Archive for the ‘Satırarası Hikaye & Öykü’ Category

h1

Peri Kızı’nın Masalı

Mayıs 1, 2007

peri

Peri Kızı, aşağıdaki güzel görünümlere kendini kaptırmıştı. Haklıydı da. Öyle güzel dağların ve ırmakların üstünden geçiyorduk ki! Ara sıra bahçeler içinde güzel saraylara rastlıyorduk. Bilinmeyen yerlere giden atlılar, uçarcasına geçip gidiyordu aşağılardan.

- Bize bir masal anlatmaz mısın Peri Kızı? dedim. Bakışları aşağılara doğru kaydı ve geçip giden atlılara, ağaçlara, ormanlara baktı bir süre daha. Sonra bana döndü:

- Sana en iyi bildiğim masalı anlatmamı ister misin? diye sordu.
- Elbette, hem de çok isterim.
- Dinle öyleyse, dedi Peri Kızı ve başladı anlatmaya.

Peri diyarlarından bir diyarda; Peri Kızı, padişah babasıyla birlikte, sırça sarayında yaşıyordu. Fındık kabuğundaki elbiselerini giyiyor, altın ve gümüş tabaklarda yemeklerini yiyordu. Dadısı ona, insanlara dair masallar anlatıyordu akşamları. İnsanların haline çok üzülüyordu Peri Kızı. Zavallıcıklar, uçamıyorlardı bile. Bütün işlerini güç ve kuvvetle yapmak zorundaydılar. Altın ve gümüş için de çok kavga ediyorlardı. Ve en önemlisi, Kaf Dağı Ülkesi’nin masal olduğunu düşünüyorlardı. Onların Kaf Dağı hakkında çok az şey bildikleri açıktı.

Daha çocukluğunda, babası ona bütün periler ülkesini gezdirmiş, iyi kalpli perileri, kötü kalpli perileri birbirinden ayırt etmesini öğretmişti. Uçarken dikkat etmesi gereken şeyleri de iyice belletmişti.

Peri Kızı’na en eğlenceli gelen şey, kılık değiştirmekti. Kelebek olmayı seviyordu. Bazen de bir kuş! Mesela bir kar kuşu. Deniz kıyısında ise, en çok sevdiği şey martı olmaktı. Bir çocuk gördüğünde, uç uç böceği olmayı seviyordu. Çocuklar onu kandırdıklarını sanıyorlardı. Fakat, Peri Kızı’nda öyle birkaç terlik ve pabuca kanacak göz yoktu. Onun öyle çok terlik ve pabucu vardı ki! Ama çocuklar ne bilsin!

Bir şey daha öğretmişti babası ona. İşte en çok dikkat etmesi gereken de buydu; insanlardan sakınmak. Ama her şeye rağmen, insanoğlundan bir Şehzade’nin, sırça sarayın kapısını çalmasına engel olamamıştı peri padişahı. Sarayın kapısını, sanki, “Kızınızla evlenmek istiyorum” der gibi çalmıştı Şehzade. Böyle zamanlarda Peri Kızı dayanamayıp bir kurbağaya dönüşürdü. Yine öyle oldu. Aslında Şehzade’nin, çirkin bir kurbağayla evlenmek istemeyeceğini düşünüyor ve onun şaşkın halini görmek için sabırsızlanıyordu Peri Kızı. Bu, onu en çok eğlendiren işlerden biriydi. Gerçekten de çok şaşırdı Şehzade.

Aslında Şehzade’nin isteği basitti. Babasına bir ok atacağını ve ok nereye düşerse o evin kızıyla evleneceğini söylemişti. Attığı ok, Peri Kızı’nın yaşadığı sırça sarayın üzerine düşmüştü. Elbette bir kurbağayla evlenmesine babasının izin vermeyeceğini biliyordu. Üstelik, kendinden büyük olan iki kardeşin biri, baş vezirin, diğeri de ikinci vezirin kızlarıyla nişanlanmışken… Okunu, ikinci ve üçüncü kez attı. Sonuç değişmedi.

Ok, her defasında sırça saraya isabet ediyordu. Bunda, kendisinin de bilmediği bir hikmet olduğunu düşündü. “Bu işin içinde bir iş var!” diyordu. Kaderine razı oldu ve kurbağa kızı alarak oradan ayrıldı. Şehzade, ne sırça bir sarayın kapısını çaldığının farkındaydı ne de bir peri kızını alıp, babasının sarayına götürdüğünün. Çünkü okun düştüğü yerde, onun tek görebildiği, bir ormanın içindeki küçük kurbağa deliğiydi. Peri kızı, kılık değiştirirken her şeyi insanların gözlerinden gizlemişti.

Kimsenin yapabileceği bir şey yoktu. Peri padişahının bile. Çünkü, yasalarına göre kılık değiştirmiş bir halde iken, bir periyi, bir insan bulup alırsa, peri onun olurdu. Taa ki, insanoğlu onu özgür bırakana dek. Bu da, peri hangi kılığa girmişse, o giysinin yakılmasıyla mümkün oluyordu. Ama bu giysiyi de, perinin sahibi olan insanın yakması gerekiyordu. “Artık özgürsün” anlamına geliyordu bu. Tabii böyle bir durumda, peri padişahı, kızını hemen gelip alabilirdi. Böyle bir şey olur muydu? Kimbilir? Peri padişahı ve sarayda yaşayan diğer perilerin, Şehzade kendilerini de almadığı için, şükretmeleri gerekiyordu.

Melek ÇE

h1

Çocuklara Küsen Yıldızlar

Nisan 16, 2007

çocuklara küsen yıldızlar

Bir akşam Aykız göğe bakmış. Ne ay ne de yıldızlar yerindeymiş. ‘Yine saklambaç oynuyorlar benimle’ demiş içinden. Ben de ebe olur onları sobelerim. Bilindik tekerlemeleri saymış. Tam “Önüm arkam sobe!” derken, yankılanan bir sesle irkilmiş. Başını kaldırıp baktığında Aydede’yle göz göze gelmiş.

- Boşuna uğraşma demiş, Aydede. Yıldızlar size küstü. Bir daha çıkmayacaklar ortaya.

Aykız şaşırmış. “Çocuklara küsen yıldızları da ilk defa görüyorum!” demiş alaylı alaylı.

Aydede: “Bence üzülsen iyi edersin. Bir an önce otur da düşün onları nasıl bulacağını. Yoksa geceleriniz daha da kararacak, insanlar mutsuz olacak.”

Aykız; “Ben nasıl bulabilirim ki? Üstelik neden küstüklerini bile bilmiyorum.” diye omuz silkmiş.

Aydede: “Düşünerek bulacaksın nedenini. Bulduğun her neden de seni saklanmış bir yıldıza götürecek. Sen de onları sobeleyeceksin. Sobelediğin her yıldız gökyüzünde yeniden ışıyacak. Ülkedeki insanların mutluluğu senin elinde. Elini çabuk tut, aydınlansın gecelerimiz.”

“Neden ben?” diye sormuş Aykız.

Aydede; “Çünkü ilk sen gördün onların saklandığını. Belki de bu işi başaracak tek kişi sensin.

Aykız gün doğmadan koyulmuş yola. Az sonra dağların ardından ışıyan güneşin ışıkları arasında görmüş yıldızların bazılarını. Erken kalkıp bu manzarayı görmese bulamayacakmış yıldızların bir kısmını. Meğer bu manzara ne mutlu ediyormuş insanı. ‘Şimdiye kadar ne çok şey kaçırmışım!’ diye hayıflanmış. Üstelik günü de bereketlenmiş. Tam bunları düşünürken yıldızlar uçuşmuş gökyüzüne. Anlamış ki ilk yıldız kümesi sahip olup da farkına varamadığı güzelliklerin içinde gizliymiş. Denizin üzerindeki yakamozlarda, dağların yamaçlarında, suların akışında, derelerin kıvrımlarında, ovanın yeşilinde ve daha nice güzelliklerde bulduğu yıldızlar için “Sobe!” diye bağırmış.

Etrafına bakınarak yürümeye devam etmiş. Bir balıkçı kulübesinin önünde durmuş. Yaşlı bir balıkçı ağları temizliyormuş. “Kolay gelsin balıkçı dede.” demiş. “Allah razı olsun!” demiş balıkçı.

Ağları temizlemeye yardım etmiş. Balıkçı çok sevinmiş. Başını kaldırıp da balıkçının gözlerine bakınca “Sobe!” diye bağırmış. Balıkçı şaşkın şaşkın gülümsemiş Aykız’a. Aykız anlamış ki yardıma ihtiyacı olanların gözlerinde daha nice yıldız saklı. Aç bir kediciğe bir dilim ekmek vermiş, donmuş bir serçeyi kolları arasında ısıtmış. Yaşlı bir teyzenin eşyalarını taşımış. Annesine ev işlerinde, kardeşine ödevlerinde yardım ederken bulmuş yıldızların bazılarını. Görmeyen birinin gözündeki yıldızı bile sobelemiş önündeki taşı alırken. Ve etrafa bu gözle bakınca yaşamın içine ne çok iyiliğin gizlendiğini anlamış. Yıldızlar da mutluluk içinde sobelenmişler.

Akşam olunca bir şenlik başlamış gökyüzünde. Aykız mutluluk içinde göğe bakmış. Yıldızlar yerlerini almış. Ama hâlâ eksikler varmış.

Ertesi gün yine gün doğmadan çıkmış yola. Yine güzellikleri seyrederken bir parka varmış.

O sırada ellerinde bebek arabası olan bir kadınla bir adam çıkagelmiş. Bebeği sevmek için izin istemiş Aykız. Bebeği severken onları izleyen adamla kadının bakışlarında yakalamış iki yıldızı. Anlamış ki anne ve babaların gözünde saklıymış yıldızların bazıları. Çocuklarına sevgiyle bakarken görünürmüş onlar. Tüm anne ve babalar için “Sobe!” diye bağırmış.

Güneş tam tepesine dikildiğinde okula geç kalacağım diye koşmuş evine. Aklı hâlâ yıldızlardaymış. Bu oyuna kendini öylesine kaptırmış ki Aykız, bıraksalar ömür boyu yıldız arayacakmış. Okul bahçesinde oynayan öğrencilerin gözlerinin her zamankinden farklı ışıldadığını görmüş. Biraz daha dikkatlice bakınca “Sobe!” diye bağırmış. Yıldızların bir kısmı da öğrenme isteğiyle dolu çocukların, çocukların gözlerindeymiş meğer. Öyle bir bağırmış ki okul yankılanmış. Herkes saklambaç oynamak için toplanmış bahçede.
 
Akşam olunca büyük bir heyecanla koşmuş pencereye. Yıldızların neredeyse hepsi göz kırpıyormuş Aykız’a.

Aydede, “Birkaç yaramaz yıldız hâlâ kayıp.” demiş. Aykız bu defa nazlanmamış. Ertesi gün yine yıldız aramak için çıkmış yola. Bu defa nereye baktıysa daha önce bulduğu yıldızların yansımalarını görmüş. Yaramaz yıldızlar öyle saklanmışlar ki… “Bulmak kolay olmayacak.” demiş Aykız. Neredeyse ümidini yitirmek üzereymiş.

Dalgın dalgın yürürken önündeki arkadaşının çantasından kaleminin düştüğünü görmüş. Hemen onu alıp arkadaşına vermiş. Arkadaşı, ‘Teşekkür ederim sana!” dediği anda gözlerinde bir yıldız parlamış. Aykız anlamış ki, son yıldız teşekkür yıldızıdır. O zaman bütün yıldızları ve güzellikleri verene binlerce teşekkür ede ede devam etmiş yoluna. Akşam oturmuş pencereden seyrederken gökyüzünü, milyonlarca yıldızın artık tastamam olduğunu, aydedeyle birlikte pencereden kendilerini sayan çocuklara güldüklerini görmüş.

Filiz Güner

İllüstrasyon: Cansu Kaykaç

h1

Yüzünde Çiçekler Açan Bahar Gözlü Çocuk

Nisan 15, 2007

bahar gözlü çocuk

Güneş doğduğundan beri, bir yere konmayan zıpır kelebek, nihayet yorulduğunu fark etmişti. Birçok dalı olan, çeşit çeşit kuşların kardeşçe yaşadığı kocaman bir ağaç gördü. Ağacın altında, yemyeşil çimenlere uzanmış minik bir çocuk vardı. Oraya gidip gitmemekte kararsızdı. Çünkü insanlar ne zaman bir kelebek görseler hemen peşine düşer ve yoruluncaya kadar kovalarlardı.

Kelebek, ağacın altına geldiğinde çocuğun üzerinde uçuşmaya başladı. Onun minicik burnu, çiçek gibi bir yüzü vardı. Yanakları al aldı. Kelebek onu, kırmızı bir laleye benzetti ve hiç düşünmeden miniğin burnuna kondu. Çocuk, gözlerini açtığında, burnunun tepesinde rengârenk bir şey olduğunu fark etti. Kelebek, bu bahar gözlü çocuğa gülümsedi ve:

- Merhaba, burnuna izinsiz konduğum için özür dilerim, dedi.

- Hoş geldin. Daha önce hiçbir kelebeğe bu kadar yakın olmamıştım.

- Ben de daha önce bir insanın burnuna konmamıştım, dedi kelebek ve gülmeye başladılar.

Kelebek devam etti:

- Ben çiçeklere konarım hep. Çünkü çiçekleri çok severim.

- Ya, ben de çiçekleri çok severim. Ama kelebekleri de severim, dedi bahar gözlü çocuk ve utangaç gülümsedi kelebeğe bakıp.

Kelebek zar gibi kanatlarını çırptı ve incecik sesiyle konuşmaya başladı:

- Havalar çok güzel, artık her yer bahar. Mis kokulu çiçekler açtı, leylekler çoktan geldi. Sahi sen nerede yaşıyorsun?

- Hiç sorma sevgili kelebek. Ben güneşin bile görünmediği, kocaman binaları olan, çiçeklerin, kelebeklerin uğramadığı bir şehirde yaşıyorum, dedi başını öne eğerek.

- Çiçeklerin, kelebeklerin olmadığı yer mi? Ne tuhaf…

Çok şaşırmıştı kelebek.

- Evet, gerçekten çok tuhaf. Mesela, çocuklar oyun oynamayı bilmiyor bizim oralarda. Büyüklerse her şeye karşı çıkıyor ve her şeyi yönetmek istiyorlar. Zaten çoğu zaman bizi anlamıyorlar.

- Büyükler hep öyledir. Keşke hiç büyümesek…

- Bir de biz, yağmurda ıslanmak, karda yürümek nedir pek bilmeyiz. Neredeyse gökyüzüne ulaşan evlerde yaşarız; ama ay dedeyi hiç göremeyiz.

- Ne kötü, çok sıkılıyor olmalısın?

- Benim gibi, çocukların hepsi sıkılıyor. Hayal bile kuramıyor, kahkahayla gülemiyoruz.

Kelebek ve bahar gözlü çocuk kara kara düşünüyor; ama bir çıkış yolu bulamıyorlardı. Ağaçtan kuşlar havalanıyor, yanlarından vızıldayarak arılar geçiyordu. Bahar gözlü çocuk, çevresinde olup bitenleri hayranlıkla seyrediyordu. Sessizliği kelebek bozdu:

- Sen benim tek insan dostumsun biliyor musun? Çiçekler gibi yüzün var. Gülünce güneşe benziyorsun ve gözlerin de baharı hatırlatıyor. Hep burada kalabilsen ne güzel olur.

- Keşke, dedi bahar gözlü çocuk içini çekerek.

- Beni kovalamana, hatta yakalamana bile izin verirdim o zaman. Sana tek tek kelebekleri tanıtır, çiçeklerle konuşmayı öğretirdim. Kuşların yuvalarını yapmalarına yardım eder, yağmur yağarken doya doya ıslanırdık.

Çocuğun bahara benzeyen yeşil gözleri dolu dolu olmuştu.

- Hayali bile güzel… Ben de eve döndüğümde yine dört duvarın arasına gireceğim. Okula gidip yeni şeyler öğrenmek güzel; ama insanların öğrendiklerinin tersi hareketler yapması üzücü. Bu arada başını ağrıtmadım değil mi?

- Hayır, biz dostuz.

- Kimse beni böyle dinlemez. Sen çok iyi bir kelebeksin.

- Sen de çok iyi bir çocuksun. Çiçekleri ve kelebekleri çok seviyorsun. Diğer çocuklar gibi beni yakalamaya çalışmıyorsun.

Bahar gözlü çocuk kelebeğe parmağını uzattı. Kelebek hiç düşünmeden, çocuğun minicik parmağına kondu. Çocuk, onun kulağına şöyle fısıldadı:

- Artık senin için de dua edeceğim, çok sevdiğin çiçekler için de… Ve kuşlar için de…

Kelebek iki kez kanatlarını çırptı. Üçüncüde, bahar gözlü çocuğun havaya kaldırdığı elinden havalanıverdi. Bahar gözlü çocuk ilk defa bu kadar mutlu dönüyordu şehrine…

Şeyma Yol

İllüstrasyon: Sevgi İçigen

h1

Kitaplar, Kediler, Fareler

Mart 17, 2007

kitaplar, kediler, fareler

Bir varmış bir yokmuş.
Bir çocuk varmış.
Kütüphanesinde dünyanın en güzel kitapları…
Okurmuş çocuk.
Okumayı herşeyden çok severmiş.
Kedileri de.
Farelerden hiç konuşmak istemezmiş.
Çünkü bilirmiş olan biteni.
Gece vakitlerinde gizlice
Canına okurmuş kitapların,
Uzun kuyruklu cinpirik fareler…

İllüstarasyon: Özlem Keleş

h1

Gemideki Hazine

Mart 4, 2007

gemideki hazine

Düşümde bir gemideydim. Upuzun direkleri ve onlarca yelkeni olan büyük bir gemiydi bu. Bir içindeyim geminin, bir dışında. Sanki bir kuş olmuşum, geminin ufukları gören direğine konmuşum. Etrafı seyrediyorum.

Uçsuz bucaksız bir okyanusta yol alıyor gemi. Aşağıda geminin güvertesinde gezinen insanlar var. Herkeste bir telaş bir telaş? Hiç kimse bir başkasıyla ilgilenmiyor ve işini yapmaya çalışıyor. Öyle büyük bir gemi ki bu? Bir korsan gemisi mi yoksa?

Az sonra geminin güvertesine konuyorum ben de. Aşağıya inen merdivenlerin kapısı açık. Kapıdan içeri dalıveriyorum. İlginç yerler var burada. Epeyce gezindikten sonra bir oda çıkıyor karşıma. Odada birkaç tane sandık var. Her birinin üzerinde bir şeyler yazıyor. Ne yazdığını çözmeye çalışırken, kapı kapanıveriyor. Bir korku çöküyor içime. Çıkmak istiyorum buradan. Her yer kapalı. Odadaki eşyalar gizemli. Masanın üzerinde eski bir dürbün, korsanların kullandığı tek gözlü bir maske ve onun yanında da hemen bir defter var.

Ne yapacağıma karar veremiyorum. Sandıkları mı açmaya çalışsam, kapıları mı? Kafamı kaldırınca yukarıdaki yuvarlak pencereyi görüyorum. Anlıyorum ki denizin altındayım.

Masaya yönelip defteri karıştırmaya başlıyorum. Başlık şu: Hazine sandıkları! Kafamın içinde şimşekler çakıyor. Birkaç sayfa ileride sayılar çıkıyor karşıma. Karmakarışık sayılar? Sandıklarla ilgili olmalı bunlar. Çünkü aynısından sandıkların üzerinde de var. İşte hazine sandıkları! Nasıl açılacakları da defterde yazılıdır her halde. Hâlâ dışarı çıkmayı istiyorum. Ama önce sandıkların içinde ne olduğunu görmeliyim. Hızla çeviriyorum sayfaları. Çevirdikçe yazılar Türkçeleşiyor. Hepsini okuyabiliyorum. Hazinenin anahtar bölümüne geliveriyorum bir solukta. Ve? İşte anahtar cümle? Gerçek hazinenin anahtarı sende? Kimde? Beni mi kastediyor?

Gerçekten, eski kocaman bir anahtar buluyorum kanatlarımın altında. Hemen sandığın birini açıyorum. İçinden beyaz bir bohça çıkıyor. Bohçanın kanatlarını açıyorum. Kat kat? Her katından güzel kokular yükseliyor. Aralarında gül yaprakları var. Sonuncu kanadı da kaldırdığımda bir kutuyla karşılaşıyorum. Kutuyu alıyorum, yavaşça kapağını açıyorum, içinden bir ışık yükseliyor. Işığın ortasında da kırmızı bir şey! Ne olduğunu anlamaya çalışıyorum. Düşünürken kırmızı kutu bir kitaba dönüşüyor. Sayfaları kendiliğinden açılıyor. Bakıyorum yazıları tanıyorum. Bu kitabı da?

Diğer sandıkları da açıyorum. Her birinde farklı kutular var. Hepsi de dokununca kitaba dönüşüyor, benim daha önce gördüğüm, tanıdığım kitaplar bunlar.
 
Tam son sandığı açacağım sırada kapı açılıveriyor. İçeriye tek gözü kapalı bir adam giriyor. İşte bir korsan! Açılan kapıdan ok gibi fırlayıp uçmaya başlıyorum. Uçsuz bucaksız bir deniz var aşağıda? Uyanıyorum.

Hemen kitaplığın karşısına geçip düşümdeki kitapları arıyorum. Doğrusu merak ediyorum, kitapların bana hangi sandığın anahtarını vereceğini.

Musa Güner

İllüstrasyon: Güzel Sarıgül

h1

Ve Aşk Ortada Kaldı

Aralık 5, 2006

ve aşk ortada kaldı

Gecenin karanlığında evlerinde bulunan insanları bir anlık rahatsız eden siren sesi, adamın sürekli kulaklarında çınlıyordu. Siren sesi ile dolan kıvrımlarında beyninin hatıralar, şaşkınlık, hüzün, umut, umutsuzluk, güçsüzlük bir o yana bir bu yana çarpıyor ve siren sesleri ile yine çıkıp gidiyor ve yeniden geliyordu.

Bir 17 sene öncesi idi, insanların sürekli ayaklarına baktığı ayakkabı mağazasında çalışırken ilk defa birisinin gözlerine bakıyor ve ilk defa birisinin gözlerinde kalıyordu. Bir çift göz bu kadar sıradan olduğu halde bu kadar özel nasıl olabilirdi acaba. Bu kahverengi gözler başka hiç kimse de bu kadar anlamlı bakamaz, başka hiç kimse de bu kadar güzel olamazdı. Karar verdiğinde bu kızın kahverengi gözlerinin kendi görüntüsü ile kapanmasına daha 19 yaşındaydı ve ne olursa olsun bu kız kendi hayatının bir parçası olacaktı. Ayakkabı öyle sık alınan bir şey değildi, bu kız da ilk defa bu dükkâna gelen bir müşteri idi. İzlemeliydi, peşinden koşmalı idi, uğraşmalı idi. Öyle de oldu, izledi, uğraştı, peşinden koştu ama nihayet istediği oldu. Artık arada bir ürkek adımlar onları birbirine kavuşturuyor, o kahverengi o dünyalar güzeli gözler bir o kadar masum, bir o kadar bağlı ve bir o kadar da ürkek bakışlarını arada bir adamın üzerinde arada bir cevrede dolaştırıyor, başka gözlerin onu tanımasından ürkerek, bu adamın yanında hep kalmak isteyerek ama içinde bulunduğu o anda onunla görünmek istemeyerek bakıyordu dünyaya.

Her şey ne kadar güzeldi, ve ne kadar daha güzel kalmasını sağlamak onların ellerindeydi. Evlenmeliydiler. Adam ilk evlilik teklifini Üsküdar’da deniz kenarında mütevazi bir bankta:

“BU DENIZIN UZERINDE PARLAYAN IŞIKLAR KADAR INSAN VAR BU ŞEHIRDE, DALGALANDIKÇA DENIZ KİMİ BIRLIKTE YANAR BIRLIKTE SÖNER, KİMİ AYRI AYRI YANAR SÖNER. BENİM IŞIĞIM TEKTİ BUGUNE KADAR BU DENIZDE, KÂH YANDI KÂH SÖNDU, KÂH AĞLADI KÂH GÜLDÜ, BİR GÜN BENİM IŞIĞIM SENİN IŞIĞINI GÖRDÜ, EĞER SEN DE KABUL EDERSEN, SEN DE BU IŞIKLARI BİRLEŞTİRELİM DERSEN…”

“Evet” demişti kız ve o akşam o denizde parlayan binlerce ışık onlara şahitlik etmişlerdi. Deniz dalgalandı, iki ışık yan yana geldi ve el ele parladı. Ne beklendiği gibi bu evliliğe karşı çıkan oldu, ne de umutsuz ask filmlerindeki gibi içkiye düşen bir koca ya da kor olan bir kadındı bu evliliğin geleceği.

Hayalleri vardı birlikte en fazla iki çocuğun sığabileceği hayalleri ve bir ev panjuru olmayan, geniş olmayan ama kendilerinin olan ve bir araba bu iyi adamın ayaklarını yerden kesecek olan ve bu güzel kadını mutlu edecek olan. Olmasa da olurdu bu ev ve bu araba. Kadın ve adam yine mutlu idiler, yine de inat mutlu olacaklardı.

Yıllar geçti, adam kendi kendine 17 sene kadar olmuş bu yıllanmış hikâyenin nasıl hala bu kadar canlı nasıl hala bu kadar güzel olduğunu merak ediyordu. Asıl merak ettiği bu zamanlara kadar bu hikâye nasıl bu kadar güzel süregelmiş ve hala da sürmekteydi. Ne kadar şanslı bir adamdı. Ne güzel bir karısı vardı, ne iyi idi. Onu ne kadar çok seviyordu. Bunca senede çocukları olmamıştı, olamamıştı ama olsun, birbirlerine kari koca birbirlerine çoluk çocuktular. Bir evleri vardı kendilerinin ve bir de araba değil ama motosikletleri vardı ayaklarını yerden kesen.

17 sene geçmişti ne kadar mutlu idi kadın. Kendisini bir kez bile incitmemiş bir koca, kendisini delice sevmiş bir eş, ve delice sevdiği bir eş. 17 yıl olmuştu, hala ilk günkü gibi heyecanlanırlardı birbirlerini gördüklerinde, hala sarılırken birbirlerine 17 koca yılın etkisi ile 17 kat daha hızlı çarpardı kalpleri ilk sarılmalarında attığından. Hala arada bir yıllar önce durdukları sahilden denize bakar kendi ışıklarını ararlardı el ele. 17 koca yılın her anında adamın gözlerinde kadın ve kadının gözlerinde adam oldu, aşk oldu.

Hava soğuktu, soğuk bin iğne gibi saplanıyordu adamın vücudunun her yerine, beynine dolan siren sesleri ile birlikte. Gözlerinden akan yaşlar ara sıra gözlerini buğulasada adam yine de ambulansın ardından hiç ayrılmıyor, ambulans hızlandıkça hızlanıyor, yavaşladıkça yavaşlıyor ama bir an olsun bırakmıyordu peşini. Uzundu yollar uzaktı hastane, çelik gibi soğuktu hava. Ambulansın geçtiği yerlerde insanlar pencerelerinden izliyorlar olan biteni görüyorlardı ama gerçekte olan biten çok farklı idi. Uzundu yollar uzaktı hastane.

Hâlbuki o akşamda her akşam olduğu gibi idi, adam televizyon karşısında kadın banyoda idi, az sonra çıkacaktı kadın banyodan saçlarından suları aka aka, yüzünden gülücükler saça saça, gelecek kocasının yanağından öpecek, adam onu koklayacak ve hep yaptığı gibi sımsıkı sarılacaktı.

Banyo sıcaktı, az kalmıştı kadın çıkacaktı, bir sabun kaydı, kadın üzerine bastı, ayağı kaydı her yer karardı. Bir gürültü geldi banyodan, adam seslendi, ses gelmedi, adam seslendi cevap yoktu, acele ile kalktı adam banyoya koştu, yerler kaygandı ve o yerde kadın boylu boyunca uzanıyordu, banyoda kan vardı. Adam kadının kafasına havlu bastırdı, olmadı elini bastırdı olmadı, kadının gözleri açıktı ve o gözlerde hala adam vardı. Kalktı adam telefona sarıldı, uzundu yollar uzaktı hastane.

Belki dakikalar belki saatler belki asırlar geçti, adam anlamadı. Ambulans geldi, kadını aldı, adam geride dondu kaldı, bir karışıklık oldu ambulans gözden kayboldu, deli gibiydi adam, adamın bir motosikleti vardı. Motora atladı, ambulansı yakaladı, ambulans hızlandı o hızlandı, ambulans yavaşladı o yavaşladı. Uzundu yollar, uzaktı hastane. Ve çelik gibi soğuktu hava, adamın üzerinde sadece atleti vardı.

Az kalmıştı hastaneye, hemen bir iki ışık sonra idi. Ambulans hızla yollara daldı, arkasında motosikletli adam vardı, ambulans biraz daha hızlandı, adamın gözlerinde yaslar vardı, buğulu idi ambulans buğulu idi yollar, adam bir ana yola daldı, motorun tekerleri kaydı, uzaklaştı ambulans, buğulu idi yollar, o kalabalık yolda buğulu bir araba adama çarptı. Adamın gözlerinde son bir kez kadın parladı ve kapandı.

Nihayet ambulans hastanede idi, acele ile arka kapı aralandı, kadın çıkarıldı. Sedye acile sürülürken kadın son bir kez havaya baktı ve o gözlerde bir adam parladı ve kapandı.

O sırada denizde bir çift ışık birlikte dibe daldı ve aşk ortada kaldı…

Hasan Özer

h1

Herman’ın Öyküsü

Aralık 5, 2006

herman'ın öyküsü

1914 yılında, Birinci Dünya Savaşı’nda savaşmış bir askerin, Herman’ın öyküsü…

Patlamalar, haykırışlar, kan ve ölüm… Yalnızca bunların yaşandığı cephede, Herman’ın da katıldığı bir savaş tüm şiddetiyle devam ediyordu. Askerler, her türlü insanca duyguyu unutmuş gibiydiler. Düşmanlarını öldürmeden önce, bir an durup onların gözlerine bakıyorlardı. O gözlerde gördükleri korku ve acıdan etkilenmiyorlardı. Kendi korkuları her şeyin ötesindeydi. Kazanmak, yaşamak demekti; kaybetmek ise ölüm. Herman ve düşmanları kazdıkları derin siperlerde bulunuyordu. Her gün ölümü görüyordu Herman, arkadaşlarını yitiriyordu. Her gün acımasızlığa, nefrete, kine şahit oluyor ve ülkesi için o da buna katılıyordu. Her gün benliğinden bir parçanın daha kopup gittiğini hissediyor, eksiliyor, eksiliyordu… Askerler, haftalar boyunca savaşmaktan bitkin düşmüşlerdi, acı ve pislik içindeydiler. Herman, yaşadığı bu durumdan bezmişti artık. Ne tarihin ne de saatin farkındaydı. Zamansızlığın boşluğunda günü kurtarmanın derdindeydi sadece. Ve bir gün, bir şey oldu. Komutanlar, o günün Noel olduğunu ve savaşa bir gün ara vermek için düşmanla bir anlaşma yaptıklarını söylediler. Çünkü, her iki taraf da ortak bir dini paylaşıyordu. Tanrı’ları ortaktı.

O gün savaşa gerçekten 12 saat ara verildi. Hiçbir patlama ya da çığlık duyulmuyordu. Kulaklarına sağırlık gibi gelen bir sessizlik hakimdi etrafa. Gece olduğunda Herman, düşman siperlerinde yakılan ateşlerin ışığını gördü, bu onların daha önce hiç yapmadığı bir şeydi. O anlaşmalı barış anlarında askerler ısınmak için ateş yakmaya cesaret etmişti. Herman’ın bulunduğu siperde de aynı şey yapıldı, ateşler yakıldı, insanlar toplandı. Her iki taraf da birbirlerinin siluetlerini görebiliyordu. Sonra, şarkılar söylenmeye başlandı. Ayrı dillerde aynı şarkıları söylüyordu askerler; Herman’ın çocukluğundan beri bildiği, Tanrı’yı, sevgiyi ve barışı anlatan şarkıları… Herman, onların neşelendiğini hissediyor, yemeklerinin kokusunu duyuyordu. Daha bir kaç saat önce kıyasıya savaşan, ölümün vahşetini saçan insanlar, aralarında bir kaç metre mesafe olmasına rağmen tedirginlik hissetmiyor, kendilerine sunulan bu anların keyfini çıkarıyorlardı. Herman ise savaşın nasıl da zoraki bir nefret oyunu olduğunu düşünüyor, aylardır yaşanan kâbusun anlamsızlığını artık daha iyi anlıyordu. Savaş boyunca hiç kimsenin ölmediği tek gündü o ve yine savaş boyunca herkesin huzur içinde uyuyabildiği tek gece…

Bu olay Herman’ı çok değiştirdi. Yıllar sonra çocuklarına ve torunlarına bir mucize yaşadığını anlattı: Askerler, ortak ve güzel bir şeye, savaş ve nefrete baskın çıkan bir şeyi sahiplenerek silahlarını indirmişlerdi. Bu şey, Tanrı sevgisiydi. O, çocuklarına şöyle dedi: “Yaşadığımız mucizenin sırrını bulmak büyük bir keşif olurdu. Savaşı bir günlüğüne durduran bu sır, aslında tüm savaşlara tamamen son verebilirdi. Ben, o günü yaşadım ve içimin derinliklerinden gelen ve yüreğimden taşan sevgiyi, Tanrı sevgisini hissettim. O sevginin insanları nefretten ve korkudan uzaklaştırabildiğini gördüm. Bizlerle aynı şarkıları söyleyen düşman askerleriyle gerçekte nasıl da yakın olduğumuzu anladım. Sevginin neler yaptırabileceğini biliyorum. Lütfen bunun yolunu bulun.”

h1

Antikacı

Kasım 30, 2006

antikacı

Genç antikacı hem merakı hem de ticaret nedeniyle Anadolu’nun en ücra köşelerini dolaşıyor ve gözüne kestirdiği malları yok pahasına satın alarak büyük paralar kazanıyordu. Kış kıyamet demeden sürdürdüğü seyahatler sırasında başına gelmeyen kalmamış gibiydi. Fakat, bu seferki hepsinden farklı görünüyordu. Yolları kapatan kar yüzünden arabasını terk etmiş ve yoğun tipi altında donmak üzereyken, bir ihtiyar tarafından bulunup onun kulübesine davet edilmişti. Yaşlı adam, antikacının yürümesine yardım ederken:

- Günlerdir hasta olduğumdan, odun kesmek için ilk defa dışarıya çıktım, dedi. Meğer seni bulmak için iyileşmişim.

Diz boyuna varan karla boğuşup kulübeye geldiklerinde, antikacının beyaz göre göre donuklaşan gözleri fal taşı gibi açıldı. Odanın orta yerindeki kuzine sobasının etrafını saran üç-dört iskemle, onun şimdiye kadar gördüğü en güzel antikalar olmalıydı. Saatlerdir kar içinde kalan vücudu bir anda ısınmış, buzları bir türlü çözülmeyen patlıcan moru suratını ateşler kaplamıştı. Yaşlı adam, misafirini yatırmak için acele ediyordu. Ona birkaç lokma ikram edip sedirdeki yatağını hazırlarken;
- Bugün soba yakamadım evladım, dedi. Ama bu yorganlar seni ısıtacaktır.

Ev sahibi, yıllar önce vefat eden eşiyle paylaştıkları odaya geçerken, antikacı da tiftikten örülen battaniyelerin arasına gömüldü. Ancak bütün yorgunluğuna rağmen bir türlü uyuyamıyordu. Ertesi gün gitmeden önce ne yapıp yapıp o iskemleleri almalı, bunun için de iyi bir senaryo uydurmalıydı. Mesela, hayatını kurtarmasına karşılık ihtiyara birkaç koltuk satın alabilir ve eskimiş olduğu bahanesiyle dışarıya çıkarttığı iskemleleri, çaktırmadan minibüsün arkasına atabilirdi. Hatta onları kaptığı gibi kaçmak bile mümkündü. Yürümeye dahi mecali olmayan ihtiyar, sanki onun peşinden koşacak mıydı?

Genç adam, kafasındaki fikirleri olgunlaştırmaya çalışırken dalıp dalıp gidiyor ve rüzgârın sesiyle uyandığı zamanlar, kaldığı yerden devam ediyordu. Bu arada yaşlı adamın sabah namazına kalktığını fark etmiş, hatta hayal meyal olsa bile odun parçaladığını duymuştu. Gözlerini açtığında, onun kuzine sobasının üzerinde yemek pişirdiğini gördü ve etrafına bakınırken, birden iskemleleri hatırladı. Hafifçe doğrulup çevresine baktı: Aman Allah’ım!

Antikalardan hiçbiri ortada yoktu. İhtiyar kurt, herhalde planını hissetmiş ve belki de uykudaki konuşmasını duyarak onları emin bir yere kaldırmıştı. Sakin görünmeye çalışarak:

- İliğim kemiğim ısınmış, dedi. Çorbanız da güzel koktu doğrusu. Ama akşamki iskemleleri göremiyorum.

Yaşlı adam, odanın köşesine yığdığı iskemle parçalarından birini daha sobaya atarken;
 
-İskemle dediğin, dünya malı be evladım, dedi. Biz misafirimizi üşütür müyüz?

h1

Dünyanın En Büyük Okçusu

Kasım 30, 2006

dünyanın en büyük okçusu

Bütün bilgelere danıştı. Nerede bir kitap bulduysa okudu. Ok atmakta usta olduğunu duyduğu kim varsa, yanına gitti. Büyük bir okçunun arkadaşı olduğu söylenen ihtiyar bir adamı ölmek üzereyken bulup, isteğini anlattı.
 
Konuştuğu herkes, bu işi öğrenmek istiyorsa, dağların ardında yaşayan o yaşlı adamı, o büyük ustayı bulması gerektiğini söylüyordu.

Adam dünyanın en büyük okçusu olmaya kararlıydı. Karısıyla vedalaştı, yol hazırlıklarını yaptı, tarif edilen dağın yolunu tuttu. Günlerce yürüdükten sonra ustanın yaşadığı yere geldi.

Etrafı ağaçlarla çevrili, önünde ufacık bahçesi, yıkılmaya yüz tutmuş bir kulübeydi burası. Bir-iki seslendi, cevap veren olmadı. Kulübenin penceresinden içeriye baktı, etrafı inceledi, çiçekleri seyretti, hâlâ gelen-giden yoktu. Bir ağacın gölgesine uzanıp, hayaller içinde beklemeye başladı. Yorgundu, az sonra uyuya kaldı.

Gözlerini açtığında, başucunda dikilmiş, kendisini seyreden biri vardı. Eski ama tertemiz giysiler içinde yaşlı bir adam. Bu büyük usta olmalıydı. Hemen toparlandı, saygıda kusur etmemeye çalışarak kendini tanıttı. Niçin geldiğini, okçuluğa olan merakını, okuduğu kitapları, her şeyi bir çırpıda anlattı.

Usta hiçbir şey söylememiş, bir tek soru bile sormamıştı, hatta onu dinlemiyor gibiydi. Elindeki değnekle yere bir şeyler çiziyor, yüzünü ekşitiyor, sürekli uzaklara bakıyordu. Sonra birden kalktı, kulübesine doğru yürümeye başladı. Tam kulübenin önüne geldiğinde bir an durakladı, başını çevirmeden seslendi:

-Gözlerini kırpmamayı öğren, öyle gel!..

Bunca yolu bunun için mi geldim, diye düşündü adam. Sonra hak verdi Büyük Usta’ya, bir bildiği vardır herhalde, deyip evine döndü.

Gözlerini kırpmamayı öğrenecekti, ama nasıl? Hayli zaman düşünüp taşındıktan sonra şöyle bir yol izlemeye başladı: eşinin dikiş makinesinin üstüne başını koydu. İğne inip kalktıkça gözlerini biraz daha yaklaştırarak bakmaya çalıştı. Her gün biraz daha uzun süre gözünü kırpmadan bakmayı başararak, tam dört sene boyunca bütün vakitlerini böyle geçirdi. Sonunda başarmıştı. İğne neredeyse kirpiklerini değiyor, ama o gözlerini hiç kırpmıyordu.

Adam tekrar Büyük Usta’nın ardında yaşadığı dağın yoluna düştüğünde, şehirdekiler onun iki kirpiğinin arasında ağ yapan küçük örümceği konuşuyorlardı.

Bu kez Usta’yı kulübesinde buldu. Olanları anlattı. Heyecanlıydı, fakat bir takdir sözü duymak için boşuna bekledi. Usta ocağa odun atarken o hayal kurmaya başladı; birazdan, evlat, diyecekti, okunu ve yayını al, peşimden gel. Birlikte dışarı çıkacaklar, okçuluğun incelikleri üzerine konuşmaya başlayacaklardı. Usta ona yatacak bir yer gösterecekti sonra. Senelerce sabahtan akşama kadar çalışacaklardı. Ama sonunda şehre döndüğünde herkes dünyanın en büyük okçusunu alkışlayacaktı. Ağzı kulaklarına varıyordu adamın. Karısı onunla gurur duyacak, bir sürü öğrencileri olacaktı, kitaplar yazacaktı ve daha neler neler…

Usta’nın sesiyle kendine geldi, düşündüklerini belli etmemeye çalıştı. Büyük Usta gelip adamın karşısına durdu, gözlerini gözlerine dikti ve dedi ki:

-Şimdi küçük şeyleri büyük, büyük şeyleri daha büyük görmeyi öğren, sonra gel…

Dağdan aşağı yürürken düşünceliydi adam. Anlaşılan, ok ve yayı eline alması için birkaç sene daha sabretmesi gerekecekti. Ama bu defa hiç değilse konuşurken yüzüne bakmıştı büyük usta. Bunu düşününce mutlu oldu. Bu ilerlediğinin işareti olmalıydı.

Eve geldiğinde karısı hiddetle üzerine yürüdü adamın. Ne zamana kadar devam edecek, diyordu, vazgeç bu sevdadan artık! Bizim halimiz umurunda mı, şimdi ne yapacaksın, sırada ne var?

Karısı konuşurken, o ne yapacağını bulmuştu. Bir saman çöpü aldı, küçük bir böceği taktı çöpün ucuna. Pencerenin önüne koyup seyretmeye başladı. Aylar boyunca karısıyla kavga etmediği bütün zamanları böceği uzaktan seyrederek geçirdi. Nihayet, tam üç sene sonra, saman çöpünü bir ağaç, böceği bir at kadar görmeye başladı. Üstelik bütün detayları, bütün görünmez çizgileri. Bu ders de tamamdı işte…

Büyük Usta bu kez kapıda karşıladı adamı, içeri buyur etti. Dikkatle dinledi.
-Tamam, dedi sonra, sen büyük bir okçusun artık!

Adam şaşırmıştı. Beraber bahçeye çıktılar, büyük usta bir ok ve yay getirip öğrencisine verdi. Uzakta ki bir ağacı göstererek, şu budağı görüyor musun, dedi, oku oraya atmanı istiyorum senden. Adam oku yerleştirdi, yayı gerdi ve attı. Ama ne atış! Tam budağın üstündeydi ok.

Sonra bir daha, bir daha… Attığı her ok bir öncekinin arkasına saplanmış, ağaçtan kendilerine kadar uzanan bir hat olmuştu.

Sevindi adam, teşekkür etti, minnettarlığını ifade edecek kelime bulamıyordu. Vedalaşıp yola çıktı. Okçuların en iyisi oydu artık.

Daha yarı yola gelmemişti ki, bir kurt düştü içine; Büyük Usta yaşadıkça ben dünyanın en büyük okçusu olamam ki, dedi. Geri dönmeye karar verdi, Büyük Usta’yı öldürecekti.

Uzaktan, yaşlı ustanın bahçede çiçeklerle uğraştığını gördü. Bu iş kolay olacaktı. Sadağından bir ok çıkardı, yayını gerdi, nişan aldı ve yayı bıraktı. Ama o da ne? Kendisine doğru gelen oku fark eden Usta bir karşı ok atmış, oklar havada birbirine çarpıp düşmüştü. Okları tükenene kadar bu hal böylece devam etti. Sonunda öğrencisinin yanına geldi Büyük Usta ve dedi ki:

-Anladım, dünyanın en büyük okçusu olmak istiyorsun. Eğer benden de iyi olmak istiyorsan, filan dağın ardına gitmelisin. Orada tepedeki mağarada falan usta var, git, ondan ders al.
-Git haydi, durma !..

Günlerce yol yürüdü, tarif edilen dağa geldiğinde perişan haldeydi. Nefes nefese tepeye doğru tırmanırken kayalıkların arasında bir mağara fark etti. Söylenen yer burası olmalıydı. Yeni ustayı merak ediyordu ki, seksen doksan yaşlarında, iki büklüm bir adamın titreyerek mağaranın önüne gelip bir taşın üstüne oturduğunu gördü. Oraya doğru yürüdü. Masa gibi bir kütüğün üstüne kollarını dayamış, öylece kendisine bakan bu ihtiyar bir ok ustası olabilir miydi?

Mağaraya iyice yaklaştı, ihtiyara birkaç adım mesafede durdu. Başını kaldırıp üstlerinde uçan kuşlara baktı. Sadağından bir ok çıkardı, yayını gerdi ve okunu bıraktı. Okun vınlamasıyla kuşlardan birinin yere düşmesi bir oldu. Güldü ihtiyar, titreyen elleriyle kütüğün üzerinden bir yay alır gibi yaptı, oku yerleştirir gibi, gerer gibi yaptı, kuşlardan birine nişan aldı. Adam bir ihtiyara, bir kuşlara bakıyordu. Elinde hiç bir şey yoktu ki ihtiyarın… Birden oku bırakır gibi yaptı, fakat o da ne?! Kuşlardan biri düşüvermişti! Büyük bir şaşkınlıkla olanları seyrederken, ihtiyar usta ayağa kalktı, yanına geldi, gözlerinin içine dikti gözlerini ve;
-Evlat, dedi, sen hâlâ ok ve yayla mı okçuluk yapıyorsun?

Adam ihtiyar ustanın yanında tam yedi sene kaldı. Şehre döndüğünde bambaşka biriydi artık. İnsanların dertleriyle ilgileniyor, öfkelenmiyor, az konuşuyor, herkesin yardımına koşuyor, sürekli tebessüm ediyordu.
Bir gün arkadaşlarıyla otururken, masanın üzerinde duran bir şey dikkatini çekti adamın. Bu nedir, diye sordu. Şaşırmıştı arkadaşı.

-Usta, dedi, dalga mı geçiyorsun benimle?
-Hayır hayır, dedi, nedir o?

İyice şaşırdı arkadaşı, ne diyeceğini bilemiyordu. Soru üçüncü kez tekrarlanınca, çaresiz cevap vermek zorunda kaldı:

Ok ve yay usta, ok ve yay.

Serdar Tuncer - Satırarası Hikayeler

h1

Körfez, Ev Sahibi ve Genç Kız

Kasım 16, 2006

körfez

- Bölüm 1 -

Son yıllarda körfezin güzellikleri dilden dile dolaşmaya başladı.

Orayı görenler, temiz ve serin sularında yüzenler başkalarına anlatıyor, bu yüzden körfeze her yıl giderek daha büyük kalabalıklar geliyordu.

Denizi öyle temizdi ki, dibindeki çakıllar ve kum taneleri bile görülürdü. Körfezin mavi sularını, sebze ve meyve bahçelerinin, telli kavakların, çınarların yeşili kuşatırdı.

Bir yanda, başları mavi, sarı, mor dumanlarla sarmalanmış dağlar, dalga dalga birbirinin önüne arkasına geçerek, örtülüp açılarak yükselir, sonra denize doğru yaklaştıkça tatlı bir uyumla alçalırlardı.

Akşam olup güneş ateşten bir top gibi dağların arkasına çekilmeye başladığında onlar bütün görkemiyle ortaya çıkardı. O zaman doruklardaki ulu ağaçların silueti, tepeleri kuşatan çam ormanları, daha aşağılarda zeytinlikler, toz pembe bir tül ardından, olgun bir ululukla göz kamaştırırdı.

Güneşin ayrılışı, denizdeki son pembe ışıklarını, suyun ürperen yüzeyinden toplayışı bitince, ay gelip her zamanki yerine kurulur, çevresine binlerce yıldız toplar, sonra altın yaldızlarını hiç ayrım yapmadan kasabanın bütün evlerine, sokaklarına, ağaçların tepesine bol bol serpiştirir ve kalan yaldızın hepsini denizin kıpır kıpır yüzeyine bir baştan bir başa boca ederdi

O saatlerde iskelenin üstüne çıkıp şöyle denize doğru yürüyen bir kişi, o anı yaşamış olmanın mutluluğunu taa yüreğinde duyardı.

Körfezin güzellikleriyle tanışanların ilgisi gün geçtikçe arttı ve sonunda kasaba bir değişme sürecine girdi.

Birçok şey yeniden ele alındı.

Küçük, bahçeli evler yerini büyük yapılara bıraktı. Moteller, lokanta ve kahveler açıldı. Deniz boyunca uzana yoldaki bütün boşluklar yeni binalarla dolduğundan, deniz artık görülmez oldu.

Yaz aylarında büyük bir kalabalıkla birlikte neşe, kargaşa, ve para geliyordu.

Köşe başlarında dondurma, kağıt helva, çekirdek ya da deniz simidi, güneş yağı satan yerler açıldı. Kahvelerden yükselen şarkılar birbirine karıştı.

Belediye başkanı da elinden geldiğince gelişmelere katkıda bulundu. Konuklar oturabilsin diye deniz kıyısına boydan boya beton kanepeler döktürdü.

Sonra küçük bir meydancığı yeniden düzenledi. Burada, kavak ağaçlarının çevrelediği bir havuz vardı. Havuzu ve bazı ağaçları ortadan kaldırarak bir takım satış barakaları ve kahveler için yer açtı.

- Bölüm 2 -

Önceleri dışarıda olan ama artık kasabanın içinde kalmış bir dere akardı. Küçük yatağından yaz kış suyu eksik olmaz, yuvarlak taşların üzerinden süzülerek denize ulaşırdı. Bu derenin üstü de bir ayıp örter gibi acele kapatıldı.

Körfez, kandırılıp pavyonlara bırakılmış gencecik bir kız gibi o güzel ve özgün havasını yitirmiş, kendini çirkinleştiren ve bayağılaştıran bir takım süsler ediniyordu.

Sıra çoktan O’nun evine gelmişti. Ancak, ne zaman yerine apartman yapmak ve karşılığında şu kadar daire vermek için gelseler, ev sahibi hemen konuyu kapatıyordu.

“Geçinip gidiyorum, satılacak evim yok benim,” diyordu.

Yaşı ilerlemiş olmasına karşın sağlıklı bir adamdı. Sert görünümlü yüzü, yüreğinin yufkalığını hiç belli etmezdi.

Yaşamı boyunca, edindiği belli kurallardan hiç sapmamıştı.

Sabah karanlığında kalkar, işini hep aynı saatte açardı. İşinin güvenilirliğiyle tanınırdı. Onun tezgahından kusurlu iş çıkmaz, çıkarsa da dükkandan çıkamazdı.

Ev sahibi, kasabanın gidişini beğenmiyor, hatta giderek buna öfkeleniyordu. Bu yeni biçimle birlikte gelen yaşam tarzını da benimsemiyordu.

Sokağını çirkinleştiren şu apartmanları yapmak için evini verip, şimdi dört duvar arasına sıkışmış, toprakla artık yalnızca saksıda görüşebilen, birçok insanla alt alta yaşamaya çalışan ve bir türlü bunu başaramayan komşularına kızıyordu.

Onaylamadığı bu gidişe katılmak istemiyordu.

O’nun evi birçok benzeri olan bir evdi. İki katlı sade bir yapıydı. Denize yakın bir sokakta bulunması, yanlarından arkaya doğru uzanan ve arkada oldukça genişleyen bir bahçesi olması, inşaatçılar için evi çekici yapıyordu.

Bahçede birkaç meyve ağacı, bir asma, zakkumlar ve bahçe duvarlarına yüklenmiş hanımelleri vardı. Ev, üç yanını kuşatan bu ağaç ve çiçek yumağına gömülmüş gibiydi.

Önde, iki yandan üç beş basamaklı iki merdivenle yapının ortasına gömülmüş bir sahanlığa çıkılır, evin cümle kapısına varılırdı.

Kapıdaki buzlu camlar, oymalı demir işlemelerle korunmuştu. Bu işlemelerde, demirci ustasının ince zevki, camı koruyacak sıklıktaki motiflerde ise sağlamcılığı görülürdü.

Kapı tokmağı bir kadın eli biçimindeydi. Tunçtan yapılmış bu elin ince parmakları, küçük tırnakları ve eli süsleyen bir yüzük en ince kıvrımlarla gösterilmişti. Eli tutup altına yerleştirilmiş bir metal parçasına vurunca, tanıdık bir ses verirdi.

- Bölüm 3 -

Sanki üç yanını çevreleyen yeşillikler yetmezmiş gibi, üst katın iki yanındaki çıkmaları arasına ve kapının tam üstüne bir küçük balkon kondurulmuştu. Oradaki parmaklıkların arasından renk renk açmış sardunyalar, begonyalar, ortancalar sarkar, evin solgun sıvasını canlı yeşilleri, pembe, beyaz, mor çiçekleriyle süsleyip güzelleştirirdi.

Küçük pencerelerin dantel perdeleri de bu süslemeye katılır, evin sade görünümüne güzellik katardı.

Eskiden sokağın öbür evleri de, benzer özellikleri olan, biraz daha genç ya da yaşlı, küçük ya da büyük olmakla birlikte hepsi alışılmış ince bir zevkin, rahat bir yaşamın birlikte bulunduğu bir bütünlük içindeydiler.

Yeni şeklini bulmadan önce, bu sokak mevsimleri yaşardı. Kışın, bahçelerdeki ağaçlar yapraklarından soyunup evlerin solgun sıvaları, yosun tutmuş kiremitleri ve sobalardan süzülen duman kokusu ortaya çıktığında, yaşam durgunlaşır, evlerin içine toplanır, baharda ise çiçekler takıştırır, gençleşir, keyiflenir ve bahçelere taşardı. Yazın, denizin ve gökyüzünün mavisi sarmaş dolaş evlerin açık pencerelerinden odalara dolar, camlı dolapların aynalarına, yüklüklerdeki kanaviçe işlemeli yastık yüzlerine kadar uzanırdı.

Yıldan yıla değişen sokaklar, giderek mevsimleri böylesine yaşayamaz olmuştu.

Bol ağaçlı küçük evli sokaklar, az ağaçlı büyük evli sokaklara dönüştü ve artan gereksinmelere göre genişletilmediği için, ilk kez yıkanan bir basma gibi çekip daraldı. Her yanı arabalar doldurdu. Balkonlardan çiçek yerine ıslak mayolar ve havlular sarkmaya başladı.

Ev sahibi, altmış yaşına kadar pek az çıktığı kasabasının yeniden kuruluşunu kaygıyla izliyordu. Yenisi yapılan bir şey eskisinden daha iyi olmalıydı. Gereksinmeler ve güzellikler birlikte gözetilmeliydi. Oysa insanların gözü, bu gidişten yararlanmaktan başka bir şey görmüyordu.

Akarken küpünü doldurmak hırsı, kasabalının gözünü karartmıştı sanki. Bu yüzden bencillik, acelecilik kol geziyor ve bu güzel kıyıya hiç yaraşmayan bir kümeleşme ve yığılma oluşuyordu.

Ev sahibi, giderek daha çok kınadığı ve onaylamadığı bu kabuk değiştirmeye evini vermeyerek karşı koydu.

Böylece yıllar geçti.

Bu yıllar boyunca ev sahibinin biricik kızı büyüdü. İnce yüzlü, kara gözlü bir kız oldu.

Bir gün bir delikanlıyla çalıştı. Uzaktan uzağa bakıştılar, yanlarında arkadaşları varken bir-iki kez konuştular. Delikanlı kışları okula gidiyor, yaz aylarında dönüyordu. O geldiğinde kızın içine sevinç doluyordu. Sanki her yan güzelleşiyor, yaz geliyor, deniz ısınıyordu o gelince.

Delikanlı, genç kızdan okulu bitirinceye kadar beklemesini istedi. Okulu biter bitmez ailesini gönderip onu istetecekti.

- Bölüm 4 -

İlk festivalin düzenlendiği yaz, delikanlı okulunu bitirip döndü.

İskele meydanı renk renk bayraklarla süslenmişti. Meydanı çevreleyen ateş çiçekleri ve sardunyalar açmıştı. Çarşı girişinde bulunan turist danışma bürosu yeni betonarme binasına taşınmış, bayraklarla donatılmıştı.

Her yer kalabalıktı ve sıcak bir yazdı.

Genç kız için heyecanlı günler ve geceler başladı. Her gün evi yeniden temizledi, sildi, süpürdü. Camları pırıl pırıl yaptı. Bekledi. Uykuları kaçtı.

Uzun bekleyişlerden sonra bir gün, acı haberi duydu ve beklediği konukların hiçbir zaman gelmeyeceğini öğrendi. Çünkü delikanlının ailesi başka bir kızı istemeye gitmiş ve düğün hazırlıkları çoktan başlamıştı. Bunu duyunca genç kız bıçaklanmış gibi oldu.

O inatçı ihtiyarın kızını almaktansa, evini üç daireyle değiştirmiş, eli bol para görmüş birinin kızını yeğlemişlerdi.

Genç kız iki gün odasından çıkmadı. Yemedi, içmedi. Uzun siyah kirpikleri hiç kurumadı. Odasının penceresinden bahçedeki erik ağacının dallarına bakarak sürekli ağladı.

Ev sahibinin karısı ilk kez kocasının karşısına dikilip sesini yükseltti.

“Sen neye karşı çıkacaksın tek başına bey? Görmüyor musun devir değişiyor, her şey değişiyor. Sokaklarda, evlerde, insanlarda… Bir başına sen neyi koruyabilirsin?”

O da, “Değişmesin, yenilenmesin demiyorum ki. Böyle mi olur, böyle mi diye bağırdı.

Kızının mutsuzluğunu görmek ev sahibin yüreğini yaktı. Çünkü kızı onun her şeyiydi. İlerlemiş yaşında, Tanrı’nın sunduğu bir armağandı.

Kasabasını, evini seviyordu, ama kızını hepsinden çok seviyordu.

Bir daha böyle bir şeye neden olmamak için ertesi günden itibaren başlayarak evini satacağı birini armaya koyuldu.

Fatma Gürel

h1

Kan Kırmızı Gül

Ekim 11, 2006

gül

O gün yine sınıfta onu izliyordu. O kadar güzel gülüyordu ki ona gülüm demeye bile kıyamıyordu uzun süre seyretti gül yüzünü içinde çağlayanlar akıyor güller açıyordu ona baktıkça.

Bir anda arsız bir kahkaha ile kendine geldi neydi onları böylesine iştahlandıran anlamamıştı.
Pek konuşmazdı zaten dinlemeyi tercih etti. Gülünün doğum günü partisi varmış bu gece tüm sınıf davetliymiş. İçlerinden biriyle dans bile edecekmiş. Duyunca sevinç kapladı içini neredeyse ölecekti heyecandan fakat birde şart vardı. En güzel kırmızı gülü getiren dans edecekti gül yüzlüyle. Tamamdı gülleri iyi tanırdı dillerinden anlardı kırmızı en gizli asığıyım demek değil miydi? Evet, evet gizli aşkını bulmak için planlamıştı bu oyunu.

Zil çalar çalmaz dışarı attı kendini. Ancak dışarı çıkıp beyaz örtünün üzerinde yürümeye başlayınca farkına vardı. Bir metre karin yağdığı havanın buz kestiği havada nerden bulacaktı taze kırmızı gülü. Yinede bir umut diyerek gezdi şehirdeki tüm çiçekçileri deli misim sen diyordu gittiği her kapı bu mevsimde mi? Kendide biliyordu ama ne yapsın. İçi titredi yine ona dokunamayacak gül kokusunu alamayacaktı. İçi hasretle kavrulurken takatinin kalmadığını hissetti yanından geçtiği gül ağacının dibine kıvrıldı yaprak bile yoktu dallarda masumca bakıp yalvarmaya başladı ne olur ne olur bir gonca aç ki kokusunu alıp ellerine dokunabileyim diyordu. Bu yakarışları gözyaşları takip ediyordu. Birden saatine takıldı gözü parti çoktan başlamıştı kim bilir kimin kollarındaydı simdi. Pencereden görme umuduyla kafasını kaldırdı ve içi ürperdi aman Allah’ım gül açmış gülüm için açmış derken kuruyan gözleri tekrar doldu gül açmıştı fakat beyazdı. Beyaz saflığı simgelerdi ama nasıl anlatacaktı bunu gülüne o kırmızı istiyordu bu kez umutsuzca eğdi başını. Gülün hemen yanında ki çatıya bülbül konmuş onları izliyordu. Genç adamın ağzından bir gül dedi bülbül güle gül gülmedi gitti gül bülbüle bülbül güle yar olmadı gitti dizeleri dökülüyorken birkaç damla kan damladı önüne tekrar kafasını kaldırdığında o acı dolu sevgi dolu fedakarlığı gördü bülbül dayanamamış feda etmişti canini kanıyla kızartmıştı gülü.

İtinayla kopardı gülü ve koşarak gülünün evine doğru ilerledi geç kalmamalıydı bülbül için yetişmeliydi.

Eve geldiğinde ürkerek çaldı kapıyı gülü açtı ve gülümsedi hemen gülü uzattı benimle dans eder misin dedi ve yanında duran zengin arkadaşını fark etti. Kız maalesef en güzel gülü o getirdi dedi ve elinde ki altın gülü gösterdi.

Boynu yine büküldü genç adamın ağzından yine şu sözler döküldü, “bir gül dedi, bülbül güle gül gülmedi gitti gül bülbüle bülbül güle yar olmadı gitti.”

h1

Yaşlı Adam, Çocuk ve Misketler

Ekim 9, 2006

çocuk ve misketler

Yaşlı adam, bir hazır giyim mağazasına ait vitrine uzun uzun baktıktan sonra, ilerideki yeşillikte oynayan çocukların en zayıfına dönerek:

- Küçüüük!… diye seslendi. Bana biraz yardımcı olur musun?

Çocuk, hafta sonlarında yaptıkları misket oyununu ilk defa kazanmış olmasına rağmen arkadaşlarını bırakıp geldi. 7–8 yaşlarındaydı ve üzerindeki elbiseler, “tek kelimeyle” dökülüyordu.

Yaşlı adam, çocuğun saçlarını okşadıktan sonra:

- Vitrindeki elbiseyi giymeni istemiştim, dedi. Bakalım üzerine uyacak mı?
Çocuk, bu teklifi ilk önce şaka sandı. Ama adam son derece ciddiydi. Onunla birlikte mağazaya girerken, ilk önce rüyada olup olmadığını, daha sonra da şimdiye kadar yeni bir elbise giyip giymediğini düşündü.

Genellikle ailedeki büyük çocuğa alınan veya komşular tarafından verilen giyecekler, elbiselerin ona dar gelmesiyle birlikte ortanca kardeşe kalır, birkaç sene sonra da dizleri aşınmış veya delinmiş vaziyette kendisine yamanırdı. Ama “her zaman hasta” dedikleri babasının ne kadar zor para kazandığını bildiğinden, bu işe bir kere bile itiraz etmemişti. şimdi ise, ilk defa yeni bir elbisesi olacaktı. Üstelik de bayrama üç gün kala…

Çocuk, yaşlı adamın gösterdiği elbiseleri giydiğinde, büyümüş olduğunu ilk defa fark etti. Çizgili kadifeden yapılmış pantolon, bacaklarının ne kadar uzun olduğunu ortaya koyarken, yeni ceketi de omuzlarını iyice geniş göstermişti. Fakat hepsinin üzerine giydiği kaban bir başkaydı ve artık üşümeyecekti. Çocuk, biraz önce kazandığı misketleri onun cebine bıraktığında, iyice keyiflendi. İrili ufaklı misketler, gayet derin olan ceplerin bir köşesinde kalmıştı.  Demek ki her bir cep, en az elli misket alabilirdi.

Yaşlı adam, çocuğu sağa sola döndürdükten sonra, elbiselerin paketlenmesini istedi. Ve iş tamamlandığında, tezgâhtara dönerek:

- Elbiseleri torunuma alıyorum, dedi. Kendisine sürpriz yapacağım için, onları bu çocuğun üzerinde denedim. İkisinin de boyu falan aynı da…

Çocuk, bir anda beyninden vurulmuşa döndü ve ne diyeceğini bilemedi. Ama artık büyüdüğüne göre, bir şey belli etmemeliydi. Aynaya son bir defa baktıktan sonra, üzerindekileri yavaşça çıkartarak bir kenara fırlattığı eskileri giydi.

Adam, elbiselerin torununa uyacağından emindi. Yaptığı hizmet için çocuğa bir çiklet parası vermek istediğinde, onu yanında göremedi. Haylaz velet, belli ki bu işten sıkılmıştı.

Çocuk, arkadaşlarının yanına döndüğünde, bir kenara çekilerek onları seyretmeye koyuldu. Ve bütün ısrarlara rağmen oyuna katılmadı.

Arkadaşları :

- Niçin oynamıyorsun? diye sordular. En güzel misketleri sen kazanmıştın.

- Çocuk, inci gibi yaşlar süzülen gözlerini arkadaşlarından kaçırmaya çalışırken:

- Misketlerim, bu elbiselere yakışmayacak kadar güzeldi, dedi. Bu yüzden onları, bayramlık kabanımın cebine sakladım.