardan

h1

Küçük Öyküler

Nisan 25, 2007

küçük öyküler

I. Denemediğini dene!
Ahmet, salı günü okuldan çıkarken arkadaşı Osman onu bilardo oynamaya çağırdı. Aynı bölümde okuduğu ikiz kardeşi ise eve gidip ertesi haftaki sınava hazırlanmayı teklif etti. Sınıftan birkaç kız sinemaya gideceklerdi. Ahmet’i de çağırdılar. Orhan isimli başka bir arkadaşı da onu İtalyan Kültür’deki bir konuşmaya çağırdı. Ahmet farklı bir şey olduğu için gitmeye karar verdi. Kokteyl sırasında bir işadamıyla tanıştılar. İşadamı, Ahmet’in okuduğu bölümü öğrenince ‘bizim senin gibi bir asistana ihtiyacımız var; gel bir görüşelim’ dedi. Ahmet bir hafta sonra o şirkette yarı zamanlı çalışmaya başladı.

II. Geri dönüşü olmayanı deneme!
Piraye, televizyondan Bungee Jumping yapanları izleyip kendisi de bu heyecanı yaşamak istiyordu. Ailesiyle yaptığı bir gezi sırasında Bungee Jumping yaptıran bir acenteye rastladı. Ertesi sabah atlayışlar bir köprüden yapılacaktı. Piraye ailesine haber vermeden atlayışı satın aldı. Sabah erken saatte bir minibüs Piraye’yi ve diğer atlayacakları köprüye götürdü. Birer birer atlayışları yaptılar. Çığlıklar, adrenalin hepsi bir aradaydı. Derken sıra Piraye’ye geldi. Atlama giysilerini Piraye’ye giydirdiler. Kalbi küt küt atıyordu. Köprüden aşağıya bakınca korkusu iyice arttı. Kalbi artık patlayacak gibi atıyordu. Piraye sonunda vazgeçti. Görevliler, üstündeki ipleri çıkardılar. Piraye’den bir sonraki kişi elbiseyi giydi ve atladı. Tüm güvenlik önlemlerine karşın ip koptu ve atlayan kişi nehre düştü. Ne yazık ki, düşen genç yaşamını kaybetmişti.

III. Bağla!
Ali, İstanbul’da yeni bir eve taşınmıştı. Tek başına geniş bir ev tutmak istemediği için tek göz (stüdyo) bir ev tutmuştu. Yattığı yer, salon ve mutfak hepsi aynı yerdeydi. Tek başınayken sorun yoktu; ama eve arkadaşlarını davet ettiği zaman en azından yatak olan kısmı saklayabilmek istiyordu. Bir perde filan iş görürdü ama çok çirkin olacaktı. Bir paravan koymak iyice tuhaf olacaktı. Sonunda aklına ilginç bir fikir geldi. Pencere panjurlarının yere kadar inen versiyonları vardı. Üstelik kolayca indirilip kaldırılabiliyordu. Tavandan aşağıya yatak genişliğinde bir panjur bağlattı. Panjur kapandığında arkada ne olduğu kesinlikle görülmüyordu. Ön tarafına bir iki tane de saksı çiçeği koyunca gelenler bu sıra dışı dekorasyona hayran kaldılar. Tek başına olduğu zaman panjuru hep açık tutuyordu; ne zaman misafir geliyor; o zaman panjuru indiriyordu.

IV. Genelleme yapma
Aynur, su sebilinden su almak için yaklaştı. Soğuk su içmek istiyordu ve mavi musluğu açıp elindeki köpük bardağa su doldurmaya başladı. Tam o sırada yanındaki hanım “Pardon ama sıcak su alıyorsunuz.” dedi. Aynur, kadını duydu; ama söylediğine anlam veremedi. Bu arada kadın kırmızı musluktan kendine sıcak su alıyordu ve onun suyunun buharı Aynur’un elini yakıyordu. Aynur suyunu doldurup içtiğinde birden ağzı yandı. Çünkü bardağı sıcak su dolmuştu. Her zaman soğuk su akan mavi musluktan sıcak su akmıştı. Yanındaki hanım onu uyardığı, eli sıcak suyun buharından yandığı halde genelleme yapması onun sıcak olduğunu anlamasına izin vermemişti.

Melih Arat

h1

Ağaç ve Odun

Nisan 10, 2007

ağaç ve odun

Ağaç, bir Ege köyünde doğmuştu. Köyün tamamı nesillerdir zeytincilikle uğraşıyordu. Annesi-babası, dedesi, dayıları ve amcaları da zeytinciydi. İlköğretime başladığında bir taraftan da zeytincilikle ilgili işlere yardım ediyordu.

Bir cumartesi günü babası Ağaç’ı da alarak bir iş için İzmir’e gitmişti. Bu seyahatlerinde işleri bitince Ağaç’ı bir sinemaya da götürmüştü. Köylerinde o yıllarda televizyon bile olmayan Ağaç, sinemaya hayran kalmıştı. Sürekli sinemayı düşünmeye başlamıştı. Gazetelerden sinema haberlerini derliyor; onları bir deftere yapıştırıyordu. Ortaokul başladığında İzmir’deki uzak akrabaları ziyaret bahanesiyle İzmir’e gidiyor ve sinema izliyordu. Bütün bu sinema düşünceleri, sonunda onu film yapma fikrine getirdi. Ailesi ve tüm köylüler gibi zeytinci olmayacaktı. Onun bu tutkusunu köydeki herkes öğrendi.

Babası ona müthiş kızgındı. Onu son derece hayalperest buluyordu. Ağaç ise kendi kafasında sürekli senaryo öyküleri kuruyordu. Onu bu konuda bir tek lisedeki edebiyat öğretmeni ile birkaç arkadaşı destekliyordu. Birkaç arkadaş biraz çalışıp biraz para biriktirip İzmir’de bir elektronik eşya tamircisinden kullanılmış bir kamera aldılar. Köy yerinde sürekli Ağaç’ın senaryosunu kurduğu filmleri çekmeye çalışıyorlardı. Ne var ki, kaset alacak paraları ve imkanları bile yoktu. Ellerindeki üç-dört kaset bitince film çekim işleri bitiyordu. Sonra tekrar İzmir’e gidilmeli ve alınmalıydı. Babası bir gün Ağaç’ı köşeye çekip elinde bir sopayla, “Bak çocuk anlamıyorsun; sinemacı, yönetmen mönetmen olamazsın sen. Benim gibi bir çiftçi olacaksın. Aile işimizi sürdüreceksin. Tıpkı benim babamın yaptığı gibi, tıpkı ağabeyinin yaptığı gibi.” dedi. Sonra da sopayı kaldırıp var gücüyle arkasındaki masada duran kameraya indirdi. Sonra da yere yığıldı. Adam stresten olsa gerek kalp krizi geçiriyordu. Bir arabaya yükleyip hastaneye kaldırdılar. Ağaç, o kadar üzgündü ki; sanki babasına kalp krizi geçirtiyordu. Annesi, akrabalılar ve diğer köylüler hep Ağaç’ı suçluyorlardı. Onun hayalperestliği babasına kalp krizi geçirtmişti. Babası uzunca zaman çalışamayacaktı. Kalp krizini bir beyin kanaması takip etmiş, beyin felci başlamıştı. Film işleri çoktan bitmişti.

Ağaç, okulu da bıraktı. Ailenin çiftlik işlerinde çalışmaya başladı. Doğum gününde birkaç arkadaşı ve edebiyat öğretmeni bir araya geldiler. Edebiyat öğretmeni ona bir kitap hediye almıştı. İki ciltlik “Senaryo ve Yapım” isimli bir kitaptı bu. Üstüne de bir not düşmüştü: “Hayallerinin peşine düşmeyi bırakanlar, fiziksel olarak ölmeden çok önce ölmüşlerdir.” Ağaç, bu satırları okuduğunda gözyaşlarına boğuldu. Bir Ege kasabasından bir çocuktan yönetmen nasıl olacaktı ki?.. Neredeyse babasının katili sayılan bir çocuktan. Ancak Ağaç, yeniden okula başlamaya karar verdi. Babası da iyileşmişti.

Yine para biriktirip ikinci el bir kamera daha aldı. Bir kısa film yarışması düzenlenmişti. Ona katılmaya ve “Sinema Aşkı” diye bir film yapmaya karar verdi. Film şöyle başlayacaktı: İzmir’deki yazlık sinemalardan birinde iki çocuk kuyrukta bekliyor; ama paraları olmadığından bilet alamıyorlardı. Onlardan biri bakkala gidip “bir kasa gazoz verirsen sinemada bunu satarız” diyorlardı. Sonra da ‘gazoz satıp çıkacağız’ deyip yazlık sinemaya giriyorlardı. 10 dakikalık bu kısa filmi çeken Ağaç, kısa filmi İstanbul’daki yarışmaya gönderdi.

Birkaç ay sonra İstanbul’dan mektup geldi. Ağaç, yarışmayı kazanmıştı. Üstelik yarışmayı ilk defa bir lise öğrencisi kazanmıştı. Ağaç’ı ailesinden bir kişi bile tebrik etmemişti. Liseyi bitirince İzmir’deki Güzel Sanatlar Fakültesi’nin Sinema Televizyon Bölümü’nün sınavlarına girdi. Sınavlarda bu kısa filmini de başvurusunda verdi. Bölüme kabul edildi. Ama ailesi hâlâ onu kabul etmiyordu. İzmir’de bir taraftan çalışıp bir taraftan okuyordu. Okuldan mezun olduktan beş yıl sonra Ağaç’ın çektiği filmlerden biri, İzmir’deki sinemalardan birinde gösterime girdiğinde sinemanın ilk gösteriminde bütün köy sinemaya gelmişti. Bir kişi hariç; babası. Film başladıktan bir süre sonra babası da sinemaya geldi. Film bitince babası, Ağaç’a sarıldı. “Ahh oğlum, senin adın Ağaç; ama odun olan benim!”

Melih Arat

h1

İngilizce Öğrenmek

Nisan 8, 2007

ingilizce öğrenmek

Atilla, İngilizce öğrenmek istiyordu. Okul yılları geride kalmıştı ve okuldaki İngilizce dersleri bir işe yaramamıştı. O da bir kursa gitti. Ne var ki, kursta ikinci kura geçmesine rağmen kur açılmadı.

Aradan birkaç ay geçtikten sonra kur açıldı; fakat bu sefer de iş yüzünden o devam edemedi. ‘Her gün bir kelime öğrensem üç yılda bin kelime öğrenirim’ dedi. Her gün sözlükten bir kelime çalışıyordu. Ama onda da süreklilik sağlayamadı. On-on beş gün çalıştıysa da sonra bıraktı. Alt yazılı filmler izledi. Epeyce bir film kültürü olmuştu; ama bu pratiğin İngilizce bilgisine neredeyse hiç katkısı olmadı. İngilizce öğrenmekten umudunu kesecekti neredeyse. Bir taraftan da İngilizce öğrenemeyeceğini düşünmeye başlamıştı. Belki dil öğrenmek, keman çalmak gibi bir yetenekti ve Atilla’da da bu yetenek yoktu. Çalıştığı şirkete yeni biri başladı. Bir gün onu İngilizce bir yönetim kitabı okurken gördü. Şaşırdı ve imrendi. Bir gün yeni çalışma arkadaşına ‘merhaba, hayırlı olsun’ dedikten sonra nasıl İngilizce öğrendiğini sordu. Herhalde İngilizce eğitim yapan bir üniversiteden mezun olmuştu. Cevap şaşırtıcıydı. “Kendi kendime öğrendim.” Atilla, “Herhalde yurtdışında filan kaldın” dediyse de bu tahmin de doğru çıkmamıştı. Yeni iş arkadaşı Dursun şöyle cevap verdi: “Biraz oyunlarla, biraz yarışmalarla biraz da kişisel ödüllerle, merdiven çıkar gibi. Merdivenler basamak basamak çıkılır ve merdivenleri çıkmayı bırakan evine ulaşamaz.” Yani sürekli bir çaba göstermek gerekiyordu.

Atilla, Dursun’un söylediklerini düşündü. Merdiven örneğini de… Merdiven temelden başlar. Kendi İngilizce bilgisini düşündü. Bir kere temeli sağlam değildi. Dilbilgisi kurallarını, temel kelimeleri ve fiileri bile çok iyi bilmiyordu. Öncelikle apartmanın zemininden başlamaya karar verdi. Sanki hiçbir şey bilmiyormuş gibi. Bir de merdiven örneğini kullanmakta kararlıydı. Merdivenin basamakları eşit yükseklikteydi. İnsan da merdiveni çıkarken çoğu zaman her basamağı çıkmak için eşit zaman ayırırdı. Çok katlı bir binanın merdivenlerini çıkarken insan bazen yorulur yavaşlar; ama durmazdı. Üstelik bu iş ancak beşinci kattan sonra başlardı.

O da her hafta İngilizce çalışmaya, iki defa ikişer saat ayırmaya karar verdi. Dairesine ve işyerindeki odasına hep merdivenle çıkıyor, merdiven örneğini aklında canlı tutuyordu. Gerçekten temel düzeydeki birkaç kitabı bu yöntemle bitirdi. Ondan sonra yeni çalışma arkadaşının ‘oyun ve eğlence’ ile öğrenme yöntemine geçti. Orta düzeyde bir İngilizceye ulaşınca İngilizce bir fıkra kitabını alıp Türkçeye çevirmeye başladı. Bir de eski kitapçılardan eski İngilizce dergiler aldı. Her hafta bunların belirli bir kısmını okumaya çalışıyordu. Eğer o hafta için öğrenmeye karar verdiği bölümü bitirebilirse, yarışı kazanmış oluyordu ve kendisine bir sinema ısmarlıyordu. Bu arada eski film izleme tekniğini de yeniden devreye aldı. Evde bir müzik setine bağlı bir DVD çalar vardı. Önce filmi izliyor; sonra televizyonu kapatıyor ve sadece müzik setinden İngilizce konuşmaları dinliyordu.

Bu arada yaşadığı şehrin turistik yerlerine ilişkin bilgileri de İngilizce olarak çalıştı. Kendisine ‘gönüllü ve ücretsiz rehber’ diye bir yaka kartı hazırladı ve turistlerin bol olduğu yerlere gitmeye başladı pazar günleri. Turistlere İngilizcesini geliştirmeye çalıştığını söylüyor ve isteyenlere bildiği kadarıyla tarihi cami ve yapıları gezdirebileceğini belirtiyordu. Her pazar en az birkaç turisti bu şekilde gezdirerek İngilizce konuşma pratiği yapma şansı da bulmuştu. Pazar günlerini iple çekiyordu. Çünkü yeni insanlarla tanışmak, onlarla konuşmak çok eğlenceliydi. Bir taraftan cumartesi günleri de çalışmalarına devam ediyordu. Bir pazar günü yeni tanıştığı bir turisti gezdirdikten sonra ona bir İngilizce bir yönetim kitabı hediye etti. Atilla, heyecanla kitabı işe götürdü ve fırsat buldukça okumaya başladı. İşte arkadaşlarından biri onun elinde kitabı görünce ‘Nasıl İngilizce öğrendiniz?’ diye sordu. Atilla da cevap verdi: “Biraz oyunlarla, biraz yarışmalarla biraz da kişisel ödüllerle, merdiven çıkar gibi.”

Melih Arat

h1

Yabancı Dili Nasıl Öğrendiler? - 2

Ocak 4, 2007

yabancı dili nasıl öğrendiler

İspanya’ya, Real Sociedad takımına transfer olma konusu çıktığında hemen İspanyolca öğreten bir kitap aldım ve kitaptan çalışmaya başladım. Kelimelerle başladım, boş zamanlarımda çalıştım.

İspanya’ya gitmeden 3 ay kadar önce evimde başlamış oldum. 6-7 ay oldu ve İspanyolcam insanları anlayacak kadar. Bana yetiyor şu anda. Yazı değil de, daha çok konuşmamı ilerlettim.

Benim için işin en zor tarafı daha önce hiç yabancı dil bilmememdi. İspanyolca’yı sürekli dinliyorum arasından kelimeleri seçmeye çalışıyorum.

Yabancı dil öğrenmek isteyenlere bol bol çalışmalarını öneriyorum, dil öğrenmek zor bir şey değil.

Nihat Kahveci – Futbolcu

***

Kura ile girdiğim devlet okulunda Almanca görmüştüm ama hiçbir zaman bu dile ısınmadım. En kaliteli Almanca aksanının bile mümkünse almayayım. İngilizce’yi kendim öğrenmek istedim.4-5 laboratuvar bitirdim, bol bol kitap okudum. Kasetleri dileyerek çalıştım.

Yani hem okuyarak hem dinleyerek İngilizce’yi çalıştım. Beynimi boşaltmama yardımcı oluyordu, çevrem şaşırıyordu. Kendi alanım dışında beni rehabilite eden eğlendiren bir uğraş oldu.

Yurtdışı ilişkilerinden dolayı yabancı müzik adamlarıyla çalıştığımda da dilimi geliştirme fırsatım oldu. Londra’ya gidip gelmelerimde pratik yapma fırsatı buldum. Durmadan BBc gibi TV kanallarını açık bırakarak kulak dolgunluğu oluştururum.

Son derece sistematik gramer İngilizce’sine sahibim. Hiç hocasız tek başıma yaptım. Evde kendi kendime öğrenmemden dolayı kitap İngilizce’sine sahip olduğumu söylüyorlar fazla düzgün bir İngilizcem oluverdi.

Okuma ve yazma yönüm çok güçlü fakat okumam konuşmamdan daha iyi. Fazla asil konuşuyorum bazılarına özenti gibi geliyor. Ama dil en çok konuşmak ile gelişir. Ben de sokak dili denilen günlük İngilizce’yi şimdi pratik yaparak öğrenmek istiyorum.

Sezen Aksu

Ece Vahapoğlu - Yabancı Dil Öğrenme Yolları

h1

Yabancı Dili Nasıl Öğrendiler? - 1

Ocak 3, 2007

yabancı dili nasıl öğrendiler?

Ben lisan öğrenmek için AFS isimli burs ile 1981’de Amerika’ya gittim. Burada ciddi bir dil eğitimi sırasında –belki kültürümüzün utangaçlığı ile- teoriyi öğrensem de pratiğe bir türlü geçemedim.

Bir gün kaldığımız okulun banyosunda sabah erken bir saatte yüzümü yıkadım ve saatimi aynanın yanında unuttum. Muslukların başından ayrılışımdan 3 dakika sonra başımdan aşağı kaynar sular indi! Babamın bana yola çıkarken hediye ettiği kendi saatini aynanın önünde unuttuğumu anladım.

Banyoya büyük bir hızla döndüm ama saat gitmişti. Artık bende İngilizce konuşuyordum. Hemde büyük bir hızla. Saatimi bulacağım diye, herkesle İngilizce konuştum. Anladılar mı pek bilmiyorum!

Birkaç dakika sonra, hocalardan birinin saati bulduğu ve sakladığı müjdesini aldım. Artık hem saatimi bulmuştum, hem de İngilizce konuşuyordum.

O günden sonra hiç çekinmedim. Yanlış yapmanın, yeni öğrendiğimiz bir dili kullanarak yeni insanlarla kaynaşabilmemizdeki avantajını hep büyük bir nimet olarak algıladım.

Adnan AKDEMİR

AFM Sinemaları Yönetim Kurulu Başkanı

***

İngilizce öğrenmeye 11 yaşında (sene 1969) annemin bana temel dilbilgisi ve temel kelimeleri öğretmesi ile başladım. İlkokulu bitirdikten sonra babamın görevi icabı yurt dışına tayini ile Yeni Zelanda’da bir devlet ortaokulu’na başladım.

İlk üç ayda konuşulanları rahatlıkla anlamaya ve 5 ay içinde akıcı bir şekilde konuşmaya başladım. Benim için en önemli öğrenme unsurları:

— Düzenli olarak dilbilgisi ve kelime çalışması yapmak ve tekrarlamak,
— İngilizce TV kanallarını bolca seyretmek,
— İngilizcenin kullanıldığı ortam içinde bulunmak,
— İngilizce hikaye kitabı okumak,
— Anlamadığım kelimeleri sözlükten bakmak oldu.

Yabancı bir dili öğrenmek, o dile hakim olmanın sadece ilk adımı ve başlangıcıdır. İngilizce gibi çok zengin olan bir dil, ancak sürekli olarak okundukça, konuştukça ve dinledikçe gelişir. İstanbul’da İngiliz Erkek Lisesi, Amerika’da Clark Üniversitesi ve Londra’da çalışma hayatımda İngilizcemi geliştirmeye devam ettim.

Hata yapmaktan korkmadan lisanı kullanmanın ve yapılan hataları zaman içinde düzeltmenin gelişim sürecinin önemli bir parçası olduğuna inanıyorum. Bir dili ancak kafanızda yaşadıkça daha iyiye doğru götürebilirsiniz. Yaşamda amacımızda zaten bu olmalıdır.

Dil öğrenmenin sonu yoktur. Öğrenmek ise bir bireyin gelişiminin en önemli unsurudur.

Ali MİDİLLİLİ

GYIAD Eski Başkanı ve Yüksek İstişare Kurulu Başkanı

Ece Vahapoğlu - Yabancı Dil Öğrenme Yolları

h1

Ödüllü Yazı

Kasım 17, 2006

askerler

Saat sabah altı idi; tüm askerlerin sabah içtiması için birliğin önünde dizilmesi gerekiyordu. Ancak saat altıda üç yüz kişilik birlikten ancak iki yüz doksanı hazırdı ve düzensiz bir şekilde duruyorlardı. İçtimadan sonra hep birlikte yaklaşık iki kilometre kadar uzaktaki kahvaltı alanına gideceklerdi. En sona kalan on asker, birlik binasından çıkıp askerlerin arasına karışırken hemen fark edildiler. Bunlardan sadece iki tanesi uyuya kalmıştı. İki tanesi ‘acaba çaktırmadan arazi olup bugünkü etkinliklere katılmayabilir miyiz’ diye düşünüyordu. İki tanesi ise yatakhanede kahvaltıya gitmekten kaçınmak istiyordu. Diğer dördü ise plansızlıktan ve geç kalkmaktan zamanında hazırlanamamıştı.

Komutan sonuçta onuna da ceza verdi. Gecikmenin cezası elli defa mekik çekmekti.
Tugay komutanı, sadece içtimalarda değil; ama genel düzen olarak tugayda birinci gelen bölüklere de ödül veriyordu. Daha çok çarşı izni; daha iyi koşullarda yıkanma ve bunun gibi.

***

Kahvaltı sırasında zamanında gelen askerlerden bir tanesi, “Bu ödül-ceza sistemi harika.” dedi. “İnsanları, anlamıyorum; niye gözlerini ödüle dikmiyorlar ki! Eğer kendilerini ödüle odaklayacak olsalar, kurallara en iyi şekilde uyacaklar ve ödülü alacaklar. Şahsen ben tugay komutanının sunduğu ödülleri almak istiyorum; bunun için de kurallara uyuyorum. Ama tek başına uymam yetmiyor. Bir ekip performansı üretmemiz gerekiyor. 300 kişiden 290′ının kurala uyması yetmiyor. Hepimizin uyması gerekiyor.”

Kahvaltı sofrasındaki bir arkadaşı, “Ben sana katılmıyorum.” dedi. “Ben de sabah zamanında içtimada hazırdım. Diğer tüm kurallara da uyuyorum; ama bütün bunların nedeni cezadan korkmam. Cezaya çarptırılmayacağımı bilsem kılımı kıpırdatmam. Mekik çekmek ya da tuvalet temizlemek ya da ceza her ne ise, bununla karşılaşmak istemiyorum. Benim kurallara uyma nedenim cezadan kaçınabilmek. Bu ödül-ceza sisteminin harika olduğunu düşünmüyorum. Çünkü benim cezadan kaçınmak için kurala uymam senin dediğin gibi yetmiyor. Ben kişisel olarak ceza almıyorum; ama cezaları herkes benim kadar umursamadığı için aramızdan on kişi çıkıp kurala uymadığında ödülü de alamıyoruz.”

Üçüncü bir asker, “Ben sizden farklı düşünüyorum.” dedi ve devam etti: “Tüm kurallara uyuyorum. Tüm içtimalarda hazırım. Askerliğin tüm kurallarına harfiyen uyuyorum. Ama bunun nedeni, ne sunulan ödüller ne de karşı karşıya olduğumuz cezalar. Ödül almak için düzgün sıra olunmaz ya da cezadan kaçınmak için. Aslında bu iş o kadar karışık değil. İçinde bulunduğumuz ortamda görev ne ise onu yapmak bizim sorumluluğumuzdur. Aklı başında her insanın bunu düşünmesi gerek. Kahvaltıya tugayda beş bin kişi darmadağın gidecek olsa nasıl bir karmaşa olur düşünsenize. Sorumluluk duygusu gelişmiş bir insan, ödül ya da ceza olduğu için değil, sorumlu olduğu için, birlikte yaşadığı toplumun gereklerini yerine getirir. Ben iyi bir insan olmaya çalışıyorum; ama cennete ulaşmak ya da cehennemden kaçınmak için değil. Doğrusu bu olduğu, sorumlu bir insanın yapması gereken bu olduğu için.

h1

Amfora’da Saklı Sözler

Kasım 7, 2006

amfora

Ahmet Özken, nişanlısı Ayşe’nin doğum gününü sıra dışı bir şekilde kutlamak istiyordu. Ahmet, Ayşeler’i ziyarete gittiği bir günde apartmanın posta kutusunda Altınyunus Oteli’nin logosu olan bir zarf bulur. Ayşe’ye zarfı verir. Ayşe zarfı açar ve zarftan Ayşe’ye hitaben yazılmış bir mektup çıkar. “Sn. Ayşe Hanım, Yunus Grubu’na bağlı bir turistik işletmede doldurduğunuz bir form dolayısıyla, sadece 13 Temmuz günü geçerli olmak üzere Yunus Dalgıçlık Kulübü’nde iki kişilik dalış hakkı kazandınız.” Ayşe mektubu okuyunca çok sevinir. “Harika, hem de tam doğum günümde, mükemmel bir hediye. Üstelik hayatımda hiç dalgıç kıyafetleriyle dalmadım. Ahmet, birlikte gideriz, harika bir fırsat bu.” Ahmet her şeyden bihabermiş gibi, “Gitmesek daha iyi, bedava şeyler çok iyi olmaz. Gideriz, bunlar bedavacı diye oksijen tüpünü filan eksik doldururlar, bilmez denizin dibinde boğulur kalırız sonra.” der. Buna rağmen Ayşe ısrarcı olur ve 13 Temmuz günü sabahı, Dalış Kulübü’nün yolunu tutarlar. Saat on civarında varırlar ve ön bilgilenme eğitiminden geçerler. Profesyonel olmayan insanlara turistik yerlerde, altı-yedi metreye kadar dalış izni verilmekte, ancak önden denizin altında iletişim kurabilmek için işaret dili eğitimiyle birlikte, oksijen almaya yardım eden parçaların kullanımı öğretilmektedir.

Eğitimin tamamlanmasının ardından balık adam kıyafetlerini giyer, tüplerini takarlar ve dalışı yaparlar. Denizin dibine dalış öğretmeni, Ayşe ve Ahmet inerler. Ahmet ve dalış öğretmeni bir başka noktaya bakarken Ayşe denizin dibinde bir amfora bulur. Topraktan yapılma, su testisine benzer kaplar. Ayşe hazine bulmuşçasına sevinir. Öyle ya, insan ilk dalışında amfora mı bulur? Üstelik binlerce kişinin dalış yaptığı tesiste ‘amfora’yı bulmak ona nasip olmuştur. O kadar sevinir ki, neredeyse oksijen almaya yarayan parça ağzından çıkar. Yüzeye çıkarlar ve balık adam kıyafetleriyle birlikte kumsala otururlar. Ayşe sevinçten havaya uçmaktadır: “Allah önce doğum günümde buraya gönderdi; ardından bana bir amfora buldurdu. Harika bir doğum günü!” Ayşe bunları söylerken bir taraftan da amforayı boşaltmaya çalışmaktadır. Amfora’nın içinden önce kumlar, taşlar çıkar, ardından da küçük cam bir şişe. Şişenin içinde iki de inci küpe görünmektedir.” Ayşe iyice sevinir, bağıra bağıra “Allah önce doğum günümde buraya gönderdi; ardından bana bir amfora buldurdu. Şimdi de bir hazine buldum.” der. Şişenin mantar tıpasını açmaya çalışır. Mantar tıpanın çıkmasıyla birlikte içinden küçük bir de not kağıdı çıkar. Not kağıdında şunlar yazılıdır: “Hayatımın incisine inciler yakışır. Ahmet.”

Ayşe şok olur; sevinç gözyaşlarına boğulur. Çevrelerine toplanmış insanlar, Ahmet’in hazırladığı bu sürprizi bilmekte ve onların fotoğraflarını çekmektedir. Dönüş yolunda Ahmet sürücü koltuğunda Ayşe sağ tarafta oturmaktadır. Ayşe bir elindeki şişeye, bir de diğer elindeki şişeye ve inci küpelere bakmaktadır: “Hepsi benim için mi, hepsi benim için mi?” diye sevinç gözyaşlarını sürdürmektedir.

Melih Arat - Sıra Dışı Yaşam Becerileri

h1

Çikolatalarla U Dönüşü

Kasım 7, 2006

u dönüşü

Cem ile Ayşen, bir arkadaş toplantısında tanıştılar. Cem 30 yaşında özel sektörde profesyonel olarak çalışan bir gençti. Ayşen ise 28 yaşında yine profesyonel olarak çalışan bir genç hanımdı. Bu yaşlarda insan “Terminatör” gibi oluyor. 1980′lerin en ünlü filmlerinden biri, James Cameron’un yönettiği, Arnold Schwarzeneger’in oynadığı “Terminatör” filmidir. Filmde gelecekten gelen bir robot olan “Terminatör”, Sarah O’Connor’ı yok etmek ister. Ekranda sık sık bu robotun kafasının içinden dış dünya görünür. Terminatör, çevresindeki herkesi teker teker kontrol eder ve bu benim hedefim olabilir mi, diye değerlendirir. 30′lu yaşlarında evlenmeyi düşünen insanların durumu da böyledir. Her gördüğüne “Bu benim hedefim olabilir mi?”  diye bakar, “Olabilir” diye karar verdiğine doğru gider ve hedefe kilitlenir.

Cem ile Ayşen de Terminatör modunda dolaşırken birbirlerine baktılar ve hedefe karşılıklı olarak kilitlendiler.

İlk hamleyi Cem yaptı. Cem, Ayşen’i iş yerinden arayarak kahve içmeye davet etti. Ayşen de teklifi kabul etti. İkisi de güzelce hazırlandılar ve bir kafetaryada kahve içip sohbet ettiler.

Yeni tanışan çiftler, ilk buluşma keyifli geçerse yeniden buluşmak isterler.

Cem izleyen haftalarda “daha fazlasını iste” ilkesiyle hareket etmeye devam etti. Böylece kahve içmeyi, sinema, tiyatro, dışarıda yemek, piknik ve evde yemek takip etti.

Bu şekilde bir altı ay geçti., ancak sonunda Cem açısından beklenmedik bir olay oldu. Ayşen, Cem’e ayrılmak istediğini, birlikte bir gelecek göremediğini söyledi ve ayrıldılar.

Cem, Ayşen’i unutamadı. Onu tekrar tekrar aradı. Ayşen telefonları açmadı. Cem kısa mesajlar, e-postalar, gönderdi. Ayşen bunlara da cevap vermedi. Cem araya aracılar soktu. Ayşen bunlara da cevap vermedi. Cem araya aracılar soktu. Ayşen aracılarından, ortak arkadaşlarından da etkilenmedi. Cem Ayşen’e çiçekler gönderdi. Hiçbir olumlu geribildirim gelmiyordu. Cem ümitsizliğe düştü. Tam bu sırada, bir arkadaşının ona söylediği bir söz kalına geldi:

“Sıradan yollarla ulaşamadığımız sonuçlar için sıra dışı çözümler gereklidir.”

Cem Ayşen’i yeniden kazanmak için yaptıklarının çok sıradan olduğunu düşündü. Şehrin en ünlü çikolatacasına gitti; en kalitelisinden bir kutu çikolata aldı. Paketlemeden önce, bir masaya arkası dönük şekilde oturdu ve çikolatalarla bir şeyler yaptı. Daha sonra çikolatalar paketlendi ve Ayşen’e gönderildi.

Ayşen, işyerinde paketi aldı; üstünde Cem’in kartı vardı. Ayşen kutuyu açtı, ancak kutunun içiçndeki manzara şaşırtıcıydı. Tüm çikolatalar ısırılmıştı. Ayşen şaşkınlıkla ısırılmış çikolatalara bakarken kutunun sağ alt köşesinde küçük bir not gördü. Şöyle yazmaktaydı:

“Hepsini denedim, senin kadar tatlısını bulamadım.”

Ayşen bu hediyeden çok etkilendi. Sonunda yeniden bir araya gelerek nişanlandılar.

Melih Arat - Sıradışı Yaşam Becerileri

h1

Başarının Sırrı

Ekim 24, 2006

başarının sırrı

Bir okulda, okul müdürü üç öğretmeni çağırıp şöyle dedi:
“Siz üç öğretmen, sistemde en iyi ve en uzman kişiler olduğunuz için, doksan tane seçkin üstün zekâlı öğrenciyi size vereceğiz. Bu öğrencilerin gelecek yıl da aynı hızla çalışıp çok iyi bir eğitim almalarını bekliyoruz.”

Üç öğretmen, öğrenciler ve öğrencilerin anne ve babaları bunun çok iyi bir fikir olduğunu düşünüyorlardı. O okul dönemi hepsinin özellikle hoşuna gitti. Okul bittiği zaman öğrenciler şehirdeki diğer öğrencilere göre yüzde 20-30 daha başarılıydı. Yıl sonu geldiğinde müdür üç öğretmeni çağırıp onlara:

“Bir itirafta bulunmak istiyorum. En zeki öğrencilerin 90’ı sizde değildi. Onlar ortalamanın biraz üstünde öğrencilerdi. O 90 öğrenciyi listeden tesadüfen seçtik” dedi.

Bu gerçeği duyan öğretmenler, öğrencilerde görülen yüksek başarının kendi öğretme kabiliyetleriyle ortaya çıktığını düşünmeye başladılar.

Ama okul müdürü:

“Bir itirafım daha var” dedi. “Siz de en başarılı öğretmenler değilsiniz! İsimlerinizi bir torbanın içine doldurduğum kâğıtların arasından rastgele seçtim. Siz inandığınız için başarılı oldunuz. Onlar da öyle…”

h1

Ya Paran, Ya Hayatın

Ekim 18, 2006

ya paran ya hayatın

“Kapitalist sistemin merkezi olan Amerika’da insanlar, düşünen varlıklar yerine bir çalışma ve zevk robotu haline dönüştürülmüş. Haftanın beş günü çalışıp para kazanıyor. İki gün ise kazandığı paraları harcayıp eğlenmeye çalışıyorlar.”

Bu ifadeler uzun yıllar boyunca Amerika’da yaşayan bir akademisyenin kaleme aldığı bir makalede yer alıyordu.

Dünyanın süper gücü olarak görülen ve kağıt üzerinde refah düzeyinin en yükseklerde seyrettiği söylenen Amerikan toplumu ancak bu kadar veciz ifade edilebilirdi.

Burada hemen önemli bir noktaya işaret etmek istiyorum. Bir hastalığın, bir felaketin veya bir zorluğun bulunduğu bir yerde, sayıları çok az da olsa karşı koyanlar, onlarla canhıraşâne mücadele verenler mutlaka vardır. Belki bu hemen her insanın ruh âleminde olup da, nadir şahsiyetlerde gelişip filiz veren özelliklerden birisidir. Bu istisnalar da diğer insanlar ve geniş halk kitleleri için ardından gidilecek, takip edilecek simalar haline geliverir. Tarihte bunun örneklerine sıklıkla rastlanabilir.

Gerilere gitmeden, günümüz Amerikan toplumunda boy gösteren iki hayat hikâyesine birlikte kulak verelim: Joe Dominguez, Wall Street’te çalışan çok başarılı bir finansal analistti. Ancak henüz 31 yaşındayken hayatını kökten değiştirecek bir karar aldı ve emekli oldu. Bundan sonra da maaşlı bir işte çalışmadı. Son derece mütevazi bir hayat yaşamaya başladı. Ekonomik kaygılardan arınmış, para, lüks tüketim ve gösteriş gibi kavramların çok uzağında bir hayatı öngören “New Road Map for Money” (Para İçin Yeni Yol Haritası) isimli bir proje geliştirdi. Bu proje, günlük hayattaki paranın hakimiyetini ortadan kaldırmayı esas alıyordu. Bütün zamanını, enerjisini ve maddî-manevî bütün birikimlerini bu projeyi hayata geçirmeye, başkalarına da ulaştırmaya ayırdı.

Vicki Robin, Brown University’den yüksek bir dereceyle mezun olmuştu. Ardından New York’ta tiyatro ve film alanında çalışmalar yaptı. Bu esnada Joe Dominguez ile tanıştı ve onun projesine büyük ilgi duydu. Bu ilgisi onu tıpkı Joe gibi henüz 30 yaşındayken emekli olmasına ve hayatının geri kalan kısmında paraya karşı bağımsızlık bayrağını açmasına sebep oldu. Uzun yıllar boyunca yılda 7-8 bin $ harcayarak, insanları para konusunda bilinçlendirme faaliyetlerinde bulundu. Joe’nin seminerlerini finanse etti.

Yine iki dost, bu projelerini vakıf çatısı altında kurumsallaştırdılar. Projelerinden hareketle vakıflarının ismini “New Road Map Foundation” (Yeni Yol Haritası Vakfı) koydular. Bu vakfın amacını “Daha şuurlu, daha sade, daha sağlıklı ve daha düzenli bir hayat stilini öğrenmeyi ciddi olarak isteyen herkese uygun malzemeleri sağlama” şeklinde belirlediler.

Yaklaşık 20 yıl süren beraber çalışmalarının sonucu olarak, Joe ile birlikte paranın en akılcı yollarla kullanılmasını sağlayan bir program geliştirdiler ve yaptıkları tüm çalışmaları, canlı örnekleri ve uygulamalarıyla birlikte, 1992 yılında bir kitap haline getirdiler. Kitabın ismi “Your Money or Your Life: Transforming Your Relationship with Money and Achieving Financial Independence,” yani “Ya Paran, Ya Hayatın: Parayla Olan İlişkilerinizi Değiştirme ve Finansal Bağımsızlığı Kazanma” idi ve 700 bin nüshadan fazla satış yaparak, uzun yıllar best-seller, yani çok satılan kitap olma özelliğini korudu.

Ne Vicki, ne de Joe gerçekleştirdikleri faaliyetler karşısında hiç kimseden para almadılar. Gözbebekleri olan projelerinin canlı bir örneği sayılabilecek tarzda, kendi imkanları ve kitap satışlarından elde ettikleri gelirle çalışmalarını sürdürdüler.

Joe ve Vicki, “Ya paran, ya hayatın” dedi. Çevrelerindeki insanlara “Eğer hayatı tercih ediyorsanız, hayatınızdaki paranın hakimiyetinden kurtulun” diyerek seslendi.

Joe ve Vicki, haftanın beş günü çok para kazanmak için çırpınan, iki günü de kazandıkları parayı çılgınca harcayarak mutluluğu arayan insanların yaşadığı bir toplumda büyük bir projeye imza attılar.

Ve başardılar.

Dr. Veli Sırım

h1

“Google” da Buldum

Ekim 18, 2006

google

1938 yılıydı; Amerikalı matematikçi Edward Kasner, mesai bitiminde evine geldi. Kapıda, uzun zamandır görmediği, dokuz yaşındaki yeğeni onu karşılayınca, Kasner’in yorgunluğu bir anda dağıldı. Bütün sevgi ve şefkatiyle yeğenine sarıldı. Aile bireyleri yine bir araya gelmiş, hep birlikte keyifli bir akşam yemeği yenilmişti. Oturma odasına geçtiler. Yeğenini kucağına alıp şakalaşan Edward sordu:

“Söyle bakalım, sana çok büyük bir rakam versem, onu tanımlayan bir kelime uydur desem; bana ne dersin?”

Çocuk, biraz düşündü, sol gözünü kırparak:

“Googol!” dedi.

Kasner, bu kelimeye bir anda ısındı ve sempatik buldu. Böylece “10 üssü 100’e googol adını verdi. Uzun bir zaman sonra başka bir matematikçi “Bence, 10 üssü 100’e goolpex demek, daha mantıklı ve kulağa hoş geliyor.” Dedi. Yeni isim; çoğu kişi tarafından benimsenince, artık böyle söylenmeye başlamıştı.

Aradan seneler geçti…Stanford üniversitesi matematik bölümünde okuyan Sergey Brin ve Larry Page; öğrencilik yıllarında bu okulda birbirleriyle tanışıp arkadaş oldular. İki arkadaş, oldukça iyi anlaşıyorlardı. Onların ortak bir noktaları da derslerden aldıkları not grafiklerinin yüksekliğiydi…Okul arkadaşları ayrılmaz ikiliye “iki kafadar dahi” diyorlardı.

Bir gün bu iki samimi arkadaş, okula yakın bir kafetaryada oturmuş, konuşuyorlardı:

“Biliyor musun Sergey, ne düşünüyorum? Okulu bitirince birlikte bir iş kuralım. Beraberce birçok şeyi başarırız, ne dersin?

“Haklısın, Larry, seninle aynı fikirdeyim…”

Nihayet okul bitti. Yeni mezun iki mühendis, herhangi bir sektörde boşluk olan bir iş yapmak istediler. İnternette, o sıralar arama motorları hayli yetersizdi. Bu alan oldukça cazipti. Ama iki genç, bir anda düş kırıklığına uğradılar, ne yazık ki onların finansı sağlayacak birikimleri yoktu.

İki zeki adam “Bize kim yardımcı olur” diye konuşurlarken akıllarına çok parlak bir fikir geldi. Kendileri gibi Stanford mezunu olan Amerikalı iş adamına gitmek… Bu adam, varlıklı ve bilişim sektörünün önde gelen isimlerinden Andy Bechtolsheim’di.

“Ona projemizi anlatalım, şansımızı deneyelim; anlatmakla ne kaybederiz? Diye kendi aralarında fikir yürüten iki arkadaş soluğu ünlü iş adamının şirketinde aldı. Ama ne çare, ona ulaşamadılar. Bu durum defalarca tekrarlandı.

Bir gün iki genç umutsuzca Mr. Bechtolsheim’i sorarken, arkalarından gelen bir ses, “Buyurun, benim!” dedi. Sesin geldiği tarafa baktılar; günlerdir konuşmak için aradıkları adam, şimdi karşılarında duruyordu. İkisi birden fırsatı değerlendirip, nefes almadan konuşuyorlardı. Aradan on beş dakika geçti. İş adamı sordu:

“Bitti mi?”

Gençler, elleri boş döneceklerini anlayarak, üzgün bir yüz ifadesiyle:

“Evet efendim, bitti!” dediler.

Mr. Bechtolsheim sözü aldı:

“Konuşmalarınız bana çok inandırıcı geldi. Şimdi size tam yüz bin dolarlık çek imzalıyorum. Haydi gerçekleştirin söylediklerinizi!”

Bu sözleri, yürekleri kıpır kıpır ederek dinleyen iki genç, çılgıncasına sevinmişti; hemen işe koyuldular.

Siteye bir isim vermeyi düşündüler. Kendileri de matematikçi oldukları için, dahi bir matematikçinin anısına; onun bulduğu “googol” adında karar kıldılar. Daha sonra siteyi “gooeplex” diye adlandırmak onlara daha hoş gldi. Bu şirket, internet dünyasının en çok kullandığı dördüncü site olmayı hak etmişti. Telaffuzdaki zorluk nedeniyle “google” olarak adı değişen arama motoru günümüzde bu isimle kullanıcıların ihtiyaçlarına cevap veriyor.

Site kurulalı dört seneyi geçmiş, takvim 2002 senesini gösteriyordu. İki gazeteci, daha önce hiç görmedikleri sitenin kurucusu iki adamla il kez karşılaşacaklardı. Kısa zamanda edindikleri onca servete rağmen, Sergey ve Larry misafirlerini şirketin ana giriş kapısına karşıladı. Gazetecilerse oldukça şaşkın bir durumdaydı. Çünkü bu iş adamlarının hem yaşça daha olgun hem de daha soğuk ve ukala olacaklarını düşünmüşlerdi.

Sohbet başladı. İki adam, tebessüm içerisinde sevecen bir tavırla konuşuyorlardı:

“İkimiz de yirmi sekiz yaşındayız. İşimizi severek, zevkle yapıyoruz. Ve sanırız ki başardık. Başarı için akıllı olmak gerekir ama en önemlisi şansınızı zorlamanız lazım. Biz tüm cesaretimiz toplayarak Mr. Andy Bechtolsheim’e gitmeseydik bugün “google” var olmayacaktı…”

“Google” a reklam vermek için yarışan dev bir kuruluş, önde gelen yetkilisini sitenin reklam bölümüne yollamış. Adam tok bir sesle kendine güvene bir tarzda konuşuyormuş:

“Bakın, biz “google” da ilk sıralarda yer almak istiyoruz. Bunun için bol sıfırlı rakamlar ödemekten de kaçınmayız…”

Bu siteyi günde yüz elli milyon kişinin kullandığı söyleniliyor. Her gün, yaklaşık üçyüz milyon siteyi tarayan google’ın en büyük özelliği aranan kelimeyi 0.3 saniyede ekrana getirmesiymiş. Sizce?

h1

Sıra Sizde

Eylül 29, 2006

sıra sende

Aşağıda okuyacağınız metin, Çukurova Üniversitesi’nde okuyan bir öğrencinin mektubu. Mektubu okur  İnsanı yüreklendiren bir öykü… İmkansız diye bir şeyin olmadığını, yaşamda şikayet etmenin alternatiflerini gösteriyor. Mektubun aslı dört sayfa olduğu için size kısaltarak aktarıyorum:

“Hayatım boyunca hep bir yerlere gelebilmek ve bir şeyler yapabilmek için mücadele etmek zorunda kaldım. 8 çocuğun en küçüğü olarak ailede sadece ben okuyabildim. Lise son sınıfta daha bu PC furyası çıkmadan bir karar vermiştim, para biriktirip bir PC alacaktım. Etrafımda kimse bana inanmadı; ama ben evde ve yerde bulduğum bozuk paraları bile bir kumbarada biriktirerek sonunda üç yıl önce bir PC aldım. Zaman Gazetesi’nin kampanyası sayesinde tabii. Üniversiteyi sadece gece dörtten sonra kalkıp çalışma imkanım olduğu için o şekilde çalışarak ilk yılımda yüksek bir puanla kazandım; ama ailem dışarıya gitmeme izin vermedi, çünkü kız çocuğuymuşum! Neyse, yapmak istediklerimin sadece küçük bir kısmını burada yapmaya her engele rağmen devam ettim. Daha sonra birinci sınıfta hiçbir bilgim ve becerim olmadığı halde ‘ücretle tez yazılır’ diye okulun her yerine afiş dağıtıp, herkes nasıl yapıyorsa biz de öğreniriz mantığıyla 5 tane tez birden alıp alnımın akıyla o işi de hallettim ve her sene buna devam edip epey para biriktirdim. Sonra o parayla bir yıl İngilizce kursuna gittim. Ayrıca güzel sanatlar fakültesi üflemeli çalgılar bölümünde 3 yıldır “ney” üflüyorum. Şiir yazıyorum, en son bir ikinciliğim var; bu mektubu yazdığımdan iki hafta sonra da 300 milyonluk bir ödüle talip olarak şiir okuma yarışmasına katılacağım. Geçen sene karateye gittim, yazın üstten ders alarak hem okulu erken bitirme imkanı buldum hem de boş vakitlerimde yaylada kuru çiçek boyayıp sevdiklerime armağan ederek kalplerini daha bir kazanmaya çalıştım. Bunun yanında ileriye dönük kendi adıma bir sürü projem var. Kendime yetmiyormuş gibi tüm çevreme de proje üretip yardımcı olmaya çalışıyorum, onun için her derdi olan beni buluyor, okulda adım ‘anaların anası Hacer ana’ya çıkmış durumda. Dört yıldır derslerde tuttuğum notları bilgisayara kaydederek sınıftaki arkadaşların derslerini çalışmalarına yardımcı oluyorum. Ama ben ilahiyat sahasında yükselmenin yanı sıra farklı bir şekilde yaşam trendimi yükseltmek istiyorum. Bir kapı, bir kapı! Farklı bişey! Deli olacam bunu düşünmekten! Son sınıfta olmamızla ilgili bir proje üstüne çalışıyorum şimdi. Bunun yanında bir bayan olarak kendi giydiğim kazakları kendim örmeyi seviyorum, deri el sanatlarına giderek deri işlemeciliği öğrenip çanta/cüzdan vs. yaptım, samimi bir arkadaşı da tahta boyamaya gönderdim, onun vesilesiyle biraz da onu öğrendim. Hızlı okuma kursuna, diksiyon kursuna, bilgisayar kursuna gittim. Adana’da hangi kurs varsa hepsine gittim sayılır, bazıları pek işe yaramadı; ama olsun, ben gittim ve pişman değilim. Hem yeni insanlar tanıdım hem de gitmemiş bir insandan daha az şey kalmadı yanımda. Tüm bunları, maddi olarak ailemden ancak otobüs parasına yetecek –ki çok yönlü olduğumdan pek de yettiği söylenemez– kadar bir maddiyatla karşılıyorum. Nasıl oluyor demeyin? İnsan öyle bir potansiyel varlık ki, olması için istemesi yetiyor! Bunun yanında insan ilişkilerimde gerçekten iyi olduğum söylenen, pozitif enerji yaymaya alışan, hiçbir zaman içindeki sevinci kaybetmemeye çalışan, engellendikçe daha çok azimle hayata sarılan biriyim. Evde televizyon izlemiyoruz; çünkü benim ruh dünyamı daraltıyor ve beynimin çöp kutusuna döndüğünü hissediyorum, kendi kafamla düşünemez hale geliyorum. Cep telefonu kullanmıyorum. Hem beni bağlıyor, hem finanse edecek gücüm yok hem de radyoaktif açıdan zararlı. Ailem bana acayip derecede baskı uyguluyor! İnanamazsınız. Akşam bizim evi aramak yasak, telefona çıkmak yasak. Ama ben onları idare ediyorum. Zaten idare sanatını evde öğrendim. Adana çok çorak bir memleket. Kendimi bazen kafeste bir kuş gibi hissediyorum. Ve inadına sesimin kesilmesi yerine cik cik cik ötmeye çalışıyorum. Korkuyorum. Tek korkum, içimdeki o kıpırtıyı kaybetmek. Hande Hacer.”

Melih Arat