Archive for the ‘Tarih’ Category

h1

İngiltere’de El Kesme Cezası

Aralık 7, 2006

ingilteredeel kesme cezası

Özellikle Kraliyet İngiltere’sinde 12. ve 13. yüzyıllarda sahte ve düşük ayarlı para basımı oldukça yaygındı.

Enteresan olan ise, Britanya adasındaki bu düşük ayarlı para basma suçunun cezasının sağ elin kesilmesi şeklinde olmasıydı.

İngiltere Kralı I. Henry’nin düşük ayarlı para basanları Winchester’de toplayıp 1125 yılının yılbaşısında tam 12 gün süren törenlerle sağ ellerini kestirmişti.

h1

Beraber Yürüdük Biz Bu Yollarda

Aralık 4, 2006

fenerbahçe-galatasaray

Fenerbahçe - Galatasaray beraberliği çok eski yıllara dayanır. 1911′de Galatasaray, ilk Avrupa turnesine çıkarken, Fenerbahçe’den Galip ve Bekir ile takviye lüzumunu hissediyordu. 1921′de ki 2. Avrupa gezisinde ise, Fenerbahçe’den şu oyuncuları alıyordu: Nedim Kaleci, Cafer Çağatay, Galip Kulaksızoğlu, Zeki Rıza Sporel, Bekir Refet.

Bu dostluk ve beraberlik, 1934 yılına kadar devam etti. İki kulüp, getirdikleri yabancı takımlarla birer defa karşılaştıktan sonra, 3. maça Fenerbahçe - Galatasaray karması halinde çıkarlardı. Giydikleri forma ise ortası sarı, bir yanı lacivert diğer yanı kırmızıydı..

Karma takım maçları, bir taraftan Fenerbahçe - Galatasaray dostluğunu pekiştirirken diğer taraftan da Türk futbolunun gelişmesini sağlıyordu. Karma takımlarda daha çok Fenerbahçe - Galatasaray eşleşirdi. Nedense Beşiktaş bir kenara itilir, gelenek haline gelen bu birleşme sürdürülürdü. Bu maçlara seyirci büyük ilgi gösterirdi. 7-8 bin kişiden elde edilen gelirle hem misafir takımın he masrafları karşılanır, hem de taraftar memnun edilirdi.

Bu birleşme yakınlık, maalesef 1934 Şubat’ında oynanan ve üzücü olaylar yüzünden yarıda kalan kavgalı maç ile son buldu.

Kavgalı Maç

23 Şubat 1934… Günlerden Cuma… Taksim stadında yapılan ve “kavgalı maç” olarak spor tarihine geçen Fenerbahçe – Galatasaray karşılaşmasında beklenmeyen olaylar patlak verdi. Maç yağışlı bir havada ve çamurlu sahada oynandı.

Takımların normalin çok üstünde olan kazanma çabaları oyunun daha başında çok sert gidişine sebep oldu. İlk dakikalarda baş gösteren sert hareketleri önleyebilmek hakem için çok güç hale geldi. Karşılıklı fauller oyunu sık sık duraklatırken hakemin ihtarları de etkisiz olmaya başladı. Ve bundan sonra da olan oldu.. Sahadaki itiş kakış, tribünlere sıçramada gecikmedi. Yer yer olaylar baş gösterdi. Sahanın hali ise bambaşkaydı. Oyuncular birbirine girdi, saha bir anda harp meydanına döndü. Bu durumda hakemin yapacağı tek şey maçı tatil etmekti. O da onu yaptı. İki dost kulübün kurulduklarından bu yana sürdürdükleri centilmenlik havası burada noktalanıyordu. Halbuki bu iki takım, bundan önce yaptıkları maçlarda ne kadar dostane çizgiler çizerler, kardeşlik görüntüleri sergilerlerdi. Rekabet yine vardı, mücadele yine vardı ama dövüşme yoktu. Nasıl olabilirdi ki, Fenerbahçe Taksim Stadı’ndaki maçlarda Galatasaray Kulübü’nde soyunur; Galatasaray Kadıköy’e geldiği zaman Fenerbahçe tarafından misafir edilirdi.

Kulüplerin beraberliği bu maçla noktalanırken spor toplumunun merakı, futbol heyetinin vereceği karardaydı. Ve Mıntıka Futbol Heyeti, maçtan sonra hemen toplanacak ve kararını verecekti. Ne var ki, verilen kararla yaşın yanında kuru da yanacak ve masum futbolcularda cezaya çarptırılacaktı.

Ve Karar

Ertesi gün gazetelerde şu duyuru yayımlandı:

“Cuma günü Taksim Stadı’nda yapılan Galatasaray – Fenerbahçe maçındaki dövüşme hadisesine vaziyet eden Mıntıka Futbol Heyeti, gece geç vakte kadar meseleyi tetkik etmiş ve 17 futbolcunun cezalandırılmasına karar vermiştir.

Olayda en ziyade kabahatli görünen Fenerbahçe kalecisi Hüsamettin’e müebbet boykot, Fenerbahçe’den Fikret, Galatasaray’dan Tevfik Beylere  6 şar ay boykot, hadiseye iştirak ettikleri heyetçe tespit olunan Fenerli Yaşar, Cevat, Esat, Reşat, Süleyman, Muzaffer, ve Lehip Beylerle, Galatasaray’dan Avni, Nihat, Kadri, Lütfü, Necdet, ve Fazıl Beylere ikişer ay boykot cezası verilmiştir.”

Sonuç olarak Fenerbahçe’den 9, Galatasaray’dan 8 oyuncu cezalandırılmıştır. Ve bu maç güzel iki dostun arasını açmıştır. Bu olay yüzünden avantajlı duruma geçen Beşiktaş şampiyon olmuştur.

Dünden Bugüne Sarı Kanaryalıların Öyküsü: Şanlı Fenerbahçe

h1

Esrarengiz Yazı

Aralık 2, 2006

Jean François Champollion

1799 yılında Napoleon Bonaparte, bir alay askerine siper kazmasını emretmiş. Kazı sırasında askerler ilginç bir taş bulunca, arkeologlar devreye girmiş ve taşın yüzyıllar öncesine ait olduğunu açıklamışlar.

Geçmişe ait yassı taş üzerinde çalışan arkeoloji uzmanları, taşın üzerindeki sembolleri çözemezler. Eski medeniyet kalıntılarına yıllarını vermiş bilim adamları, çaresiz kalırlar. Hem Yunan hem Mısır diline hakim oldukları ve hiyeroglifin gidişini bildikleri halde…

Mesleğinde uzman olan kişiler, her bir resmin bir kelime ifade ettiği konusunda aynı fikirdedirler. Peki her bir resmin karşılığına Yunanca bir kelime koydukları halde, neden sonuca varamadılar? Çünkü  yanlış giden, çözemedikleri birşey vardı. Pek çok araştırmacı aylarca süren alınterinin karşılığını alamadı, cesaretleri kırıldı. Ve onca çalışma maalesef yarım kaldı; yazı esrarını korumaya devam etti… Her şeye rağmen ümidini kesmeyen tek bir kişi vardı. Franszıların tanınmış bilgini Jean François Champollion… Kafası bu problemle oldukça meşgul olan genç adam, sanki beynini şifre çözmeye programlamıştı. Zihnini zorlayarak düşünüyordu: “Acaba her bir şekil, bir harf demek midir?” diye Ama fikirlerini doğrulayacak en ufacık bir ipucu bulamadı.

Champollion, Fil Adası’nda araştırma yaparken, dikili bir taş buldu. Bir kelimenin sıkça tekrarlandığını tespit etti. Bildiği harfleri yerine koyunca, “Buldum! Kleopatra!” diyerek sevinçle haykırıyordu.

Bilgin anladı ki; Mısırlılar yalnızca özel isimlerin her bir harfi için bir işaret kullanıyor. Ancak kelime yazarken o kelimeyi bir resimle belirtiyor… Champollion, bu bilgiye ulaşmak için kaç yılını harcadı dersiniz? Tam yirmi üç yıl… Hiyeroglifin ilk cümlesinin ardından bu konuda bir gramer kitabı yazdı. Ardından da muhteşem bir sözlük hazırladı.

Günümüz insanı, Mısır bilimleri (matematik, geometri, mimari, astronomi ve tıp) konusunda edindiği bilgilerin çoğunu onun yılmayan çalışmalarına ve tecrübelerine borçlu.

h1

Mehmet Akif’le Son Röportaj

Kasım 29, 2006

Mehmet Akif Ersoy

Türk edebiyatına son devrin çok güzel şiirlerini hediye eden büyük şair Mehmet Akif vatandan on bir senelik bir ayrılıktan sonra tekrar aramıza kavuştu. Fakat İstiklâl Marşı’nın millî his, millî heyecan ve millî şiir mey- dana getiren bu büyük şairi Akif yurda hasta döndü. Şimdi hastanede tedavi altındadır. Yedigün muharriri Akif’le konuştu. Onun yurttan ayrı yaşadığı günlerdeki hatıralarını, intihalarını topladı. Günün birinde sessiz sedasız yola revan olarak, vatan ufuklarını aşan şair Mehmet Akif, tam on bir yıl süren bu uzun seferin sonunda, işte bembeyaz bir hastane odasının, bembeyaz bir yatağında solgun, mecalsiz ve bitap yatıyor. Başucundaki sandalyeye oturdum. Ak kılların çerçevelediği bu sapsarı yüze, bu gevşemiş, sarkmış çizgilere, bu yorgun ve dalgın gözlere bakıyorum, zaman denen şeyin kudretini, hayat denen efsanenin sırrını bilmek istiyorum, sonra, yavaşça soruyorum.

- Özledin mi bizi üstat?…
Dudaklarını hiç kıpırdatmasaydı, hiç ses çıkarmasaydı bile, bu zehir gibi gülümsemesiyle her şeyi söylemiş olurdu.
- Özlemek mi oğlum.. Özlemek mi?…
Bu acının büyüklüğünü bir daha kendi içinde görmek ister gibi gözlerini yumdu, sonra, kesik kesik konuştu:
-Mısır’dan üç gecede geldim.Bu üç gece,otuz asır kadar uzun sürdü…Orada on bir yıl kaldım..Fakat bir an oldu ki, on bir gün daha kalsaydım, çıldırırım..
- Hasret…
Kupkuru dudaklarından kendi gibi solgun bir ses sızıyor:
-… Çok acı…
- Ya kavuşmanın sevinci?
- Onu sorma oğlum.. Onu ben kendi kendime bile soramıyorum… Ancak yazık ki vapurdan çıkar çıkmaz, yatağa düştüm, hiçbir şey göremedim.
- Ve kendi kendine söylüyor:
-Cennet gibi yurdumdayım ya… Çok şükür.Hastalığı akla geliyor;
- Karaciğerim, dalağım şişmiş, geldik, yattık burada. Müşahede altına aldılar, bakalım ne olacak?.
Eski hatıralarını deşiyorum. Millî Mücadele’nin ilk günlerinde Ankara istasyonunda karşılaşışımızı hatırlıyorum.

Evet.. diyor, İstanbul’dan, mücahede aleyhine fetva çıktığı gün ayrılmıştım. Üsküdar’dan araba ile şimdi ismini hatırlamadığım bir köye gittik, oradan “Cuma”yı tuttuk. O zaman Adapazarı’nda karışıklık lar vardı, kenarından geçtik, kâh öküz arabalarıyla, kâh beygirlerle Lefke’ye geldik ve trenle Ankara’ya ulaştık… Ankara… Yarabbi ne heyecanlı, helecanlı günler geçirmiştik… Hele Bursa’nın düştüğü gün… Ya Sakarya günleri… Fakat bir gün bile ümidimizi kaybetmedik, asla ye’se düşmedik. Zaten başka türlü çalışılabilir miydi? Ne topumuz vardı, ne tüfeğimiz… Fakat imanımız büyüktü.”
Yorgun, susuyor..
- İstiklâl Marşı’nı nasıl yazdınız?
Yavaşça yatağında doğruluyor, yastıklara yaslanıyor, sesi birden canlanıyor:
- Doğacaktır, sana vaat ettiği günler hakkın!..
Bu, ümitle, imanla yazılır. O zamanı düşünün… İmanım olmasaydı yazabilir miydim. Zaten ben, başka türlü düşünüp, başka türlü yazanlardan değilim. Bu, elimden gelmez. İçimde ne varsa, bütün duygularım yazılarımdadır… Şu var ki,”İstiklâl Marşı”nın şiir olmak üzere bir kıymeti yoktur. Ancak tarihî bir değeri vardır.”
Ve, gözleri,yemyeşil Şişli sırtlarında, dilinde bir dua gibi aynı nağme titriyor:
Kim bilir belki yarın, belki yarından da yakın.
-Ya büyük zafer üstadım.. O anda ne duydunuz?
Kalbi durmuş gibi sarsılıyor, sonra bir anda yeni- den canlanmış gibi,nereden geldiği bilinmez bir ışık- la gözlerinin içi gülerek:
- Ah… diyor:
Ve bir lâhza bırakıyor kendini bu eşsiz sevincin koynuna… Dalıyor.. Ve, sesinin ta içten dudaklarına dökülüşünü seziyorum:
- Allah’ım ne muazzam zaferdi o!.. Ortalık hercü-merç oldu…Beş altı saat içinde bir başka dünya doğdu. Tekrar gözlerini: yumuyor : -Ve biz, mest olduk!..
-O zaman bir şey yazmadınız mı?
-Artık benim ne düşünecek, ne duyacak, ne yazacak, hatta ne yaşayacak takatim kalmıştı.. Bizim dilimiz tutulmuştu.Ordu,bizzat yazıyordu. Üstadı ziyarete gelenler, görüşmemize ikide bir de fasıla veriyorlar. Hastabakıcı hemşirenin getirdiği yemek tepsisi odayı bir parça boşaltıyor, şimdi, o, ağır ağır çorbasını içerken bir yandan da benimle konuşmak nezaketini gösteriyor:
-Mısır’da nasıl vakit geçirdiniz?
- Kahire’nin yirmi beş kilometre cenubunda Helvan vardır. Sakin asude bir köşedir. Orada oturdum.
Zaten, tab’an münzevi bir adamım. Gürültüyü sevmem. İstanbul’da iken de böyle idim. Mısır’da da Darülfünun işi çıkıncaya kadar Helvan’da yaşadım. Son zamanlarda Kahire’ye indim.
- Sevdiniz mi Mısır’ı?
-Var, güzel tarafları var… Bilhassa kışın… hoş yazın da, sıcak iklimlerde bulunduğum için muzdarip olmazdım. Orada sıcak da sürekli değildir, evler de ona göre yapılmıştır. En sıcak günlerde odaların harareti yirmi sekiz, otuzdan fazlaya çıkmaz… Fakat bir yaz günü İstanbul…
Bu doğup büyüdüğüm, bütün dostlarımın yaşadıkları İstanbul, hele Boğaz gözlerimin önüne gelince…
- Mısır’ da neler yazdınız?
Geçmişten adam hisse kaparmış… Ne masal şey! /Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi? /Tarih’i “tekerrür” diye tarif ediyorlar; /Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?

Ve üstadın Helvan’da yazdığı “Firavunla Yüz Yüze”sinden şu son parçayı alıyorum:
Bileydin, ey koca Mısır’ın ilâhî üryanı! /Mezara, heykele ait bütün bu velveleler/ Bekan için mi hakikat? Meramın oysa, heder:/ Evet, bütün beşerin hakkıdır beka emeli/ Fakat bu hakkı ne taştan, ne leşten istemeli!
- Kolay mı yazarsınız?
Dudaklarına götürdüğü bardağı yana çekerek:
-Hayır!., diyor.
Ve suyunu içtikten sonra, devam ediyor:
-Çok uğraşırım.. Epeyi çalışırım.. Mevzuu uzun boylu kafamda işlerim… nihayet kâğıt ü/erine naklederken de hayli yorulurum.
- Zevklerinizi sorabilir miyim üstadım?
Hafifçe gülümsüyor. Ve “zevk” diye dünyada bir şey var mı der gibi yüzüme bakıyor:
- Zevk mi?. Benim zevklerim mi?. Eğer sevdiği eserleri okumak, hoşlandığı mevzuları yazmak için uğraşmak, nihayet düşünmek, yapayalnız, bir köşeye çekilerek, sessiz sedasız düşünmek bir zevkse.. Eh benim de zevklerim var demektir.
Çorbasından başka bir şeye el sürmeyen şaire, hastabakıcı hemşire, yalvaran bir sesle öteki yemekleri gösteriyor:
-Siz yorulmayın, ben vereyim..
- Yiyemeyeceğim..
-Bir parça sütlâç..
-Mümkün değil.. Rica ederim ısrar etmeyin… Ve bana dönüyor:  Eskiden beri yemekle başım hoş değildir… Sigara da içmem… Şimdi doktorlar zorla ye, deyip duruyorlar… Zorla ne olur ki, yemek yenebilsin?
Tekrar yatağına geçince, ben de vedaya hazırlanıyorum. Ve ayak üstünde soruyorum:
- Neler yazacaksınız?
- Biraz kendime gelirsem, yazacak şeylerim hazır.. Eliyle birkaç defa başına vuruyor:
- Var kafamda hazırlanmış mevzularım..
- Ya en son yazınız?
- Mısır’da geçen sene bir resmimi çekmişlerdi. Güneşli bir hava idi, gölgem de upuzun, kumlarda duruvordu. Bu resmin altına şöyle yazmıştım:

Hepsi göçmüş, hani yoldaşlarının hiç biri yok
Sen mi kaldın yalnız, kafileden böyle uzak
Postu sermekse meramın yola, serdirmezler
Hadi, gölgenle beraber silinip gitmene bak.

Ve kupkuru kaim dudaklar birbirine yapışıyor…

h1

Lozan

Kasım 13, 2006

lozan

Lozan barışının imzası.

Tevhid-i Efkar, 24 Temmuz 1923.

h1

Mustafa Kemal ve Ana Hakkı

Kasım 11, 2006

Mustafa Kemal

Yıl 1930.

Hüsrev Gerede Tahran Büyükelçisi…

Eşiyle Ankara’ya geldikleri bir gün Atatürk tarafından Çankaya Köşkü’ne yemeğe davet ediliyor. Atatürk, Gerede’nin eşi Lamia Hanım’ı sağına oturtuyor. Lamia Hanım, Avrupa’da yetişmiş, Batı dillerini ve yaşam biçimini öğrenmiş, ancak dini inançlarını yitirmemiş bir kadın.

Sofrada rakı olmaması herkesi şaşırtıyor. Bunun nedenini Gazi, Lamia Hanım’a dönerek şöyle açıklıyor:
“Hanımefendi, siz rakıdan hoşlanmazmışsınız. Bu akşam şerefinize şampanya içeceğiz.”

Lamia Gerede’nin babası Galip Kemali Bey’in Atatürk’ün yakın çevresi tarafından “Padişah yanlısı, Hilafetçi” diye nitelendiği ve sevilmediği biliniyor. Ata belki de bu söylentileri tahkik için yemek sırasında Lamia Hanım’a ilginç bir soru soruyor:

“Allah’a inanır mısınız? Allah’tan korkar mısınız?”

Lamia Hanım bu soruyu cesaretle yanıtlıyor:
“Evet, Allah’a inanırım ve Allah’tan başka kimseden korkmam.”

Sonra da itaatte sevginin esas olduğunu, korkuyla sağlanan itaatin sonunun isyan olduğunu anlatıyor.
Atatürk bu kez de çocuklarının adını merak ediyor:
“Büyüğünün adı Ali Faruk, küçüğününki Mehmet Selçuk.”

Ata bu kez de Şehzade Ömer Faruk’a atıf yaparak “Neden Ömer Faruk koymadınız da Ali Faruk koydunuz” diye soruyor.
“Ailemizde Ömer adı yoktur” diyor Lamia Hanım, “Ama Faruk’u, doğruluğu ile ün salmış bir halife adı olduğu için koyduk.”

Sonra, sorudan duyduğu sıkkınlığı belirten bir çıkış yapıyor:
“Çocuğuna isim koymak bir ananın hakkı değil midir?”

Atatürk bu çıkış üzerine alttan alıp bir sırrını açıyor; kendi isminden yakınıyor:
“Elbette hakkıdır. Bir gün çocuğuna Mustafa Kemal adını koymak isteyen bir hanım için onay vermemi istediler, kendilerine benim bu adı hiç sevmediğimi, fakat ana hakkına karışamayacağımı, diledikleri adı koymakta özgür oldukları cevabını gönderdim.”

Can Dündar

h1

Mustafa Kemal’in Corinne Hanım’a Mektubu

Kasım 7, 2006

Atatürk'ün Mektubu

“….Gerçekten de cehennem hayatı yaşıyoruz. Çok şükür, askerlerim pek cesur ve düşmandan daha mukavemetlidir. Bundan başka hususi inançları, çok defa ölüme sevk eden emirlerimi yerine getirmelerini daha çok kolaylaştırıyor. Filhakika onlara göre iki semavi netice mümkün. Ya gazi ya şehit olmak! Bu sonuncusu nedir bilir misiniz? Dosdoğru cennete gitmek… Orada Allah’ın en güzel kadınları, huriyeleri onları karşılayacak ve ebediyen onların arzusuna tabi olacaklar. Yüce saadet… Görüyorsunuz ya madam, benim insanlarım şehit olmayı ararken de budalaca davranmıyorlar. Peygamberimiz ne kadar bilgeymiş! Bana gelince… Çok yazık ki, bu inanmış insanların, Allah vergisi nitelikleri bende yok ama bu nitelikleri desteklemeyi de hiç ihmal etmiyorum.

“Çok garip bulduğum bir şey var: Erkeklere huriler ve başka güzel eğlenceler vaat eden Hazreti Muhammed, kadınlar için hiçbir taahüüde girmiyor. Bu duruma göre ölümden sonra erkekler, cennetteki kadınlara sahip olarak hoş vakit geçirirlerken, kadınların dayanılmaz hale düşecekleri anlaşılıyor. Öyle değil mi?

“Gördüğünüz gibi madam, kanlı bir yaşama alıştıktan sonra da insan, cennet ve cehennemden söz etmek ve hatta yüce Tanrı’yı bile eleştirmek için zaman bulabiliyor. Madam, eğer Tanrı’mızı eleştirerek günaha girmemi önlemek isterseniz, çarpışmalar dışında kalan zamanımı hangi meşgaleyle geçirebileceğim konusunda lütfen bana yol gösteriniz.”

 20 Temmuz 1915, Maydos

İhsan Yılmaz, Milliyet Gazetesi, 9 Nisan 2001

h1

Atatürk ve AB

Kasım 3, 2006

atatürk

Efendiler!

Avrupa’nın bütün ilerlemesine, yükselmesine ve medenileşmesine karşılık Türkiye tam tersine gerilemiş ve düşüş vadisine yuvarlana durmuştur. Artık vaziyeti düzeltmek için mutlaka Avrupa’dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa’nın emellerine göre yapmak, bütün dersleri Avrupa’dan almak gibi bir takım zihniyetler belirdi.

Hâlbuki hangi istiklal vardır ki ecnebilerin nasihatleriyle, ecnebilerin planlarıyla yükselebilsin?

Tarih, böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir…

h1

Gerçek Soykırımlar

Kasım 3, 2006

gerçek soykırımlar

İspanyol Ve Amerikalıların Yerlilere Uyguladığı Soykırım
Norveçlilerin Taterlere (Göçer) Uyguladığı Soykırım
İngilizlerin Avustralyalı Yerlilere Uyguladığı Soykırım
Almanların Batı Afrika’da Namibyalılara Uyguladığı Soykırım
Rumların Kıbrıs’ta Türklere Uyguladığı Soykırım
Yunanlıların Batı Trakya’da Türklere Karşı Asimilasyon Yoluyla Uyguladığı Etnik Ve Kültürel Soykırım
Bulgarların Türklere Karşı Uyguladıkları Etnik Ve Kültürel Soykırım
Sovyetler Birliği’nin Türklere Yönelik Yapmış Olduğu Katliamlar
Amerikalıların Irakta Yaptıkları Soykırım
Fransızların Cezayir’de Yaptıkları Soykırımlar

http://www.fransizayibi.com/gercekler/gercek.htm

h1

Nazım Hikmet

Ekim 30, 2006

nazım hikmet

Romanya`da yaşayan Tarih Profesörü Mustafa Mehmet, 1957 yılında ünlü şair Nazım Hikmet`le ilgili ilginç bir anısını anlatarak bir hatırayı gün yüzüne çıkardı.

1957′de Nazım Hikmet Romanya’nın davetlisi olarak Bükreş e gelmişti. İsteği üzerine Bilimler Akademisinden beni buldular. Nazım Hikmet’in kaldığı otele gittim. Açık olan radyosundan Türkiye’yi dinliyordu. Sohbet sırasında saatine bakarak bana bu gece Kadir Gecesi’ dedi ve benden kendisini Türklerin bir araya geldikleri camiye götürmemi istedi. Ben o gecenin Kadir Gecesi olduğunun bile farkında değildim. Bir an tereddüt ettim ama Nazım’ın ricası Romanya’da bir emirdi. Rus eşi Vera, ben ve Nazım taksiyle caminin bulunduğu semte yöneldik. Arabayı rica ve minnetle caminin bulunduğu parka sokabildik. Biz camiye girdiğimizde Türkler mevlit okuyorlardı. Nazım mevlidi dinlerken coştu ve cemaate hitaben bir konuşma yaptı. Konuşmasında: ‘Ben komünistim ama sizin burada bir araya gelmeniz beni çok duygulandırdı’ dedi. O sıralarda kalp yetmezliğinden muzdarip olduğundan ben heyecanlanmasından dolayı bayağı endişelendim. Gerçekten de endişelerim yerindeydi. Kaldıkları otele dönerlerken ünlü şairin rahatsızlandığını da belirten Prof. Mehmet, `Kaldığımız otele giderken yol üzerinde bir köprü vardı. Burayı geçerken bana `kardeşim ben ölüyorum` dedi. Acilen otele gittik. Koskoca Nazım Hikmet`i kanapeye yatırdık. Meğer kalp spazmı geçirmiş. Eşinin verdiği ilaçla kendine geldi` diye anlattı.

h1

Hamurabi Kanunları

Ekim 26, 2006

hamurabi kuralları

Krallığın ebedi tohumu,
Kuvvetli kral
Babil’in güneşi
Sümer ve Akkad memleketleri üzerine nur çıkartan (yağdıran),
Dört cihana boyun eğdiren kral
Iştar’ın sevgilisiyim ben,
Marduk, insanları doğru idare etmek (ve)
Memleketin idaresini ele almakla beni görevlendirdiği zaman,
Memleketin diline doğruluk ve adalet koydum.
(Halkı memnun ettim) Halkın bedenini hoş ettim
İşte o zaman:

Eğer bir adam, bir adamı suçlayıp ona cinayet suçu atar (onu cinayetle suçlar) ve bunu ispat edemezse, suçlayan kimse öldürülecektir.

Eğer bir adam, bir adam hakkında (onun) büyü (yaptığını) iddia ederse ve onu ispat etmezse (edemezse); üzerine büyücülük iftirası atılan adam, nehre gidecek (nehre atılacaktır). Eğer nehir onu çekerse (zaptederse) iftira eden onun evini (mülkünü) alacak (sahiplenecektir). Eğer o adamı nehir temize çıkarırsa ve selamete çıkarsa ona iftira eden adam öldürülecektir. Nehrin selamete çıkarttığı (adam) iftiracının malına mülküne sahip olacaktır.

Eğer bir adam, bir davada yalancı şahitliğe (yalancı şahid olarak) çıkıp söylediği sözleri ispat edemezse ve eğer bu dava can davası ise (canla ilgili dava ise), o adam öldürülecektir.

Arpa veya gümüşün (paranın) konu olduğu bir şahitliğe çıkarsa, o davanın cezasını çekecektir.

Eğer bir yargıç, bir dava hükmetmiş, karar kesip bir belge düzenlemişse ve sonra kararını değiştirirse, o yargıcın verdiği kararda değişiklik yaptığını tespit ederlerse ve bu davada şikayet varsa ( verilen hükmün) 12 katını verecektir (ödeyecektir). Meclisteki yargıçlık kürsüsünden kaldırtılacak ( atılacak, oraya) dönmeyecek ve mahkemede yargıçların arasına oturtulmayacaktır.

Eğer bir adam ister gümüş, ister altın, ister erkek, ister kadın köle, ister öküz, ister koyun, ister eşek veya herhangi bir şeyi bir (hür) adamın oğlunun veya kölesinin elinden, şahitsiz veya senetsiz satın alır veya onu saklamak için alırsa, o adam hırsızdır, öldürülecektir.

Eğer bir adam, sığır, koyun, eşek, domuz veya bir gemi çalarsa ve bunlar tanrıya veya saraya aitseler (çaldığının) 30 katını verecektir; muşkenum’a aitse 10 katını ödeyecektir. Eğer çalanın verecek hiçbir şeyi yoksa öldürülecektir.

Eğer, eşyası kaybolan bir adam, kaybolan eşyasını bir adamın elinde yakalarsa, kaybolan eşya elinde yakalanan kimse ‘ bana bunu bir satıcı verdi, şahidler önünde saın aldım’ derse, eşyası çalınan adam (da) ‘kaybolduğunu bilen şahit getireyim’ derse, satın alan ona satanı ve önlerinde satın aldığı şahitleri getirirse, yargıçlar sözlerini inceler; önlerinde satış olan şahidler ile çalındığını bilen şahidler, bildiklerini tanrı önünde söyleyeceklerdir. Satan hırsızdır, öldürülecektir. Çalınmış eşyanın sahibi ise, çalınmış malını alacaktır. Satın alan, satanın mal ve mülkünden verdiği gümüşü alacaktır.

Eğer satın alan kimse, ona vereni ve önünde satış yaptığı şahitleri getiremezse, çalınmış eşyanın sahibi ise kaybolduğunu bilen şahitler getirirse satın alan hırsızdır, öldürülecektir. Kaybolmuş eşyanın sahibi, kaybolmuş eşyasını alacaktır.

Eğer, kaybolmuş eşyanın eşyanın sahibi, kaybolan (eşyayı) bilen şahitler getirmezse, o bir yalancıdır, iftira etmiştir, öldürülecektir.

Eğer, satan kimse kaderine gittiyse (öldüyse) satın alan, satanın mal ve mülkünden, o davanın kestiği hükmün 5 katını iddia edip alacaktır.

Eğer o adamın şahidleri yanında değillerse, yargıçlar ona 6 ay kadar bir süre tanıyacaklardır. Eğer 6 ay içinde şahitleri çıkaramazsa o adam yalancıdır. O davanın cezasını yüklenecektir.

Eğer bir adam, bir başka adamın küçük oğlunu çalarsa öldürülecektir.

Eğer bir adam, saraya veya muşkenum’a ait kaybolmuş bir erkek veya kadın köleyi evinde saklarsa ve tellalın çağrısı üzerine onu (ortaya) çıkartmazsa o evin sahibi öldürülecektir.

Eğer bir adam, kayıp bir erkek veya kadın köleyi kırda (açıkta) yakalayıp sahibine getirirse, kölenin sahibi ona 2 şekel gümüş verecektir.

Eğer o köle sahibini söylemezse, onu (yakalayan) saraya götürülecektir. Durumu araştırılacak ve sahibine onu geri verecektir.

Eğer, o köleyi evinde alakorsa, sonra köle elinde yakalanırsa, o adam öldürülecektir.

Eğer köle, onu yakalayanın elinden kaçarsa, o adam köle sahibine tanrı yemini edecek ve serbest kalacaktır.

Eğer bir adam bir ev delerse, deliğin önünde onu öldürülecekler ve onu asacaklardır.

Eğer bir adam hırsızlık yapar ve yakalanırsa o adam öldürülecektir.

Eğer hırsız yakalanmazsa malı çalınan adam, nesi çalındıysa tanrı önünde açıklayacak, topraklarında ve bölgelerinde hırsızlık olan şehir ve onun ileri gelenlerine çalındıysa kendisine ödeyeceklerdir.

Eğer bir can (konu) ise, şehir ve ileri gelenleri onun (yakınlarına) bir MANA ( yaklaşık yarım kiloluk ağırlık birimi) gümüş tartacaklardır.

Eğer bir adamın evinde ateş (yangın) üflenirse (çıkarsa), ateşi söndürmeye gelen adam ev sahibinin eşyasına göz kaldırırsa ( göz korsa) ve ev sahibinin malını alırsa, o adam o ateşe atılacaktır.
 
Eğer kralın seferine gitmesi emredilen bir asker, veya bir balıkçı (emredilen sefere) gitmezse ve bir bedel kiralayıp yerine yollarsa o asker veya o balıkçı öldürülecektir. Onun yerine kiralanan ( bedel) onun malını mülkünü yüklenecektir ( alacaktır).

Eğer, timar hizmetinde iken kaçırılan bir asker veya balıkçının oğlu timar’ı yürütebilecek kudrette ise tarla ve bahçe kendisine verilip, babasının tımarının sorumluluklarını yerine getirecektir.

Eğer oğlu küçükse ve babasının timarın sorumluluğunu yüklenecek kudrette değilse, bahçenin ve tarlanın 1/3 ü annesine verilecek, annesi onu büyütecektir.

Eğer bir asker veya bir balıkçı, tarlasını ve bahçesini ve evini timar yüzünden terk edip uzaklaşırsa, ondan sonra bir başkası tarlasına, bahçesine ve evine el koyarsa (ve) 3 yıl timar sorumluluğunu yerine getirirse, kendisi (asker veya balıkçı) döner, tarlasını, bahçesini ve evini (geri) isterse, ona verilmeyecektir. El koyan ve tımarı yürüten kimse, sorumluluğunu yerine getirecektir.

Eğer bir yıl uzaklaşıp dönerse tarlası, bahçesi ve evi ona verilecektir. Kendisi timarının sorumluluklarını yerine gerirecektir.

Eğer, ister bir asker, ister bir balıkçı olsun, kral seferinde , (iken) esir edilmişse ve bir tüccar onu çözerse (kefaretini öderse) ve şehrine kavuşturursa, evinde çözme parası (fidye) varsa, kendisini bizzat çözer (tüccara olan borcunu verir). Şayet evinde çözecek (bir karşılığı) yoksa şehrinin tapınağı (tarafından) çözülür. Eğer şehrinin tapınağının çözüm karşılığı yoksa, onu saray çözecektir. Tarlası, bahçesi ve evi çözüm karşılığı olarak, verilmeyecektir.

Eğer bir hattatum ve laputtum, çürüğe çıkarılmış bir askeri (askere) alır veya kral seferine kiralık bir bedeli kabul edip (onu) sevkederse, o hattatum veya laputtum öldürülecektir.

Eğer bir hattatum veya bir laputtum, bir askerin eşyasını alırsa, askere haksızlık ederse, askeri kira ile başkasına verirse, askeri (bir) davada kuvvetliyse (büyük bir kimseye) bırakırsa, kralın ona hediyelerini (verdiklerini) ondan alırsa, o hattatum veya laputtum öldürülecektir.

Eğer bir adam, bir askerin elinden, kralın ona verdiği sığırları ve koyunları satın alırsa, gümüşten (eli) kalkar (parasını kaybeder).

Bir asker, bir balıkçı ve bir vergi yükümlüsünün tarlası, bahçesi veya evi gümüşe (para karşılığı) verilmeyecektir (satılmayacaktır).

Eğer bir adam, bir askerin, bir balıkçının veya bir vergi mükellefinin tarlasını, bahçesini veya evini satın alırsa, tableti (sözleşmesi) kırılacaktır. Gümüşten (ödediği parayı) kaybedecektir. Tarla, bahçe ve ev sahibine dönecektir.

Bir asker, bir balıkçı veya bir vergi mükellefi, timarının (unsurlarını teşkil eden) tarla, bahçe ve evinden (bir kısmını) karısının veya kızının üzerine yazamaz veya borcu için veremez.

Satın alma yoluyla sahip olduğu tarlasından, bahçesinden ve evinden karısına ve kızına yazacaktır (verebilecektir) ve borcuna (karşılık) verecektir (verebilecektir).

Bir naditum, bir tüccar veya yabancı bir tımar sahibi, tarlasını, bahçesini ve evini gümüşe (para karşılığı) verecektir (verebilecektir). Satın alan, satın aldığı tarlanın, bahçenin veya evin tımar sorumluluğunu yerine getirecektir.

Eğer bir adam, bir askerin, bir balıkçının veya bir küçük tımar sahibinin tarlasını, bahçesini veya evini değilme suretiyle alır ve üste bir kıymet verirse (öderse) asker, balıkçı veya küçük tımar sahibi tarlasına, bahçesine veya evine döner ve ona verilen ilave kıymeti taşır ( muhafaza eder, geri vermez).

Eğer bir adam, bir tarlayı işlemek üzere kiralarsa (fakat) tarlada arpa yetiştirmezse ve tarlada iş yapmazsa bu ispat edilecek ve (bitişik) komşunun (ürünü) oranında arpayı tarla sahibine verecektir.

Eğer tarlayı işlemeyip gen bıraktıysa tarla sahibine, (bitişik) komşusununki gibi arpa verecektir. Gen bıraktığı tarlada gen bozulacak, diziye (arka) ekim yapacak, tarla sahibine iade edecektir.

Eğer bir adam, gen bir tarlayı 3 yıl içinde açmak üzere kiraladıysa, (fakat) kol atıp (tembelleşip) tarlayı açmazsa, 4.yıl tarlada gen bozacak, kesek kıracak ve arka ekim yapacak, tarla sahibine iade edecektir. Her 18 İKU ( 2600 metrekare) için10 GUR arpa (200 litre) sayacaktır (ölçecektir).
 
Eğer bir adam, tarlasını ürün almak üzere kiracıya verirse, tarlasının ürününü alır (fakat) sonra tarlayı su basarsa veya sel götürürse, zarar (tarlayı) işleyenindir.

Eğer tarlasının kira karşılığı olan gelirini almadıysa (fakat) yarıya, yahut 1/3 hisseye tarlasını verdiyse, tarlada yetişen arpayı, tarlayı işleyen ile tarla sahibi (belli) bir orantı içinde bölüşeceklerdir.
 
Eğer tarlayı işleyen adam, daha önceki yılın emeğini almadığı için, tarlayı (tekrar) işleyeceğini söylerse, tarla sahibi reddetmeyecektir. Tarlayı işleyen, tarlasını sürecek, hasat zamanında anlaşmasında olduğu gibi arpayı alacaktır.

Eğer bir adamın borcu varsa (fakat) tarlasını fırtına tanrısı su altında bırakırsa, veya sel götürürse yahut susuzluktan tarlada arpa yetişmezse, o yıl arpayı alacaklığa ödemeyecektir. Tableti ( vesikası) ıslatılacak ( silinecek) ve o yıl için faiz vermeyecektir.

Eğer bir adam, bir tüccardan gümüş alırsa, susam veya arpa için hazırlanmış olan tarlayı tüccara (karşılık olarak) verirse, ‘tarlayı işle, yetişecek olan arpayı veya susamı topla , al’ derse (ve) eğer (tarlayı) işleyen (kimse) tarlada arpa veya susam yetiştirdiyse hasat zamanında, arpayı veya susamı alacak olan tarla sahibidir. Tüccardan aldığı paraya karşılık (olarak) faizi ile birlikte tüccara arpa verecek, (ayrıca) emeğini de ödeceyecektir.

Eğer tarlayı işleyen adam, arpa ekilmiş tarlayı veya susam ekilmiş tarlayı verirse, tarlada olan (yetişen) arpa veya susamı tarla sahibi alacak, gümüş ve faizini tüccara iade edecektir.

Eğer geri ödeyecek gümüş yoksa, tüccardan aldığı gümüşün ve faizin karşılığı kadar susam veya arpa, kralın emrine uygun olarak tüccara ödeyecektir.

Eğer, (tarlayı) işleyen tarlada arpa veya susam yetiştirmediyse (mahsul almadıysa) sözleşmesi değişmeyecektir.

Eğer bir adam, tarlasının kenar (su) bendinin kuvvetlendirilmesinde ihmal gösterip, bendi sağlamlaştırmazsa ve bendde delik açılırsa ve (ekim yapılacak) tarlayı su götürürse, bendinde delik açılan adam, zarar gören arpayı ödeyecektir.

Eğer, arpayı ödeme kudreti yoksa, kendisini ve malını para karşılığı verecekler (satacaklar), arpasını su götürmüş olan göllenmiş tarlanın adamları (elde edilen gümüşü) bölüşeceklerdir.

Eğer bir adam, sulamak için bir kanal açarsa (ve onun bakımında) tembellik ederse (bu yüzden) yanındaki tarlayı su basarsa ona (komşusunun yetiştirdiği kadar) arpayı ödeyecektir.

Eğer bir adam, suyu açıp, yanınaki tarlanın işlerini su altında bırakırsa, her ( 18 İKU’dur) BUR için 10 GUR arpa ödeyecektir.

Eğer bir çoban, küçük baş hayvanlarını otlatmak için tarla sahibi ile uyuşmaz ve tarla sahibi olmadan (izinsiz olarak) hayvanlarına tarlayı otlattırırlarsa, tarla sahibi tarlasını hasad ettiğinde tarla sahibinin izni olmadan tarlada hayvanları otlatan çoban, (hasadın) üstüne (fazla olarak) her BUR için 20 GUR arpa tarla sahibine verecektir.

Eğer hayvanlar çayırdan çıktıktan sonra, bütün sürü şehir kapısından (gizlice) süzülürse (yeniden çıkarsa) ve çoban hayvanları bir tarlaya salarsa, o tarlayı hayvanlara yedirirse, tarlayı yediren çoban, tarlayı (sonradan) koruyacaktır (bekçiliğini yapacaktır). Hasat zamanı her BUR için 60 GUR arpa tarla sahinine ödeyecektir.

Eğer bir adam bahçe sahibi olmaksızın (izinsiz olarak) adamın bahçesinden ağaç keserse ½ MANA gümüş tartacaktır.

Eğer bir adam, bir tarlayı ağaç dikmek üzere, bahçıvana verirse, bahçıvan bahçeye (ağaç) dikerse 4 yıl bahçeyi yetiştirecek, 5.yıl bahçe sahibi ile bahçıvan bunu eşit olarak bölüşecekler, bahçe sahibi hissesini seçip alacaktır.

Eğer bahçıvan, tarlanın ağaçlanmasını tamamlamadıysa, gen bıraktıysa, gen bırakılan yeri onun hissesi olarak ona verecektir.

Eğer, ona bahçe yapmak üzere verilen tarlayı dikmediyse (o tarla) ekili bir tarla ise, bakılmadığı , yılların tarla ürününü bahçıvan, tarla sahibine bitişik tarla ürünü gibi (kadar) sayacaktır. Tarlanın işlemesini yapıp, tarla sahibine geri verecektir.

Eğer gen bir tarla ise, tarlanın işlerini yapacak, tarlayı tarla sahibine geri verecek (ve ayrıca) bir BUR için 10 GUR arpa, her yıl için sayacaktır.

Eğer bir adam, bahçesini tohumlamak için bahçıvana verirse, bahçıvan bahçeyi (elde) tuttuğu sürece (kira olarak) ürünün 2/3 ünü bahçe sahibine verecek, 1/3 ünü kendisi alacaktır.

Eğer bahçıvan, bahçeyi tohumlamadıysa ve (bu yüzden) ürün azaldıysa bahçıvan, bahçe ürününü, bitişik bahçeye göre sayacaktır (ödeyecektir).

Eğer bir adam, bir tüccardan gümüş (para) alırsa, tüccarı (parayı) geri isterse ve verecek hiçbir şeyi yoksa, tohumlamadan sonra bahçesini tüccara verip, ona ‘bahçede gümüşünün (paran) karşılığı ne kadar hurma varsa götür’ derse (ve) o tüccar razı olmazsa bahçede ne kadar hurma varsa, bahçe sahibi onu alacaktır, Gümüş ve faizi tabletine göre tüccara ödeyecek, tarlada yetişmiş olan fazla hurmayı da bahçe sahibi alacaktır.

Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi’nden

h1

Eski İstanbul 2

Ekim 25, 2006

4

 Beşiktaş İskelesi

5

Karaköy Rıhtımı

h1

Eski İstanbul 1

Ekim 25, 2006

Suna ve İnan Kıraç Vakfı İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’nün yayınlanan “Konstantiniye’den İstanbul’a XIX. yüzyıl Ortalarından XX. Yüzyıla Boğaziçi’nin Rumeli Yakası Fotoğrafları” kitabına ve bu kitaba eşlik eden Pera Müzesi’ndeki aynı adı taşıyan sergiye bir göz atın.

İstanbul’un 100 ile 120 yıl önceki fotograflarıyla eski kenti kendi gözlerinizle görün. Bugüne kadar eskiyi bilmediği için “İstanbul budur, bböyledir, böyleydi” sananlar büyük bir şaşkınlık geçirecek. belki de fotoğraflara bakakalıp “Burası neresi” diyecek. Çünkü, eski İstanbul bugünküne hiç benzemiyor. Artık kent ne Latifi’nin, ne Baki’nin, ne Yahya Kemal’in, ne de Orhan Veli’nin İstanbul’u…

Granza, Robertson, Kargopulo, Ferrier, Paskal Sebah, Sebah & Jaillier, Abdullah kardeşler ve Gülmez Kardeşler gibi ustalar, o günün ağır ve zahmetli teknikleriyle çekilmiş fotoğraflarıyla bu büyük değişimi gözler önüne seriyor.

1

 Ortaköy Camii Ve Esma Sultan Yalısı

2

 Nusretiye Camii

3

Tophane’deki Askeri Kışla

h1

Etnik Temizlik

Ekim 21, 2006

etnik temizlik

“Etnik” kavramının Oxford sözlüğündeki manalarından birinin “Yahudi-Hıristiyan kültüründen olmayan, dinsiz, imansız, zındık; Türk” olduğunu…

Ayrıca “etnik temizlik” teki “temizlik” kelimesinin İngilizcesi olan “cleansine” nin pislik temizleme manasına geldiğini…

Yani etnik temizliğin, Avrupa’yı pislikten, yani Yahudi-Hıristiyan kültürüne mensup olmayan unsurlardan, özellikle Türklerden temizlemek manasına geldiğini…

Biliyor muydunuz?

h1

ABD Yardımının İç Yüzü

Ekim 19, 2006

abd yardınının iç yüzü

ABD’nin askeri yardımlar da dahil 1992–1994 yılları arasında Türkiye’ye toplam 2 milyar 441 milyon dolar yardımda bulunduğunu ve bu yardımın kapsamı içinde; Türkiye’deki Amerikan okulları ve hastanelerine yapılan yardımların da bulunduğunu…

Buna karşılık aynı ülkeden 1992–1994 yılları arasında 6.7 milyar dolar ödeyerek silah ve malzeme satın aldığımızı ve malzemelerin büyük bir kısmının da ABD’nin ihtiyaç fazlası olarak  “askeri yardım” adı altında bize verdiği silahların yedek parçalarının teşkil ettiğini…

Biliyor muydunuz?