
Hadi Kitap Oku
Mayıs 15, 2007


Cicero, dili bir sanat gibi kullanır; edebiyatın hayata büyük katkıları olduğundan bahsederdi. Büyük ustanın edebiyat hakkındaki gözlemleri:
“…Edebiyat; gençliği yetiştirir, yaşlılığa zevk verir. İyi günlerde süs, kötü günlerde teselli ve sığınak olur… Sanıyor musun ki zihnimi edebiyatla meşgul ederek geliştirmemiş olsaydım bu kadar farklı konularda bilgim olurdu, ya ara sıra felsefeyle uğraşmasaydım zihnimin yorgunluğuna nasıl katlanabilirdim?..”


Kitap okumuyorsan eğer
Hemen şimdi başla
Oku ki,
Kanatlansın hayallerin…
İllüstrasyon: Osman Turhan


Kitabımı açtım, çiçekler açtı.
Eski ormanlarda periler uyandı.
Yine maviydi
Yine maviydi
Mavi deniz
Kitabımı açtım,
Acıktım,
Üç elma düştü gökten.
Uyudum, mutluluk kerevetinde.
Uyandım.
İyi kalpli kızın yalnızlığına ağladım.
Kitabımı açtım, bulutlar açtı.
Kanatları rengârenk kuşlar ıslandı.
Trenler, gemiler geçti önümden.
Filler, zürafalar sayfadan sayfaya atladı.
Yürüdüm uzak yollar kadar.
Ne çıt dedim ne pıt,
Uyuyan devlerin yanında
Parmaklarımın ucuna bastım.
Kitabımı açtım,
Yıldızlar açtı, gökkuşağı, yağmur ve ay…
Bahar oldu, yaz oldu,
Kar oldu açtı kitabım,
Ve kapatmak istemedim hiç!
Melek Çe
İllüstrasyon: Cansu Kaykaç


Kurnaz insanlar okumayı küçümserler, basit insanlar ona hayran olurlar, akıllı insanlar ise ondan faydalanırlar.
Francis Bacon


Bizi ısıran ve bizi sarsan kitapları okumalıyız. Okuduğumuz kitap kafamıza balyoz indirmiş gibi bizi uyandırmıyor ise, neden okuma zahmetine girelim ki.
Kafka


Ömrü hayatım boyunca göçebe oldum. Bavullarda yaşaya yaşaya. Aynı şehirde uzun süre geçirmeye göreyim, bir sıkıntı, bir daralma yüreğimde, hop yeniden yollara, bir başka şehre doğru yolculuk, hatta çoğu zaman bir başka memlekete.
Hiçbir yere gidemediğim durumlarda ise, en azından ev değiştirdim, gene kutu kutu eşya, gene bir taşınma telaşı, hayat hep hareket halinde. Göçebeliğin insana kattıklarının yanı sıra, ondan alıp götürdükleri de var şüphesiz. Göçebelik her yerde durmadan yeniden sıfırdan başlamak demek. Bu bir yanıyla hudutsuz sonsuz bir özgürlük hissi, bir yanıyla da alabildiğine yıpratıcı. ‘Sürekli yeniden başlayanlar’ ile ‘yerlerinde kök salanlar’ arasında çok temel bir fark var. Dünyayı aynı şekilde görmemiz mümkün değil.
Göçebeliğin beraberinde getirdiği yan etkiler var. Mesela; hiçbir şey biriktirememek! Ne eşya, ne hatıra. İnşa edememek! Her şeyin ne kadar geçici olduğunu düşünmekten, uzun vadeli düşünemez olmak. Ve göçebeliğin en önemli yan etkisi: Bir kütüphaneyi bir arada tutamamak! Bakıyorum kitaplarıma, hâlâ bugün kimi Ankara’da, kimi Michigan’da, kimi İstanbul’da bir depoda, kimi yanımda, kimi Arizona’da. Bazen bir kitap gerekiyor yazarken, aranıyorum, derken hatırlıyorum, “filanca şehirde kaldı”. Çarnaçar, gidip o kitabı yeniden satın alıyorum. Ben ne kadar dağınık ve savruk isem, ne denli göçebe ve hareket halinde, en yakın dostlarımdan biri de o denli yerleşik, kök salmış ve sabitkadem. Haliyle devasa bir kütüphanesi var, üzerine titrediği. Kitaplarının tam sayısını biliyor (5788), her biri kaydedilmiş bir deftere, arşivi tutulmuş kütüphanenin. Bir kitabın özel baskısı olmaya görsün, gidip alıyor, sahaflarla ahbap olmuş artık, yurtdışından kitaplar getirtiyor. Kütüphane değil müze onunkisi. Karşısına geçip hayran olmak için. Evinde çalışan temizlikçi kadın her gün uzun uzun kitapların tozlarını alıyor, kadıncağız en çok bundan yakınıyor. Camekanlı bir kitaplıkta bekleyen, senebesene çoğalan kitapları gördükçe, benim oraya buraya dağılmış kitaplarımı düşünmeden edemiyorum. Bazen bana öyle geliyor ki insanlar ikiye ayrılır (ya da en azından kitap okurları ikiye ayrılır): Kitaplarını mücevher saklar gibi saklayanlar ile, kitaplarına kitap gibi davrananlar. Daha somut bir ifadeyle: Kitaplarını titiz, temiz tutanlar ile kitaplarını çizerek okuyanlar.
Haliyle ben ikinci gruptanım. Tüm kitaplarımın satır araları, yan marjin boşlukları notlarla dolu, çizilmiş, kıvrılmış, o kitabı o satırı o an okurken neler düşünmüşsem, neler hissetmişsem, semboller ya da notlar aracılığıyla kenarlara yazılmış. Üstelik hem kitap okuyup hem bir şeyler atıştırmak adetine sahip olduğumdan, sayfalarda bol bol yemek ya da kahve lekesi! Kitaplarına mücevher gibi davrananlar için tüm bunlar korkunç bir suç olduğundan ben de arkadaşıma söylememeye çalışıyorum.
Günlerden bir gün uzun zamandır okumak istediğim bir kitaba rastlıyorum arkadaşımın kitaplığında. Walter Benjamin-Pasajlar’ın eski mi eski bir baskısı. Nasıl güzel! Ödünç veriyor, veriyor vermesine de bende bir huzursuzluk. Neredeyse eldiven takıp çevireceğim sayfalarını. O kadar iyi tutulmuş kitap, gıcır gıcır. Ya ben şimdi bu kitabı okurken yanlışlıkla bir sayfasına çay döker, alışkanlıkla not alır ya da yemek damlatır, zarar verirsem. Tedirginlik yüzünden okuyamıyorum bile. Benjamin’i camların ardında steril tutmak ona hakaret etmek gibi geliyor. Huzursuzluktan, ilk fırsatta geri veriyorum kitabı.
Artık tamamen eminim. Kitap okurları ikiye ayrılır: Kitaplarına titizlikle davranıp tek bir toz zerresi dahi kondurtmayanlar ile kitaplarını gündelik hayatlarının parçası addedip, leke leke yapanlar, satır satır çizenler.
Ne birinciler ikinci gruptakileri anlayabilir, ne ikinci gruptakiler berikileri.
Elif Şafak


Kişinin yıl boyunca kitaba ayırdığı para, Almanya’da 60, İsveç’te 55, Fransa’da 51, ABD’de 50, Japonya’da 48 ve İngiltere’de 45 sterlindir. Bu sıralamayı Hollanda, Avustralya, kanada, İsviçre, İtalya gibi ülkeler takip ediyor. Türkiye’miz ise 2 sterlin ile 40. sırayı almış.


Her kitap, tılsımlı bir saray. Kapıları her gelene açılmaz. Her kitapta kendimizi okuruz. Kitaplar metruk (terk edilmiş) kervansaraylar gibi boş. Onları dolduran senin kafan, senin gönlün…
Denize atılan bir şişe her kitap. Asırlar, kumsalda oynayan birer çocuk.. İçine gönlünü boşalttığın şişeyi belki açarlar, belki açamazlar.
Cemil Meriç - Bu Ülke


Amerikalı eğitimci John Dewey, kalabalık davetli grubu eşliğinde doksanıncı yaş gününü kutluyormuş. Bu mutlu güne gelen genç bir adam filozofun kütüphanesindeki kitapları işaret ederek Dewey’e:
“Okuduğunuz bunca kitabın size ne faydası oluyor? diye sorunca, Dewey şöyle cevap vermiş:
“Yaşlanmak, dağlara tırmanmaya benzer. Bilgiye ulaştığınız her zirve, tırmnacağınız yeni bir dağ demektir.”


Kitap; ışığa kapalı binaların gölgelerinde üşüyen bizlere, sımsıcak dünyasını açan vefalı bir dost… Gecenin ilerlemiş bir saatinde kapısını çalmamızdan rahatsız olmayan, kendisine sırt dönüp ayrılmamıza kırılmayan ve gönül koymayan bir arkadaş… Vermeyi çok seven, minnet etmeyen ve vermiş olmanın pişkinliğiyle şımarmayan bir yoldaş…
Yeryüzünün en kuvvetli silahı artık ne tank, ne tüfek, ne cop, ne makineli tüfek, ne siyasi iktidar, ne de sermayedir. Bütün bunların sindiremeyeceği tersine onların hepsini birden sindiren kitaptır.
Doğrusu, kitaba ve okumaya dair söylenecek çok şey var. Ancak ne söylenirse söylensin, hep eksik kalan bir şeyler olacak. Bazı şeyler vardır ki anlatılmaz yaşanır. Kitap böyle bir şey. A. Turan Alkan’ın ifadesiyle “Aşk gibi bir şeydir o.”
Nihat Dağlı


Yüzlerce cilt kitap dikine sıralanmış, kiminin yaprakları açılmış, kiminin deri kaplama sırtı görünüyor ve öylece uzayıp gidiyor görüntü. Sanki sınırsız bir kitap evreni. Bulundukları yerde sıkılmış da açık alana çıkmış kitaplar, birazdan kanatlanıp uçacaklar!.. Ve pir-i fâni diye vasfedeceğimiz ak sakallı, yün takkeli, müşfik adamlar oturmuş, sel sularının çamurları altında kalan o güzelim kitapları havalandırıyor, çamurlarını temizliyor. O kitaplar ve sanki başka bir dünyadan zamanımıza düşmüş gibi sakin ve dingin oturan, ellerindeki kitapları yeniden hayata döndürmek için sonsuz bir sevgiyle gözlerini çamurlu sayfalara gömen o ihtiyarlar, bir 13 yüzyıl manzarası çiziyor hayalimizde. Kitabın kitap olduğu; yazılı her kağıt parçasının kutsal sayıldığı, tutulup yerden kaldırıldığı, bir duvarın kovuğuna yahut baş üzre taşınmak için sarığın kıvrımına saklandığı zamanların fotoğrafı… ‘Okumanın Tarihi’ni yazan Alberto Manguel, bu fotoğrafı görmediği için ne kadar talihsizdir..
Batman’daki sel, İluh Deresi kenarında kurulu Şeyh Maruf kütüphanesini basmış ve buradaki üç bin kadar kitabı çamurlara gömmüştü. Kurtarılabilenler yere serilmiş, havalandırılıyor, bir yandan da bakımdan geçiyor. Bakımı kim mi yapıyor? Balıkesir’den giden on beş gönüllü insan. Demek, kitapları şefkatle ellerine alan o başka zaman adamları, o pir-i fâniler, ta Balıkesir’den kalkıp İluh Deresi’nin kenarına varmışlar. Sayfaları örten çamuru müşfik elleriyle temizliyor, ‘kelime’leri yeniden hayata döndürüyorlar. Kitap doktorları…
O fotoğraftan ve haberden öğreniyoruz ki Batman’da Şeyh Maruf diye kitap sevdalısı bir insan yaşarmış. 60 yıl uğraşıp didinmiş, bir derenin kenarına Arapça, Farsça, Osmanlıca kıymetli eserlerden oluşan 10 bin kitaplık bir kütüphane kurmuş. Size heyecan verici gelmedi mi bu? Hep terörle, töre cinayetleriyle, acılarla anılan bir kentte böyle bir kütüphane var, bir şahıs kütüphanesi… Bölgeyi ve Anadolu’yu bilenler, Şeyh Maruf’un kütüphanesinin aslında sadece bir örnek olduğunu, yakın zamanlara kadar bu coğrafyanın her adımında çil çil kütüphanelerin yükseldiğini söyleyeceklerdir.
80′li yıllarda bir gün yolumun düştüğü Manisa’nın Kırkağaç ilçesinde, ihtiyarlar anlatmıştı bana. O küçücük beldede pek çok medrese varmış. Ve o medreselerin kütüphaneleri… ‘Milli Şef’ İnönü devrinde kitaplar bir meydana yığılıp yakılmış. Diyordu ki ihtiyarlar: “Kitaplar aylarca için için yandı. Kırkağaç’ın üstünü kara dumanlar bürüdü.” Yakın zamanlara kadar Anadolu’nun, özellikle Doğu ve Güneydoğu’nun küçücük şehirlerinde bile medreseler vardı ve bunlar pek çok nadir eserin de bulunduğu kütüphanelere sahipti. Köprünün altından çok sular geçti, o ocaklar söndü. Bir zaman sonra da ‘terör’ adlı canavarla gelen süreç, Güneydoğu’da güzel olan ne varsa savurdu, dağıttı, yok etti.
Batmanlı Şeyh Maruf, o derenin kenarına kurduğu kütüphanesiyle işte o yıkımlara direnmiş adeta. Ama talih bu ya, bir gün sel gelip çamurlara gömmüş kitaplarını. Onun yaptığı, aslında yaşadığı toprakları binlerce yıllık mazisiyle barıştırmak, buluşturmak. Mezopotamya’nın ilimle, irfanla, kitapla yoğrula gelen binlerce yıllık tarihine eklenmiş zarif bir halka onun kütüphanesi. Kim bilir bizim habersiz olduğumuz daha kaç kitap tutkunu zarif insan yaşıyor bu topraklarda. Daha kaç kütüphane var böyle…
Ali Çolak
Fotoğraf: Suphi Kaya


Her gün bir kitap okuma hedefi koyan insanlar vardır. Bu hedefi nadiren tuttururlar. Bununla birlikte, hedefi günde asgari bir kitap okumak olmadığı halde günde birkaç kitap okuyabilenler vardır. Hızlı okuma kursuna gidip kitapların hızlı okumaya elverişli sütun yapısına sahip olmadığı için hızlı okuyamadığını iddia edenler de olur. Bazıları da kafayı hızlı okumaya takar; kitabın başına oturunca hızlı okumaya çalışıp gözleri yorulup uykuya dalarlar.
Şimdi öncelikle bazı varsayımları sorgulayalım. Kitap okumak önemli midir? Önemli olan kitap okumak değil, bir şey öğrenmektir. Öğrenmek ile kitap okumak arasında fark vardır. Bir sürü kitap okuyabilirsiniz; ama hiçbir şey öğrenmeyebilirsiniz. Hızlı okumanın püf noktalarından bir tanesi, meraktır. Eğer gerçekten sizin için önemli bir sorunun cevabını merak ediyorsanız, o merak tatmin olmadan gözünüze uyku girmeyecekse bir günde bir kitap değil, on kitap bile okuyabilirsiniz. Bir soruya cevap aramak, insana amaç verir. Rast gele bir günde, bir kitap alıp okumaya kalkıştığınızda acele etmek (hızlı okumak) için nedeniniz yoktur. Hızlı okuma kursundan mezun oldukları halde, hızlı okuyamayanların başarısızlığının altında kitap okurken kendilerini hızlı okumak zorunda hissetmeleri vardır. Birincisi bu durum olumsuz bir gerilim yaratır. İkincisi “Ben şimdi hızlı okuyayım; şu anda hızlı okuyorum, gözlerim bir sağa bir sola koşuyor” diye düşünürken insan içinde bulunduğu okuma eylemine yabancılaşır. Böylece hızlı okuma eylemi başarısızlıkla sonuçlanır. Halbuki kafasında gerçekten soru olan bir insan, sorunun cevabını bulmaya odaklı olduğu için okuma sırasında kendiliğinden bir hız kazanır. Ayrıca kafada bir soru olması, metni anlamlandırmada da çok işe yarar. Metin birden bire benim sorumun cevabı olan bölümler ve olmayanlar olarak ikiye ayrılır. Elbette en iyisi hızlı okuma becerisiyle birlikte kafada bir soruya / sorulara sahip olmaktır.
Kitap okurken, değişik insanlar; değişik teknikler uygular. Bazısı satırların altını çizer; bazıları fosforlu kalemle satırları çizer; bazıları paragrafların yanına yıldız koyar. Kitabın özetini çıkaranlara da rastlanır. Bazıları önemli bulduğu yerlerin arasına kitabın kapalıyken dışından da fark edilebilecek birer kağıt koyar. Açıkçası bu yöntemleri pek verimli bulmuyorum.
Melih Arat Okuma Yöntemi diyebileceğim bir yöntemi sizlerle paylaşmak istiyorum. Hangi kitap olursa olsun, kitap okumaya başlamadan önce boş bir A4 kağıt alınır. Bu kağıt uzun kısmından ortasından ikiye kırılır ve A5 formunda iki sayfa elde edilir. Kırılmış olan kağıdın birinci sayfasının en üstüne kitabın ismi, yazarı, yayıncısı ve yayım yılı belirtilir. Daha sonra birinci bölümün başlığı yazılır. Bölüm başlığını yazmadan önce satırın başına bölümün başladığı sayfa numarası koyulur. Daha sonra bölüm içinde dikkat çeken ya da önemli bulunan cümle ve paragraflar varsa, önce sayfa numarası sonra o cümlenin kendisi uzunsa, o paragrafı hatırlatacak kelimeler yazılır. Bu kitabın tamamı için yapılır. Böylece kitabın tüm kritik noktaları çok özet ve bir bakışta görülecek şekilde bir kağıda aktarılmış olur. Sonradan kitaptan söz etmek gerektiğinde son derece hızlı bir şekilde, o kağıda ya da belirtilen ilgili sayfalara bakarak konuyu hatırlamak mümkündür. Söz konusu kitabın not kağıtları kitabın içinde tutulabilir; arzu edilirse bilgisayara da kaydedilebilir. Bu çalışma yöntemi sayesinde bir kitabı 10 yıl öncede okumuş olsanız, ne önemliydi ve neredeydi sorularının cevabı saniyeler içinde verilebilir. Eğer bilgisayara kaydedecek olursanız, dosyanın içinde “ara” komutuyla bir konuyu yüzlerce kitap notu içinde arayabilirsiniz.
Melih Arat