Archive for the ‘Tarih’ Category

h1

Terminal’in Gerçek Öyküsü

Mayıs 27, 2007

terminal

İranlı Merhan Karimi Nasseri, iyi bir ailenin çocuğu. Babası Abdülkerim, İngiliz-İran Petrol Şirketi’nde doktor olarak çalıştıktan sonra emekli olunca başkent Tahran’a taşınıyor.

Merhan 1970’te Tahran’da Şah’a karşı yapılan öğrenci gösterilerinden birine katılıyor. Kendisi daha sonra, bu gösteride tutuklandığını, feci işkence gördüğünü ve ülke dışına atıldığını anlatıyor, ama İran’da yapılan araştırmalar sadece bir gün üniversitede başka öğrencilerle birlikte bir odada hapis kaldığını, işkence filan görmediğini ortaya koyuyor.

Ne olursa olsun Merhan, bu olaydan sonra İngiltere’ye ağabeyinin yanına gidiyor ve Bradford Üniveristesi’nde Yugoslav ekonomisi üzerine eğitim görmeye karar veriyor.

Ailesi İzini kaybediyor

1976’da İngiltere’den ayrılıyor, Avrupa’da oradan oraya geziyor. O arada İran’da devrim oluyor, İngiltere’deki ağabeyi İran’a geri dönüyor. Merhan’la ilişkileri kesiliyor. Bir süre sonra Dışişleri Bakanlığı’na başvurarak kardeşlerinin akıbetini öğrenmek istiyorlar, ama uzun süre bilgi edinemiyorlar.

Bu arada Merhan, çeşitli Avrupa ülkelerine iltica etmek için başvuruyor. 1981’de Belçika Merhan’a mülteci statüsü tanıyarak kimlik belgesi veriyor. Ancak Merhan’ın anlattığına göre bu belgeler çalınıyor ( ya da kendi ağzından bir başka versiyona göre belgeleri kendisi geri gönderip sonra da pişman oluyor.)

Her neyse, Belçika’dan ayrılıp Fransa’ya gidiyor, birkaç yıl kaçak işçi olarak çalışıyor, sonra bir gün Londra uçağına atlıyor ama İngiltere bu kimliksiz adamı kabul etmiyor. Merhan, Heatrow Hava Limanı’ndan gerisin geriye Paris Charles de Gaulle Hava Limanı’na yollanıyor.

İşte Charles de Gaulle Hava Limanı bir numaralı terminali’ndeki hayatı böyle başlıyor. Yıl 1988…

merhan karimi nassari

Kırmızı Banktaki Yaşam

Bir Fransız avukat Merhan’ın davasını üstleniyor ve tam 10 yıl boyunca ona mülteci statüsünün verilmesi için uğraşıyor. Sonunda davayı kazanıyor ama bu defa da Merhan havaalanından ayrılmayı reddediyor.

Merhan, bir numaralı terminal’de dükkânların olduğu alt katta yaşıyor. Kırmızı bir bankın üzerinde sürüyor hayatı. Aslında bu birleştirilmiş iki banktan oluşan güzel bir köşe. Merhan kendine çok iyi bakıyor, her gün tuvaletlerde traş oluyor, yıkanıyor. Daima McDonald’s’tan aldığı yiyeceklerle kahvaltısını yapıyor.

İlk yıllarda havaalanı görevlileri ve yolcuların verdiği hediyeler ve paralarla yaşayan Merhan, yıllar geçip meşhur olunca, kendisiyle röportaj yapmaya gelen gazetecilerden aldığı paralarla gayet güzel geçiniyor.

300 Bin Doları Bankada

Spielberg Merhan’ın hikayesini filme çekmeye karar verdiğinde, tam 300 bin dolar telif ödemiş. Merhan bu parayı havaalanında bir bankanın şubesine yatırmış. Ama hayatını değiştirmeye niyetli değil.

h1

1907 - 2007

Mayıs 14, 2007

1907-2007

h1

II. Dünya Savaşına Farklı Bir Bakış

Nisan 18, 2007

war

Dünyaya bilimsel açıdan en çok katkı sağlayan savaş, hiç kuşkusuz, 2. Dünya Savaşı olmuştur. 1 Eylül 1939′da Alman ordularının Polonya’ya girmeleriyle başlayan savaşta kesin olarak kaç insanın öldüğü hesaplanamıyor. Ancak asker-sivil toplam ölü sayısının 30 milyona yaklaştığı ifade ediliyor. Maddi zararın ise 1 katrilyon dolar civarında olduğu düşünülüyor.

Hitler, Mussolini ve Stalin dünyaya kabus dolu altı yıl yaşattı. Bütün bunlar yadsınamaz. Fakat bir gerçek var ki o da bu diktatörlerin askeri üstünlük kurmak amacıyla bilimsel araştırmalara tonla para dökmeleri. Onlar bilimsel araştırmalara önem verince haliyle düşmanları da aynı yola başvurdular ve bilim hiç bir zaman göremeyeceği himayeyi 2.Dünya Savaşı’nda gördü.

2.Dünya Savaşı en büyük katkısını makroekonomi ve iş idaresi alanlarına yaptı. Savaş sonrasında yıkıma uğramış ülkelerin yarattığı ekonomik mucizelerin altında, savaş sırasında ulaşılan üretim verimliliği, işgücünün maksimum yararlılıkla kullanılması ve otomasyonda kaydedilen gelişmeler yatmaktadır.

Savaştan önce Amerikalılar bir ticaret gemisini 35 haftada bitirebilirken 1943′te bu süre 50 güne inmişti.

Sovyet Ilyushin II-4 uçağının imali savaş öncesinde 20000 saatlik bir emek gerektirirken 1943′te bu süre 12500 saate gerilemişti.

Savaşın sonuna doğru İngiliz Hükümeti ihale vereceği şirketleri teknik deneyimlerinden çok iş idaresi alanındaki deneyimlerine bakarak seçmeye başlamıştı.

2.Dünya Savaşı’na bilim adamlarının savaşı demek yanlış olmaz. Devletler, daha savaş başlamadan önce, uzaktan uzağa ayaksesleri işitilen savaşta üstünlük kurabilmek için bilimadamlarına benzeri görülmemiş mâli destekler veriyorlardı.

Alman ve İngiliz bilim adamları, kendi ülkelerinin deniz ve hava kuvvetleri için yeni silahlar ve elektronik sistemler geliştirmeye başladılar. Sovyetler Birliği 1919 yılından itibaren bilimsel araştırmalara özel bir önem vermeyi bir devlet politikası haline getirmişti. 1941′de Sovyetler Birliği araştırma-geliştirme faaliyetleri için 1 milyar 650 milyon ruble gibi o güne dek görülmemiş büyüklükte bir bütçe ayırmıştı.

Faşist rejimler de teknolojik gelişmeleri yakından izliyordu. Mussolini 1936′da Ulusal Araştırma Konseyi’ni kurup başına, radyonun mucidi, büyük bilim adamı Guglielmo Marconi’yi getirdi.

Adolf Hitler, Almanların bilimde de dünyaya egemen olmasını istiyor, özellikle yeni silah teknolojileriyle yakından ilgileniyordu. Ancak bu totaliter rejimlerde düşünceye uygulanan baskılar, ar-ge çalışmalarının, liberal devletlerdeki kadar verimli olmasını engelliyordu.

Stalin, teknik uzmanların ve mühendislerin bir gün kendisine karşı muhalif bir hareket başlatmalarından çekindiğinden binlercesini, gizli polisin gözetimi altındaki bir çalışma kampına kapatmış, araştırmalarını burada sürdürmelerini istemişti.

Nazi baskıları çok değerli Yahudi bilim adamlarının ve özellikle nükleer fizikçilerin Almanya’yı terk etmelerine yol açmıştı . Bu bilim adamları, ABD ve İngiltere’nin bilimsel araştırmalarına büyük katkılarda bulundu. Örneğin ABD’nin savaş sonrasında yürüttüğü uzay programlarının altında Alman bilim adamlarının imzası var.

Diktatörlerin yeni silahlar geliştirmekle görevlendirdikleri bilim adamlarının çalışmalarına sık sık müdahelede bulunmaları kimi zaman parlak sonuçlar yaratmakla birlikte çoğunlukla başarısız neticeler alınmasına yol açıyordu.

2.Dünya Savaşı, düzenli ar-ge faaliyetlerini devletlerin kendilerini devam ettirmekte kullandıkları sürekli ve kudretli bir vasıta kılarken aşırı devlet denetiminin ve ideolojik kaygıların çok fazla ön planda tutulmasının bilimsel araştırmalarda ters sonuçlar yarattığını ortaya koydu.

Liberal devletler totaliter rejimlerin bilimdeki atılımlarına çabuk karşılık verdiler. En başarılı oldukları alanlar kriptoların deşifre edilmesi ve casusluk faaliyetleriydi.

Daha 1931 yılında Fransız Haberalma Teşkilâtı’nda görevli Yüzbaşı Gustave Bertrand, bir Alman casustan 2.Dünya Savaşı’nda kullanılacak Enigma adındaki kriptografi aygıtının çalışma prensiplerini gösteren belgeler temin etmişti. Savaş sırasında İngiliz matematikçiler aygıtın şifrelerini çözümlemeyi başardılar. Öyle ki Hitler’in generallerine bizzat verdiği emirler anında Müttefik kuvvetlerince öğrenilebiliyordu.

Haziran 1940 - Nisan 1941 arasında Almanların İngiltere’ye düzenledikleri hava akınları sonrasında Winston Churchill, radarın savunmada ne derece etkin bir aygıt olduğunu gördü ve Bilimsel Danışmanlık Komitesi’ni kurup başına Profesör L.A. Lindemann’ı getirdi.

Lindemann, Sir Henry Tizard ile beraber Alman avcı uçaklarının haberleşmelerini bozan elektronik karıştırma sistemleri geliştiren araştırma projelerini yönetti. 1940 yılının sonbaharında Almanlar buna X-Gerat’larıyla karşılık verdiler. X-Gerat, bir çok frekans üzerinden haberleşmeyi sağlayan bir aygıttı. Fakat İngilizler radarlarında yaptıkları bir değişiklikle uçaklarının Alman avcı uçaklarını tek tek izleyebilmelerini sağladılar.

Benzer bir durum Almanya üzerindeki hava muharebelerinde yaşandı. Gece uçuşlarında uçakların, elektronik karışıtırıcılar engeline rağmen hedeflerini bulmalarını mümkün kılacak sistemler geliştirilmesi fikri bundan sonra doğdu. H2S adı verilen sistem sayesinde pilotlar ‘bulutların arasından’ önlerini görebiliyordu.

Ayrıca İngiliz uçaklarının Alman pilotları şaşırtmak için attıkları alüminyum parçalar da çok işe yaradı.

1943 Mart’ından itibaren kullanılmaya başlanan mikrodalga radarlar ise Alman denizaltılarının yerlerinin tespit edilmesini mümkün kıldılar.

ABD başkanı Roosevelt ülkenin bilimsel araştırmalarını Vannevar Bush’a emanet etmişti.

Bush’un başında bulunduğu Bilimsel Araştırma ve Geliştirme Kurumu, üniversitelere çalışmalarında kullanmaları için 1 milyon dolarlık fon aktardı. Bu kurumla birlikte, Donanma Araştırma Laboratuarları ve ordunun diğer birimleri, antitank roketi, saniyeli fitil, DUKW amfibi savaş aracı, sıtma hastalığıyla mücadelede büyük başarılar sağlayan DDT ile penisilini bulup geliştirdiler.

Nükleer fizik alanında çok büyük mesafe katedildi. 1938′e gelindiğinde Alman fizikçiler Otto Hahn ve Fritz Strassmann nükleer fizyonunun gerçekleşmesini gösterebilecek kadar yol almışlardı.

İngiliz, Fransız, Alman, Rus ve Amerikan bilim adamları, nükleer bir bomba geliştirilmesinin mümkün olabileceğine inanıyor ve böyle bir bombayı ilk yapan taraf olabilmek için birbirleriyle yarışıyorlardı.

1939′da Albert Einstein, Başkan Roosevelt’e bir mektup yazdı. Mektubunda Einstein, başkana atom bombasını Nazilerden önce Amerikalıların bulması gerektiğini, aksi takdirde savaşın kaderinin ABD ve müttefikler aleyhine değişeceğini ifade ediyordu.

ABD’nin 2.Dünya Savaşı’nda ar-ge faaliyetleri için harcadığı toplam 3.850.000.000 Doların 2.000.000.000 Doları Roosevelt’in atom bombasının geliştirilmesi için başlattığı Manhattan Projesi’nde kullanıldı. Amerikalılar atom bombasının peşindeyken öteki devletler de boş durmuyordu. Hepsi bu bombayı ilk bulan olmak istiyor, ancak kimse bu cehennem silahının kullanılmasının yaratabileceği uzun erimli sonuçları düşünmüyordu.

Generalleri kara kara düşündüren savaşlardaki zayiatlar, askeri tıbbın hızlı bir evrim geçirmesine yol açtı. Sıhhiye hizmetleri yeniden örgütlendi; yaralılara çok hızlı ve doğru bir şekilde müdahele edilmeye başlandı. Ölüm oranları ve organ kayıpları daha önce öngörülemeyen oranlara indi.

Havadan yaralı taşınması da bu hususta çok faydalı oldu. Anestezi ve kan nakli sıradan uygulamalar haline geldi. Cerrahi alanlarda uzmanlaşma da 2.Dünya Savaşı sıralarında başladı. Tıptaki en önemli devrim, savaş sırasında bulunan penisilinin kullanılmasıydı. Penisilinin bulunması kemoterapinin altın çağına girmesini sağladı.

Savaş sona erince doktorlar sivil yaşama döndü. Önlerinde yeni bir çağ bulunduğunun farkındaydılar. Bilimin diğer kollarında, tıbbın yararlanabileceği çok önemli gelişmeler kaydedilmişti. 1950′li ve 60′lı yıllar kalp cerrahisinin ve organ nakillerinin uygulanmaya başlandığı yıllar oldu. Ölümü bekleyen sayısız hasta organ nakilleri ile yaşama döndürüldü.

Kısacası, devletlerin barışçıl amaçlarla kolay kolay destek vermeyeceği bilimsel araştırmalar, savaş zamanında kıymete bindi ve belki de daha bir kaç nesil araştırılması akla dahi gelmeyecek konular araştırılarak bir çok teknolojik gelişme sağlandı.

Hesaplanan, nasıl daha fazla düşman öldürülebileceğiydi. Ama gün oldu, devran döndü; savaş zamanı buluşlarının babalarının dahi düşünmediği bir şey gerçekleşti.

Öldürmek için yapılan keşif ve icatlar yaşatmak için kullanılır oldu.

h1

Meçhul Kütüphaneci

Nisan 9, 2007

meçhul kütüphaneci

Yıl 1939,  Erzincan… 1939’un 27 Aralık gecesi,  Erzincan için felaket gecesidir. Saat 23.30. Bütün şehir uyuyor.Tek bir kişi var uyumayan…Şehir kütüphane memuru…Onu bu gece uyku tutmamış,  lojmandan kütüphaneye geçmiş,  gündüzden kalan işlerini tamamlıyor. Cehalete karşı savaşta yaralanmış kitapların orasını burasını onarıyor,  yaralarını sarar gibi,  yeniden cehaletle savaşa hazırlıyor onları (derken)… Bir an korkunç bir gürültüyle ve çığlık çığlığa tarihinin en büyük felaketine uyanamıyor bile Erzincan… Kuzey Anadolu Fay Hattı en büyük depremlerinden biriyle ilk anda yarısını yerle bir ediyor Erzincan’ın… Şehir kütüphanesi de yıkılan binalar arasındadır. İlk büyük sarsıntıda,  yıkılan kütüphane lojmanında kalan kütüphanecinin eşi,  çocukları,  anne ve babası ölür. ( 8.0 büyüklüğündeki Depremde 32.962 kişi ölmüştü) Kütüphane görevlisi,  kütüphanede çalıştığı sırada tüm ailesinin öldüğünü görür ve bilir. Kendisi istese kaçıp kurtulabilir. Sarsıntılar aralıklarla sürmekte,  kütüphanenin sağlam kalan bölümleri de yıkılmaya devam etmektedir. Ailesini tümüyle yitirmiş olmanın korkunç acısına karşın,  yıkıntılar altından kurtarabildiği kitapları sandıklara yerleştirmeye başlar. Kitapların çoğu el yazmasıdır. Başka kopyalarının bulunması mümkün değildir. (Bu yazmalar arasında Şeyh Galibin el yazısı da vardır.) İkinci büyük sarsıntıyla Erzincan haritadan silinir. Meçhul kütüphaneci de kaçıp kendini kurtarabilecekken,  kitapları kurtarmak istediği için yıkıntıların altında kalarak ölür.
 
Kimliği “meçhul” kalan bu kütüphanecimizin kurtardığı kitaplar,  Ankara’da Milli Kütüphaneye gönderilir. Onun kurtarmak için hayatını verdiği kitaplar,  araştırmacıları aydınlatmaya devam ederken,  kendi yaşamıyla ilgili bilgiler Erzincan depreminin enkazı altında yitip gider.
 
Daha kötüsü ise onun anısına,  Aydınlanma Devriminin çılgın Türklerinden biri olan bu Meçhul Kütüphaneci anısına,  bir anıt dikilmemesidir… Daha on dört yıl önce bu kütüphane memurunun öyküsünü aktaran Metin Erksan soruyor ve şöyle diyordu haklı olarak: “Kimdir bu memur? Bu memurun anısına bir yazıt,  bir anıt bile yok. Bu toplum,  bu etikle (ahlak felsefesi) yaşayamaz,  ölür.”

Kütüphanecilik Haftasının bir işe yaramasını istiyorsak, meçhul kütüphanecinin anısına bir anıt olsun dikilmesi için Kütüphaneciler Derneği, Kültür Bakanlığını bu yönde zorlayıcı girişimlerde bulunmalıdır. Bulunmazlarsa kütüphanelerin,  kitapların aydınlatamadığı toplumları bugün de şarlatanlar aldatmaya devam edecektir…

Ferhat Özen

h1

Atatürk Nasıl Öldürüldü?

Nisan 8, 2007

Atatürk

3 Ağustos 1938 tarihinde yapılan konsültasyondan önce kullanımının kesinlikle tehlikeli olacağı konusunda Fransız doktor tarafından (Fissinger) kendisine gerekli uyarıların yapıldığını söyleyen Dr. Neşet İrdelp’e rağmen, Bergman ve Eppinger tedavi olarak kullanılması konusunda bastırmış ve aynı gün bu ilaç Atatürk’e verilmiştir. Bu ilacın yan tesirleri bilinmesine karşın, bu uygulama 27 Eylül tarihine kadar sürmüştür. 27 Eylül’e gelindiğindeyse, Atatürk komaya girmiş, bu koma neticesinde doktorları da Atatürk’ün zehirlendiğini üstü kapalı olarak söylemişlerdir. Hatta “Bundan sonra bir salygran şırıngasının dahi düşünüleceğini ilave ediyoruz…” demek suretiyle bu ilacın kullanımına son verilmiştir.

Ogün Deli – Atatürk Nasıl Öldürüldü?

h1

Uçmak ya da Uçmamak, İşte Bütün Mesele!

Nisan 5, 2007

uçmak 1

İnsan küçüktü. Yeryüzü ise uçsuz bucaksız. Acaba insan dışına çıkıp da bakabilir miydi yeryüzüne?

Nasıl görünürdü gökyüzünden İstanbul ve Boğaz? Nasıl görünürdü yeryüzü ve yeryüzünün giysileri? Ağaçlar, denizler, şehirler? Gökyüzünde kuşlar acaba yeryüzünden göründükleri kadar özgür müydüler? Bunu anlamanın bir tek yolu vardı: Kuşlar gibi uçmak!

Peki bu mümkün müydü? Masallardaki uçan halı gerçekte olabilir miydi? Çok insan merak etti bu sorunun cevabını? En çok merak edenlerden biri de dedemiz Hezarfen Ahmet Çelebiydi. Düşündü, çok düşündü. Kuşları seyretti. Onların nasıl uçtuklarını anlamak için çok uğraştı. Çok kitap okudu. Çok yazdı. Sonra kendisi gibi meraklı birine rastladı tarih kitaplarında. Bu, günümüzden tam bin yıl önce yaşamış İsmail Cevheri adında bir Türk bilginiydi. O da kuşlara imrenmiş, uçmayı denemişti. Ama başaramamıştı. Hezarfen Çelebi onun başarısızlıkla sonuçlanan deneyini inceledi. Ve karar verdi: Uçacaktı.

Kendine bir çift kanat yaptı. Onların dayanıklılığını denedi uzun süre. Sonra kıyıda uçan ilk insanı görmek için toplanan İstanbul halkının meraklı bakışları arasında kendini, Galata kulesinden boşluğa bıraktı. Uçtu, uçtu. Boğazı geçti. Denizi ve kız kulesini kuşbakışı gördü. Üsküdar?daki doğancılar parkına kondu. İşte uçan ilk insan dedem Hezarfen Ahmet Çelebidir. O zamanlar on yedinci yüzyılın başları?

Uçmayı deneyen bir başka bilgin de Lagari Hasan Çelebi. O da yedi kollu bir roket icad etti. İçine barut doldurdu. Ve kendini bağlayarak rokete, ateşledi. Göğe yükseldi. Epey gittikten sonra kendi icadı olan paraşütle denize inmeyi başardı.

Uçma tutkusu hiç bitmedi insanoğlunun içinde. Ünlü Mona Lisa tablosunu yapan, Leonardo Da Vinci de kuşların hayranlarından. O da kuşların uçuşunu taklit etti, aynı şekilde çalışacağını düşündüğü bir uçak resmi yaptı.

uçmak 2

Ama hala uçmak gerçek manasıyla ancak masallardaydı. Hala kimse uçan bir halının üzerine binip de gökyüzünde kuşlar gibi uçamamıştı. Gele gele insanlık yirminci yüzyılın başına kadar uçamadan geldi. Uçtu da öylesine? Tam bir uçuş değil yani?

Bu zamanda iki bisiklet ustası kardeş, bisikletleriyle nasıl uçacaklarını hayalini kurmaya başladılar. Rüyalarında uçuyorlardı. Gerçekte ise uçmayı bir türlü başaramamışlardı. Ama onlar bir alet yardımı olmadan uçulamayacağının bilincine varmışlardı. Onları mavi göklere taşıyacak bir alet yapılmalıydı. Önce kuşların kanadına benzer kanat yapmaya kalktılar. Olmadı. Sonra kanatların sabit olması gerektiğine karar verdiler. İki yüzden fazla kanat çeşidi ile deneyler yaptılar. Ne zaman? 1900 lü yılların başında.

Yıl 1903. Tarih 17 Aralık. Günümüzden 101 yıl önce? Ve sonunda yüksek öğrenim bile görmemiş, lise mezunu iki bisiklet ustası kardeş Wilgur ve Orville Wright, uçağı insanlığa armağan ettiler.

İnsanlar gökyüzünü keşfetti. Sonraları uzayı fethetti. Şimdilerde ise insanoğlu gözünü uzayın derinliklerindeki başka gezegenlere ve uzay uçaklarına dikti.

Musa Güner

Fotoğraflar: Yusuf Çağlar Arşivi

h1

Mezun Veremeyen 3 Lise ve Tıp Fakültesi

Mart 18, 2007

3 lise ve tıp fakülresi

1915 yılında Galatasaray Lisesi ile İstiklal Harbi yıllarında 3 liseyle İstanbul Tıp Fakültesi tek bir mezun bile veremedi; çünkü Müslüman ve gayrimüslim tüm öğrencileri cephede şehit oldu.

Çanakkale ve İstiklal savaşlarına katılan çok sayıda çocuk, vatan savunmasında kahramanlık örnekleri sergiledi. Öyle ki 1915′te bütün öğrencileri şehit düşen Galatasaray ile İstiklal Savaşı yıllarında Konya ve İzmir Liseleriyle İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi tek bir mezun bile veremedi. Müslüman ile çok sayıda gayrimüslim vatandaşımız cepheye birlikte koşup vatan uğruna omuz omuza savaştı.

Çanakkale destanında, bugünkü İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi, eski adıyla Daru’l-Fünun öğrencilerinin ayrı bir yeri var. Daru’l-Fünun 1. sınıfta öğrenim gören 2 bin 500 tıbbiyeli, okullarını bırakarak Çanakkale’ye koştu. 2 tümen hâlinde Gelibolu’ya giden gençler, bir Anzak baskını sonucu şehit oldu. Bu nedenle sonraki yıl açılışta siyaha boyanan Daru’l-Fünun, 1921 yılında hiç mezun veremedi.

Galatasaray Lisesi öğrencileri, sporcuları ve müstandemleriyle birlikte Çanakkale cephesine koştu. Vatan müdafasında hazır bulunan Galatasaraylılar arasında, Müslümanlarla birlikte gayrimüslim ailelerin çocukları da vardı.

Mehmed Nazım, Mehmed Ali, Agop Elmasyan ile Mıdırgıç Dikranyan, Abdurrahman Robenson, Hasnun Galib, Halid Fuad, Nazmi, Neşet, Refik Ata, İbrahim Orhan Bey ve daha birçok gencin adı, Galatasaray Lisesi’nde oluşturulan “Şehitlerimiz” kürsüsünün içinde yan yana kayıtlı.

Çanakkale Savaşları sırasında orduya gönüllü asker istenir.

Galatasaray Lisesi’nden de cepheye gönüllü asker istendiği haberi, tüm öğrenciler arasında büyük bir heyecan ve yarışa sahne olur. Bütün Galatasaraylılar, isimlerini listeye yazdırabilmek için geceden kuyruğa girerler. O yıl Galatasaray Lisesi öğrenci mezun edemez, çünkü cepheye giden tüm gençler vatan için canlarını vererek şehit olmuşlardır. Galatasaray Lisesi müstahdemlerinden Mustafa ve Ahmet Eğinli de, öğrencilerle gönüllü olarak cepheye gider. Her iki kardeş de Çanakkale ile Edirne’de şehit olur.

h1

Gönüllü Bombacı

Mart 18, 2007

gönüllü bombacı

Henüz 13 yaşında bir küçük delikanlı… Fotoğrafın üzerinde bir not… “Gönüllü Bombacı” Başka bir bilgi düşülmemiş… Duruşuyla, kararlığıyla, gözlerinden okunan özgüveniyle “Gönüllü Bombacı”… Ne yapmıştı da ona bu sıfatı layık görmüşlerdi?”
 

h1

Çanakkale’nin Gizli Kahramanları: Keskin Nişancı Türk Kadınları

Mart 18, 2007

çanakkalenin gizli kahramanları

Çanakkale Savaşları’nda keskin nişancı kadınlar, Gelibolu Yarımadası’nda Mehmetçiklerin yanında düşmana karşı mücadele vermiş.

Avustralyalı Piyade Er J.C. Davies’in annesine yazdığı bir mektupta Türk kadın savaşçılarından şöyle bahsediyor:

“Benim de vurulduğum 18 Mayıs 1915 günü keskin nişancı bir Türk kızı, pusuda çarpışıyordu. Çok sayıda adamımızı vurdu. Ancak gün batmadan bir Avustralyalı tarafından vurulmasına gene de üzüldüm. Tahminen 19-21 yaşlarında bir genç kızdı. Bedeninde tam 52 kurşun yarası vardı.”

Mısır’da yayınlanan The Egyptian Gazette adlı gazetede yer alan ve bir askerin İskenderiye’den  ailesine yazdığı mektubunda, Türk kadın savaşçılardan şöyle bahsedilmektedir:

“15 Ağustos 1915 Pazar günü savaşa katıldık. Şarapnel parçaları, makineli tüfek mermilerinin yanı sıra, pusuda ateş eden keskin nişancı Türk kadın savaşçıların ateşi altında adeta cehennemde ilerlemek gibi bir şeydi bizimkisi. Burada çarpışanların çoğu kadın ve kız.”

Yeni Zelanda’dan savaşmak için gelen Otago Birliği’ne mensup bir asker ise keskin nişancı bir Türk savaşçısını yakalamak için operasyon düzenlediklerini, yakalanan kişinin kadın olduğunu gördüklerinde çok şaşırdıklarını söyledi.

h1

Baki’nin Yemini

Mart 13, 2007

bakinin yemini

Kanuni devrini İstanbul Türkçesi’nin gür sedasıyla dolduran şair Baki’nin bir gazeli, yalvar kelimesinin iki farklı anlamını içeren şu beyit ile son bulur:

Güzeller mihriban olmaz demek yanlıştır ey Baki
Olur vallahi billahi hemen yalvarı görsünler

Beytin anlamı şudur:

Ey Baki! Güzellerde sevgi ve muhabbet olmaz, demek yanlıştır.
Hem vallahi hem billahi olur, yeter ki, (aşıklar) yalvarı görsünler.

Bu gazelin yazılmasından birkaç ay sonraydı. Bir ikindi vakti Fatih Camii avlusunda 25 yaşlarında bir delikanlı Baki’nin yolunu kesip yakasına yapıştı ve aralarında şöyle bir konuşma geçti. Delikanlı halkın arasında bağırıyordu:

- Utanmıyor musun yalan yere yemin etmeye? Yalanının kefaretini ver bari ey koca yalancı!..

- Efendi, ne yalanı! Hangi yemin?

- Sen bir beytinde, eğer aşıklar yalvarırsa güzeller onlar sevgi gösterir, diye yemin ediyordun. Ben tam iki aydır kapısının önünde yalvardığım halde, sevdiğim yüzüme bile bakmadı. Senin yüzünden rezil rüsva oldum.

- A efendi evladım! Ben o yeminime hala sadığım. Yalnız sen “yalvarı” yanlış anlamışsın. Ben orada yalvarmaktan değil, “yalvar” denen gümüş paradan bahsediyordum. Sen şimdi git sevdiğin kız için biraz para harca bakalım da, sonra sana yine yüz vermezse gel ben sana yeminimin kefaretini vereyim.

Osmanlı Çağının Satır Araları - Seyyar Kitap

h1

Yalanın Mübah Olduğu An

Mart 7, 2007

sultan III. mustafa

Hükümdarlar zaman zaman memleketin iç vaziyetini öğrenmek için tebdili kıyafet ile halk içine karışırlardı. Sultan IV. Murat ile III. Mustafa’nın tebdil gezmeye düşkün oldukjlarını tarih yazar.

Sultan Mustafa bir bahar günü derviş kıyafetiyle çarşı-pazar dolaşmış ve yorgunluk gidermek üzere kırlara doğru yürümeye başlamış Samatya taraflarında bir tepecik üzerinde oturmuş dinlenirken sahibi Nakşi’nin taşıdığı dürbünü isteyip bir müddet çevreyi incelemiş. Meğer uzaklarda bir kadınla bir erkeğin sarılıp öpüştüklerini görmesin mi? Nakşi’ye seslenmiş:

- Derhal git! Şu karşıdakiler kimlerdir, öğren gel!

Nakşi emri yerine getirip nefes nefese dönmüş ve :

- Efendimiz, demiş, bunlar hayli zamandır birbirlerini görmeyen iki kardeş imişler. Oracıkta rastlayınca dayanamayıp sarmaş dolaş olmuşlar. Zat-ı şahaneye de arzı ihlas eylediler.

Padişah gülmüş:

- Nakşi! Yalan söyledin amma zararı yok; bir yalanla iki kelleyi birden kurtardın.

Osmanlı Çağının Satır Araları - Seyyar Kitap

h1

Bir Garip Mezar Taşı

Mart 2, 2007

bir garip mezar taşı

Mezar taşlarımız şekilleri, serpuşları, nakışları, hatları, kitabe metinleri, muhtevaları vs. yönünden birer hazinedir. Yalnızca mezarlıklarda araştırma yaparak Osmanlı hakkında ciltler dolusu kitap yazılabilir. Orada isimlerini okuduğumuz nice insanların hikayeleri vardır ki doğrusu insanı hayrete düşürür.

Yirmi yıl kadar evveldi, İstanbul Surları’nın dışındaki mezarlıkları gezerken Merkez Efendi Kabristanı’nda bir taş görmüştük. Şimdi yerinde duruyor mu, bilmiyoruz ama o vakitler 150 yılın (taş 1844 yılına aittir) yükünü çekemiyor gibi bir hali vardı ve sırtını, belki kendisi ile yaşıt bir ihtiyar serviye dayamış öylece duruyordu. Yedi satırdan ibaret hazin bir kitabe. Yorumsuz:

el-Baki
Merhum ve mağfür, ila rahmet-i
Rabbihi’l – Gafür. Karı
dırıltısından
vefat eden es-seyyid Halil
Ağa’nın ruhuna Fatiha
Sene, 1260

Osmanlı Çağının Satır Araları - Seyyar Kitap

h1

Bir Marş Nasıl Yazıldı?

Aralık 25, 2006

Mehmet Akif Ersoy

Mehmet Akif Ersoy’un İstiklal Marşı’nı nasıl yazdığını onunla o sıralar beraber kalmakta olan Hafız beki Efendi şöyle anlatır:

“Akif bir gece aniden uyandı, kâğıt aradı. Bulamayınca da kurşun kalemiyle yer yatağının sağındaki duvara marşın:

‘Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner taşarım;
Yırtarım dağları enginlere sığmam taşarım.’

mısrasıyla başlayan kıtasını yazdı. Sabahleyin namaza kalktığında, Mehmet Akif’i çakısıyla duvardaki yazıyı kazırken gördüm.”

h1

Einstein’dan Yıllar Önce

Aralık 9, 2006

einstein

Miladi 820 yılında Harran şehrindeki bir medresede müderrsilik (profesörlük) yapan ve ömrü boyunca fizikten kimyaya, astronomiden matematiğe kadar bir çok ilim dalında irili ufaklı 826 kitap yazan büyük alim “Cabir bin Hayyan” bir eserinde:

“Madde yoğun enerjidir. Bu yüzden Yunan fizikçilerinin maddenin bölüne bölüne bölünüp parçalanmaz bir en küçük parçayla son bulduğuna ve kitlenin bu sayısız parçalanmalardan meydana geldiğine dair olan iddiaları yanlıştır. Onların cüz’i lâyettecezzâ (parçalanmaz en küçük parça, Yunanca atom) adını verdikleri bu nesne de parçalanabilir ve bundan enerji hasıl olur. Bu öyle bir enerjidir k benzetmek gibi olmasın ama Allah kudreti gibidir ve habbeciğin bu şekilde parçalanması, Allah saklasın, Bağdat gibi bir şehri yok edebilir.”

diyerek atom fiziğinin babası sayılan Einstein’dan bin yıldan fazla bir süre evvel atomun parçalanabileceğini ve bundan bir şehri o anda yok edilebilecek bir enerjinin çıkabileceğini ortaya koymuştur.

Mithat Sertoğlu - Cüz’i Layetecezza’dan Atoma / Türk Edebiyatı Dergisi

h1

Ecevit ve Anayasa Suçu

Aralık 9, 2006

bülent ecevit

Politikacılığının yanında şairlik özelliğinide bildiğimiz rahmetli Bülent Ecevit’in “Takalar” isimli şiirini besteleyen müzik grubu Modern Folk Üçlüsü’nün bunu TRT’de söylemek istemesi üzerine, TRT denetim kurulunun bu şiirin:

“Takalar geliyor, allı yeşilli
Takalar geliyor dümenleri Laz’lı”

sözlerini “sınıf farkı gözettiği” gerekçesiyle anayasaya aykırı bulup TRT repertuarından çıkarmıştır.

Taner Dedoğlu - Anılarla Televizyon